Erasmus: Ortanın adamı ve ezeli uzlaştırıcı

Erasmus “insanın ağzını savaş aleyhine açmasının artık bir delilik ve Hıristiyanlığa aykırı bir davranış” görüldüğü bir çağda hükümdarların savaş tutkularına kararlıkla saldırır. Her türlü kaba kuvveti, bilhassa da savaşı, tüm iyi şeylerin sonunu getiren bir felaket olarak görür. Bir hak talebinin zorla bastırılamayacağını ve zorla çözüme bağlanamayacağını savunur. Çünkü “her savaştan bir başkası, bir savaştan bir ikincisi doğar.”

Image processed by CodeCarvings Piczard ### FREE Community Edition ### on 2016-02-09 20:56:28Z | http://piczard.com | http://codecarvings.com

Stefan Zweig, en sevdiğim yazarlardandır. Onun elinden çıkan her eseri okumaya çalışırım. Kalemi çok hünerlidir; roman, öykü, deneme, biyografi, hiç fark etmez, ne yazarsa yazsın sizi peşine takar ve sayfalarına hapseder. O eşsiz üslubuyla satırlarının ardından sürüklenirken tarihi kişiliklerin bilinmeyen yönlerini keşfeder, insan ruhunun derinliklerine iner, farklı coğrafyalar ve kültürlerle hemhal olursunuz.

Her çalışmasında Zweig sizin önünüze, nimetlerinden bolca nasiplenebileceğiniz zengin bir dünya koyar. Erasmus biyografisi de Zweig’in şaheserlerinden biridir.*

Hümanist düşüncenin bu büyük ismi, 1466’da evlilik dışı bir çocuk olarak doğar. Anne ve babasını çok erken yaşta kaybeder. Akrabaları bakımını üstlenmemek için onu kendilerinden uzak tutarlar. Yetenekli bir çocuk olduğundan Kilise onu koruma altına alır. 1488’de rahiplik yemini eder. Manastırda geçirdiği süre boyunca kendisini bütünüyle dine adayan bir genç portresi çizmez; aksine dinden ziyade Latin edebiyatıyla ve resimle ilgilenir. 1492’de Utrecht Başpiskoposu tarafından rahip olarak kutsanır.

Özgürlük düşkünlüğü

Karakterini resmeden iki baskın özelliği vardır: Birincisi, bağımsızlığına düşkünlüğüdür. Kendini baskı altına alan her durumda, iç özgürlüğünü korumasını bilir. Hiç kimseye ve hiçbir şeye bağlı kalmak niyetinde değildir. Ne bir prense ne de Kilise’ye boyun eğmek ister. Mesela, sevmediği din adamı elbisesi içinde onu çok az kişi görür. Çünkü birtakım gerekçeler üreterek Papa’dan bu giysiyi giymeme ayrıcalığını koparır. Sağlık raporuyla oruç tutma zorunluluğundan kurtulur. Dar görüşlülüğüne dayanamadığı manastırdan 26 yaşında ayrılır ve ağır tehditlere rağmen bir daha oraya dönmez. 

Paris’e din bilimi doktorası yapmak için gider, fakat derslerin içeriğinden ve biçimciliğinden, ortama hâkim olan baskıdan tiksinir. Doktorayı feda eder, özel öğretmen olarak ekmeğini kazanmayı yeğler. Hiçbir yere bağlanıp kalmaz, hiç kimseye sürekli hizmet etmez, bu da onun bir gezgin hayatı sürmesine neden olur. Hollanda, Almanya, Fransa, İngiltere ve İsviçre’de çalışır, çağın en gezgin bilgini olur.

Seyahate dayalı hayat, onun filozof ruhuna “yuva” ve “vatan” kavramlarından daha iyi gelir. Kendini bir dünya vatandaşı olarak görür. Gittiği her yerde misafir olarak kalır; oranın geleneklerine-göreneklerine bağlanmaz, oraya kök salmaz. Onu bir yere ya da bir kişiye daimi olarak bağlayacak ne varsa geri çevirir.

Kentlere, ancak kitaplıklarına göre değer biçer. Kitap dışında her şeye yabancı kalır, gerçekle kitaplar aracılığıyla ilişki kurar. Çağın koşulları nedeniyle iktidarlara yakın durduğu olur, örneğin prenslere danışmanlık yapar, yaşı kemale erdiğinde bile başkalarının önünde eğilmek zorunda kalır. Fakat gerçekte iktidardan nefret eder.

