Emir-komuta zinciri, darbe ve TSK

 

17 Ağustos Çarşamba günü Star gazetesindeki “Darbeciyi alnından vurmak” yazısına “Kritik soru şu: Eğer darbe girişimi (daha önce defalarca olduğu gibi) emir-komuta zinciri içinde gerçekleşseydi Özel Kuvvetlerdeki darbeci generali alnından vuran Ömer Halisdemir yine kahraman mı sayılacaktı?” diye başlıyor Yalçın Akdoğan (http://haber.star.com.tr/yazar/darbeciyi-alnindan-vurmak/yazi-1134495).

Bilindiği gibi, 15 Temmuz girişimi darbecilerin operasyonlarını yönelttikleri hemen her yerde direnişle karşılandı; bunlardan Özel Kuvvetler Komutanlığı’nın ele geçirilmesine dayalı olanın engellenmesinde de, Yalçın Akdoğan’ın bahsettiği gibi, Astsubay Kıdemli Başçavuş Ömer Halisdemir’in fedakâarlığı önemli rol oynadı.

Darbenin engellenmesinde, başta cumhurbaşkanının çağrısını bile beklemeden sokağa dökülenler olmak üzere, sivil vatandaşın katkısı belirleyici oldu. Öte yandan, bu bir yana bırakıldığında, darbecilerin tüm operasyon noktalarında direnişle karşılaşmaları olayın seyrini değiştirdi.

Yalçın Akdoğan yazısında muhalefet partilerinin ve medyanın da darbeye karşı duruşundan bahsettikten sonra, darbenin bastırılmasında belirleyici olan bu “her noktadaki direniş”in TSK’ya ilişkin kısmını şöyle anlatıyor: Hiç şüphesiz 15 Temmuz cunta girişiminin başarısız olmasında TSK komuta kademesinin tavrı belirleyici olmuştur. Vatansever komutanların bu hain girişime karşı demokrasiden yana tavır takınması darbe geleneğini meşrulaştıran anlayışın tarihe gömülmesi açısından büyük önem taşımaktadır.” Akdoğan şöyle  devam ediyor: “Olay gecesi Genelkurmay Başkan Vekili sıfatıyla Orgeneral Ümit Dündar’ın yaptığı açıklamanın cuntayı değil darbeyi eleştiren bir mahiyet taşıması çok önemlidir: ‘Milletimizin asla endişesi olmasın ki Türkiye, darbeler ve cuntalar dönemini bir daha açılmamak üzere kapatmıştır… Türk Silahlı Kuvvetleri, demokratik, hukuk devletinde olması gerektiği gibi devletinin emrinde bir kurum olarak çalışmaya devam edecektir.’”

Buraya kadar olan kısımda elbette tek bir itiraz noktası bulmak mümkün değil.
 

Aslında bu, yazının neredeyse tamamı için de geçerli.
 

Fakat bir noktada bir ifade var ki, darbe mekaniğinde hükümet cenahı tarafından atlanan oldukça kritik bir sorun olduğunun sinyalini veriyor:

Bazı tutuklu askerler ifadelerinde komutanlarının talimatıyla darbeye karıştıklarını söyleyerek savunma yapıyorlar. Sanki öyle olsa suç olmayacaktı, vatana ihanet olmayacaktı gibi…

O zaman bu psikolojinin üzerine gidilmesi gerekiyor.”

Psikoloji?

Elbette emir-komuta zincirinin darbe lehine kullanılmasında psikolojik (hattâ sadece psikolojik değil, sosyolojik ve sair) faktörlerden de bahsedilebilir, ama sorun hepsinden önce tekniktir.

Bu teknik sorun da, Prusya-Alman ekolüne göre örgütlenmiş TSK’nın işleyiş mekaniğinin olmazsa olmazı olan “emir-komuta zinciri”nin tanımlanmasındaki boşluklarda ve yine TSK’nın görev tanımındaki eksiklerde yatıyor.

TSK’dan darbe sonrası yapılan açıklamaların birinde, “Türk Silahlı Kuvvetlerinde disiplin, mutlak itaat ve tek emir komuta esastır. Hiçbir yasa dışı, emir-komuta hiyerarşisi dışı oluşum ve/veya harekete taviz verilmesi söz konusu değildir” deniyor.