“İktidarın gölgesinde her türlü yükümden uzak yaşamak, sessiz bir köşede iyi kitaplar okuyup eserler kaleme almak, kimseye ne efendilik ne de uşaklık etmek; Erasmus’un hayatının ideali, işte budur. O bu türden bir düşünce özgürlüğü uğruna çoğu kez karanlık, bazen de dürüst diye nitelendirilmeyecek yollardan da gitti; fakat hedefi hep aynı kaldı: sanatının ve hayatının bağımsızlığını koruyabilmek.” (s. 48)

“Ben bir asker değil, bir bilginim”

Erasmus’un karakterinin ikinci özelliği ise, bir devrimci olmamasıdır. Başkaldıran bir kişi değildir. Bir taktik adamıdır, gücünün yetmeyeceğini bildiği kişilere karşı netice vermeyecek direnişlere girmez. Onlarla kavgaya girmez, her zaman anlaşmaya çaba harcar. “Özgürlüğünü savaşarak değil, dolaylı yollardan giderek elde eder.” Mesela hazzetmediği keşiş cübbesini, Luther’in yaptığı gibi yere çalarak ve gürültüyle değil, bunun için gerekli izni aldıktan sonra ve sessizce çıkarır.

“Karşısındaki için tehlikeli bir asiydi ama kendisini hiçbir zaman tehlikeye atmadı; bazen bilim adamı cüppesiyle bazen de şakacılığıyla kendini korumasını bildi. Erasmus’un o yüzyılda söylemiş olduklarının onda diri, başkalarını odun yığının üstüne çıkarmaya yetiyordu; bunun nedeni, ikincilerin sözlerini hiç kılıflamadan söylemeleriydi. (s. 56)

Erasmus, yaşamına dönük tehdit sezdiği bir yerde durmaz, hemen orayı terk eder. Kati bir karar bildiren ifadelerden sakınır, söylediklerinden dönmesini mümkün kılacak bir üslup ve dil kullanır. “Evet ile hayır arasında bocalayıp durur.” Dostlarının kafasını karıştırır, düşmanlarının tepesi artırır. Kimsenin taraftarı değildir.

“Onun kendine yandaş sayanın kaderi ancak aldatılmak olabilir. Çünkü Erasmus, yoluna her zaman yalnız başına devam etmek kararında olan, bu kararında hiçbir zaman sarsılmayan bu insan, kendisinden başka kimseye sadık kalmak istemez. Karar vermek, bağlanmak demektir; onun için her karardan içgüdüsel olarak nefret eder.” (s. 67)

Onun kesinlik içermeyen bu tavrı, sert eleştirilere uğrar tabii ki. Korkak olduğu ve zoru gördüğünde arkasına bakmadan kaçtığı söylenir. Şövalye bir ruh taşımadığı için ayıplanır. Ama o, bunlara değer vermez, muhataplarını sinir edecek düzeyde umursamazlıkla aleyhindeki bu değerlendirmelerin üzerinden geçer gider.  

“Bir defasında Erasmus’a savaşma yürekliliğinden yoksun olduğu söylendiğinde, yüzünde bir gülümsemeyle ve her zamanki hazır cevaplılığıyla şöyle der: “İsviçreli paralı askerlerden biri olsaydım, bu suçlama ağır sayılabilirdi. Ama ben bir bilginim ve huzur, çalışmam için gereklidir.” (s. 68)

Deliliğe Övgü

Erasmus, “Deliliğe Övgü” adlı ünlü eserini yedi günde yazar. Temkini yine elden bırakmaz; artık kırkını aşmış usta yazar, yeryüzündeki iktidar sahiplerine ilişkin sert düşüncelerini, doğrudan kendisi anlatmak yerine, deli bir karakter (Stultitia) aracılığıyla aktarır. Ola ki sorumlu tutulursa “Bu benim değil Stultitia Hanımefendinin düşünceleri, bir delinin konuşmasını kim ciddiye alır ki?” diye işi şakaya vurmanın hesabını yapar.   

Her kesimin payına düşeni aldığı eşsiz bir taşlamadır Deliliğe Övgü. Hukukçular, din adamları, hatipler, tefeciler, siyasetçiler, kumarbazlar, savaşçılar, âşıklar, filozoflar ve diğer hemen herkes, Erasmus’un kılıç gibi keskin kaleminin darbelerine maruz kalır. Erasmus, Kilise’yi de dışarıda bırakmaz ve papalığın uzun bir günah listesini çıkarıp tarihin tahtasına asar.

“İlk kez ve aynı zamanda son kez olmak üzere bu kitap sayesindedir ki, Erasmus’un akılcılığından, haktanırlığından, sorumluluk duygusundan, dengeliliğinden ötürü gizliden gizliye acı çekmiş olduğu sezilmektedir.”  (s.80)

Erasmus muazzam bir maskeleme sanatına başvurur ama bu yöntem, kitabın gerçek gayesini saklamaya yetmez. Şaka yapar gibi görünür fakat Deliliğe Övgü çağının en tehlikeli kitaplarından biri olur. Tüm o şenlik havası, aslında, Almanya’daki reform hareketinin önündeki engelleri temizleyen bir işlev görür.

Köklü bir Kilise reformunun zorunluluğu, çağın başkaca herhangi bir metninden yapıldığından çok daha güçlü, ısrarlı ve herkesçe anlaşılır biçimde dünyanın bilinci önünde sergilenmektedir… Erasmus, gösteriş içindeki Kilise’nin en özgün kaynağını kazıp yeniden ortaya çıkarması, öğretinin yeniden İncillere ve Hazreti İsa’nın kendi sözlerine dayandırılması, ‘dogmatik öğretilerin perdelediği İsa’nın yeniden bulunması’ yoluyla arınacağına inanmaktadır. Erasmus, sürekli yenilediği bu istekle -her yerde olduğu gibi burada da bir öncü sıfatıyla- Reform hareketinin başını çeker.” (s.83)  

Düşünce aristokratı, bağnaz eylem insanına karşı

Kilise otoritesini sarsan Erasmus düşüncesi, o vakitler (1516) Saksonya’da yaşayan Augustinusçu genç bir rahibi heyecanlandırır. Erasmus’a büyük bir hayranlık besleyen bu adı sanı bilinmeyen rahip, Martin Luther’dir. Katolik Kilisesi hakkında ikisi de aynı düşünsel çerçeveyi savunur: Gösterişe batan, yüzeyselliğe savrulan, kaynaklarını har vurup harman savuran Kilise, bu haliyle ölmeye mahkûmdur.

Teşhis aynıdır, ancak hastalığı tedavi için öngördükleri metotlar farklıdır. Erasmus, zamana yayılan, mantık kullanımına ve iknaya dayanan bir yolda ilerlerken, Luther mümkün olduğunca hızlı bir şekilde Kilise’yi ameliyat masasına yatırmaya heveslidir. Kişilikleri de taban tabana zıttır. Erasmus, hiçbir fikre kendine feda edecek düzeyde bağlanmayan, mutedil, orta yolcu, şiddet karşıtı ve korkak biridir. Luther ise atılgan, gözü pek, cesur, saldırgan ve sertlik yanlısıdır. 

Erasmus bir düşünce aristokratıdır. Luther ise demagojik ve bağnaz bir tona sahip bir eylem adamı. Erasmus entelektüellerin ilgisini çeker. Lakin kitlelerin ruhuna Luther nüfuz eder. Nitekim iki yıl gibi kısa bir sürede Luther, eylemci kimliğiyle, Almanya’nın simgesi, Roma’ya başkaldırının kahramanı ve bütün ulusal taleplerin savunucusu haline gelir.