 

Sorun da tam burada. Emir-komuta zincirinde ast, bir üstünü — veya o anda ait olduğu grubun komutasını alan üstünü — “tek emir komuta” mercii olarak kabul etmek ve ona “mutlak itaat” göstermek zorunda. Ondan yukarısını göremiyor; emrin o an için yetkili üstüne kimden, nasıl, hangi saiklerle verildiğini bilemiyor; ayrıca bunu sorgulaması da yasak ve/ya rütbe ve pozisyona göre en azından teamüllere aykırı.

Tahmin edilebileceği gibi, “yasak”tan “teamüllere aykırı”ya giden skala, ast rütbelerden üst rütbelere doğru açılılıyor. Eratın hiç, sözleşmeli er ve erbaşın hiçe yakın, astsubayın çok az, subayların ise ancak özel bazı durumlarda az ve kısıtlı itiraz-sorgulama hakkı bulunuyor.

Orgeneralden rütbesiz ere kadar, darbeye şöyle veya böyle katılan binlerce TSK mensubunun çoğunluğu (evet, bunun altını çizmek gerekiyor; çoğunluğu) başlangıçta aldıkları emirlerin bir darbe girişimiyle ilgili olduğunu bilmiyordu.

Hemen hepsine söylenen, bir tatbikata veya anti-terör operasyonuna katılacaklarıydı. Yalçın Akdoğan’ın alıntıladığı “darbeye komutanlarımız emrettiği için katıldık” ifadesinin altında da (hep değilse bile  çoğunlukla) bu gerçek yatıyor.

Evet, birçok asker darbeye “komutanının emriyle” katıldı ama katıldıklarının bir darbe olduğunu bilmeden…

Dolayısıyla Akdoğan’ın deyişiyle “üzerine gidilmesi gereken,” yalnızca psikoloji değil, özellikle “prosedür.”

Çoktandır tartışılan ama tahmin edilebilir birçok nedenle ertelenip duran şu “askeri birliklerin şehir dışına çıkarılması” adımı, bundan sonraki darbe girişimleri için alınabilecek etkin önlemlerden biri.

Ancak bu tür önlemlere, TSK’nın görev tanımının tekrar ve detaylı olarak belirlenmesi üzerinden eklenmesi gerekenler olduğu da kesin.

Örneğin belirli bir seviyeden (tabur? alay? tugay?) yukarıdaki her askerî birliğin, savaş hali dışındaki durumlarda (garnizon dışı – yurt içi) müdahale yetki ve sorumluluğunu tekrar, net ve detaylı biçimde belirlemek gerekiyor.

Ve yine bir askeri birliğin garnizon dışı hareketinin, ancak genele açık, yaygın olarak duyurulabilen bir hükümet izniyle başlatılabilmesi; astın bu gibi durumlarda üstünden açıklama istemesinin meşru, üstün ise asta açıklama yapmasının zorunlu olması gibi düzenlemelere gidilmesi gerekiyor.

Bundan onbeş yirmi yıl önce, dönemin TSK’sı ve geçerli (kullanılan) askeri teknolojisi düşünüldüğünde biraz uçuk olarak karşılanabilecek bu önerilerin, günümüzün modern ordusunda uygunlanabilirliği kesinlikle mevcut. Darbe sonrasında geçmişten yığılıp bekleyen TSK reformları ile yeni düşünülenlerin yanına, bu gibi prosedür değişikliklerinin de eklenmesi gerekiyor.

Meseleyi kötü ve ihanet haline getiren ordu içinde bir grubun cuntaya kalkışması değildir, demokrasiye ve anayasal sisteme kastedilmesidir, buna kim ve nasıl kalkışırsa kalkışsın… Yani ihanet edilen sadece ordu değil devlet ve millettir.” Elbette öyle. Fakat ihanetin ihanet olduğunu nereden, nasıl bileceğiz?

Bu soru ve sorun ilerde darbecilerin yargılanmaları sırasında karşımıza çok daha sık çıkacak.

TSK örgütlenmesi içinde darbeye çanak tutan boşluklardan biri olduğu için de, muhtemelen sanık avukatları tarafından sıkça dillendirilecek.

Sırf TSK’da darbe ve kalkışmalarına olanak verilmemesi adına yapılması iyi olacağından değil; aynı zamanda önümüzdeki yargılamalarda hakim, savcı ve avukatların işini kolaylaştırmak, adaleti geciktirmeden uygulamak için de bu düzenlemelere ihtiyaç var.