“Aklın kılavuzluğundaki bir çekimserlik”

1519’da Roma Kilisesi, sapkın ilan ettiği Luther için bir aforoz belgesi hazırlar. Luther de kendisini ve taraftarlarını tanıması için Erasmus’a bir mektup gönderir. Dünyanın en büyük gücüne meydan okumuş olan Luther’in gayesi, bu savaşta büyük bir saygınlığı olan Erasmus’un manevi desteğini almaktır. Fakat Luther, bu tatsız tartışmanın dışında kalmak istediğini belirterek Luther’e arka çıkmaz:

“Yeniden canlanan bilim yaşamına gereğince destek olabilmek için, yapabildiğim ölçüde yansız kalıyorum ve aklın kılavuzluğundaki bir çekimserliğin, olaylara haşin bir tutumla karışmaktan daha iyi sonuç vereceğine inanıyorum.” (s.132)

Erasmus, Hıristiyanlar arasında bir fark gözetmeyeceğini belirtir. Falancanın Hıristiyanı ya da filancanın Hıristiyanı dine bir ayrım yapmayacağını söyler. “Ben, sadece Hıristiyanları tanıyorum” der ve hiçbir safta yer almayacağının altını çizerek mektubunu noktalar.

Yaklaşmakta olan fırtınayı engellemek adına Kilise ve Luther arasında uzlaşmacılık rolüne soyunur. Bir taraftan Luther’e ılımlı ve sakin olmasını tavsiye eder. Diğer taraftan da Kilise’ye “her yanılgının dinsizlik olarak nitelendirilemeyeceğini” hatırlatır ve Luther’i cezalandırmak için aceleci davranmamasını salık verir. Fakat her iki taraf da geri adım atmaya yanaşmayınca çatışma kaçınılmaz olur.

Çatışma, öncelikle Erasmus’u vurur. Reformcular onu aşırı Katolik yanlısı olarak damgalarken, Katolikler ise ona düşman kesilir. Yaşadığı Löwen şehrindeki Katolik Fakültesi, Erasmus’u “Luther denen vebanın kışkırtıcısı” olarak tanımlar. Çanların bir kez daha kendisi için çalındığı gören Erasmus, birkaç parça eşyasını alıp yeniden yola koyulur. Artık Katolik veya Protestan taraftarı şehirde yaşamak istemediğinden, tarafsız bir şehir olan Basel’e sığınır. Erasmus’un varlığıyla Basel, o yıllarda, Avrupa’nın başkenti olur.

“Ben özgürlüğü seviyorum”

“Ben özgürlüğü seviyorum; bundan ötürü herhangi bir zamanda şu ya da bu partiye hizmet etmek ne elimden gelir ne de böyle bir şey yapmak isterim.” (s. 163)

Avrupa’nın ikiye bölündüğü ve “Bizden olmayan bize karşıdır” anlayışının önüne çıkanı ezdiği bir dönemdir. Luther’in harekete geçirdiği kitlelerin artık onu da aşan istemleri vardır. Luther dinle sınırlı bir devrim hayal ederken, sahaya çıkan kitleler bütün iktidar sahiplerini, prensleri, beyleri de hedef alan büyük bir toplumsal dönüşümü arzularlar. Luther, kendisinden daha köktenci bir dalga ile karşı karşıya gelir. Erasmus ona seslenir:

“İşte şimdi senin düşüncelerini ektiğini biçiyoruz. Sen asileri tanımak istemiyorsun ama onlar seni tanıyorlar… Bu felakete yazdığın kitapların, özellikle Almanca kaleme aldığın kitapların yol açtığına ilişkin gene inancı yıkabilecek durumda değilsin.”  (s. 174)

Almanya’daki iç savaş onun Papalığa karşı açtığı savaşı tehlikeye sokunca Luther istemediği bir karar vermek zorunda kalır. Başta halka dayandığı halde şimdi halka karşı prenslerin yanında saf tutar. Ve bunu her zaman yaptığı gibi yine en coşkulu, en acımasız ve en tavizsiz şekilde yapar.

“Prenslerin safında ölen, kutsal bir din savaşçısı olarak cennete gidecek, ötekilerin safında ölenlerin ruhları ise Şeytan’ın olacaktır. Bu gibilerini herkes boğmalı, hançerlemeli, açıkça meydan okuyarak ya da tuzağa düşürerek öldürmeli. Bu arada bir asiden daha zehirli, zararlı ve şeytani varlık olamayacağı düşünülmelidir.” (s. 176)

“Bütün köylüleri ben öldürdüm”

“Eşek sopayla halk denen güruh kaba güçle yola getirilir” diye yazan Luther, şövalyelerin köylülere acımasızca saldırmalarına onay verir. Mağdurlara ve masumlara karşı bir acıma hissi duymaz. Aksine şövalyelerin bütün zalimliklerini kutsar ve mesuliyeti üstüne alır:

“Ayaklanan bütün köylüleri ben, Martin Luther, öldürdüm; çünkü öldürülmelerini ben istedim. Dökülen bütün kanların sorumluluğu benimdir.” (s. 176)

Siniri dinmez Luther’in, kalemini Erasmus’a çevirir. Mutlak tarafsız kalmada ısrar eden Erasmus’u, büyük davaların adamı olmadığı için küçümser. Daha birkaç yıl önce engin bir alçakgönüllülükle seslendiği ve hitaplarıyla adeta önünde diz çöktüğü Erasmus’a öfke kusar:

“Onun için sizden, Tanrı’nın buyruğuna dayanarak Erasmus’un düşmanı olmanızı ve kendinizi onun kitaplarından korumanızı istiyorum. Onun aleyhine yazacak, o Şeytan’ı kalemimle öldüreceğim.” (s.176)

“Erasmus’u ezen bir tahtakurusunu ezmiş olur; o, ezildikten sonra sağlığındakinden daha pis kokacaktır.” (s.181)

“Erasmus, Hazreti İsa’nın en büyük düşmanıdır ve Hıristiyanlık bin yıldan bu yana ondan daha kötü düşman görmemiştir; sizin tanıklığınız önünde söylediğim bu sözü vasiyetnameme de geçireceğim.” (s. 182)

Ancak Erasmus gibi yaşlı ve bütün Avrupa’nın saygı duyduğu bir kişiye bu kadar ağır bir saldırı ters teper. Luther, savaşçı yönünü biryana bırakır diplomat maskesini takar, Erasmus’a bir mektup yazarak ondan özür diler. Ama hayatı boyunca uzlaşma arayan Erasmus, bu kez kendisine uzatılan eli reddeder.

“Bunca küfür yedikten sonra şakalar ve yaltaklanmalarla yatıştırılabilecek kadar çocuk ruhlu değilim… İkimizin arasında olup bitenler önemli değil, hele benim gibi ölmek üzere olan bir adam için hiç değil; ben bütün dürüst kişilerin yapacağı gibi, senin gibi cüretkâr, utanmaz ve kışkırtıcı tutumun yüzünden bütün dünyayı uçuruma sürüklemene öfkeleniyorum… Aramızdaki tartışma özel bir sorundur; ben ise genel bir huzursuzluktan ve düzeltilmesi olanaksız kargaşadan ötürü acı duyuyorum.” (s.182-183) 

“Sevgili Tanrı”

Giderek alanı daralır Erasmus’un, tarafsız olduğu için yerleştiği Basel de zamanla Reform yanlısı bir şehir olur. Halk kiliselere saldırır, mihraplardaki resimleri ve oymaları söker, sonra bunları yakar. Taraf tutmanın her türünden yaka silken Erasmus, altmış yaşında olmasına rağmen çalışma huzuru bulmak için Basel’den Freiburg’a gider.  

“Tarih taraf tutmak istemediği için hiçbir yerde rahat yüzü görmeyen bu ortanın adamına uygun gelecek en görkemli simgeyi seçmiştir: Erasmus, Löwen’den kent aşırı Katolik yanlısı olduğu, Basel’den de aşırı Protestan yanlısı olduğu için kaçmak zorunda kalmıştır. Kendisini hiçbir doğmaya adamayan ve hiçbir taraftan yana olmayan özgür ve bağımsız düşünüre, yeryüzünün hiçbir yerinde vatan yoktur.” (s. 184)

Kitlesel hırsın her şeyin üstünü örtüğü ve düşünceye üniformalarının giydirildiği bir çağda, taraf olmayanlar bertaraf olur. Her iki tarafa da meyletmeyip kendi inancına bağlı kalanlara acının katmerlisi tattırılır. Avrupa’da hemen her ülkede özgür düşünceli insanlar katledilirken Erasmus da manevi ölümü tadar. Artık kimse ona ihtiyaç duymaz, görüşünü merak etmez. Katolikler onu arayıp sormaz, Protestanlar onunla dalga geçer.

Ancak yetmiş yaşına geldiğinde, yeni Papa ona zengin gelirlerle bir kardinallik önerir. Özgür kalmak için ömrü boyunca bütün makamlara sırt çeviren Erasmus bu payeyi de geri çevirir.

“Artık son günlerini yaşamakta olan ben, yaşamım boyunca geri çevirdiğim yükleri şimdi mi omuzlarıma alacağım?” (s. 199)

Son günlerini tedavi için geldiği Basel’de geçirir. Hayatı boyunca incelikli bir Latince konuşmuş olan bu büyük hümanist bilgin, yolun sonuna yaklaşırken kendisi için çok doğal olan bu dili unutur.

“Ve yaradılışının ezeli korkusuyla gerilmiş dudaklarından ansızın çocukluğunda öğrendiği anadilinin sözcükleri olan “Sevgili Tanrı” sözcükleri dökülür; hayatının ilk ve son sözcükleri aynı aşağı Almancaya seslendirilmiştir.” (s. 200) 

Köprüden önceki son çıkış

Zweig, Erasmus’un hayatını anlattığı bu kitabı 1934’te yayınlar. Bugün Avrupa’nın kültür, sanat ve eğitim alanlarına ilişkin birçok projesi Erasmus adını taşır ama 1934’te Erasmus büyük ölçüde unutulmaya terk edilmiş biridir. İkonik bir karakter olmak için gerekli hususiyetleri yoktur. İşkence direklerine bağlanmamıştır. Elinde kılıç oradan oraya koşmamıştır. Zalimlere kahramanca direnmemiştir. Aşırı bir tutkuyla kendini bir inanca adamamıştır. Her sorunun derinine inen ve bütün cevapları bilen bir filozof pozuna bürünmemiştir.

Tarih böyle kişileri pek sevmez. Hesaplı kitaplı, ölçülü ve uzlaşmacı insanlar tarihe cazip gelmez. Onlar, aynen Erasmus gibi, arka taraflara itilirler. Peki, ününün doruğundaki Zweig, tarihin yüz çevirdiği Erasmus’a neden el atar? Neden üzerindeki tozları silkeleyip onu başköşeye oturtur?

Kitabın zamanlaması manidar, yazılma sebebi bellidir. Çünkü 1933’de Almanya’da Hitler iktidara gelir. Naziler, özgür düşünceyi zorbalıkla ve savaş tamtamlarıyla boğar, kitle/toplum/halk karşısında birey olarak insanı hiçleştirir. Zweig bu dönemi Erasmus’un dönemiyle, kendisini de Erasmus ile özdeşleştirir.

Erasmus “insanın ağzını savaş aleyhine açmasının artık bir delilik ve Hıristiyanlığa aykırı bir davranış” görüldüğü bir çağda hükümdarların savaş tutkularına kararlıkla saldırır. Her türlü kaba kuvveti, bilhassa da savaşı, tüm iyi şeylerin sonunu getiren bir felaket olarak görür. Bir hak talebinin zorla bastırılamayacağını ve zorla çözüme bağlanamayacağını savunur. Çünkü “her savaştan bir başkası, bir savaştan bir ikincisi doğar.”

Zweig de Almanya’daki savaş çığırtkanlarına -temelinde savaş, bağnazlık ve ayrımcılık karşıtlığı yatan- Erasmus Düşüncesini ile karşı koyar. Kitlesel çılgınlığa karşı insanın kutsallığını ve bağnazlığa karşı özgür düşünceyi savunur. Halkının sonu facia ile bitecek bir deliliğe kapıldığını görür, onu bu ölümcül yolculuktan döndürmek için çırpınır ve köprüden önceki son çıkışı gösterir.

Lakin halkı, onun bu işaret fişeğini görmezden, canhıraş uyarılarını duymazdan gelir. Almanların hem kendilerine hem de dünyaya yaşattıkları devasa yıkım, bağnazlığı “insanlığa karşı bir cinayet” sayan Erasmus’u ve onun tilmizi Zweig’i bir kez daha haklı çıkarır: 

“Bütün tutkuların kaderi günün birinde gevşemektir; her türlü bağnazlığın varabileceği nokta, günün birinde kendi başını yemektir. Akıl ise beklemesini ve direnmesini bilir. Kimi zaman çevresindekiler sarhoşluk içinde tozuttuklarında susmak zorunda kalır. Ama sesini duyuracağı günün de geleceğini bilir, çünkü hep gelmiştir.” (s. 32)

* Stefan Zweig, Rotterdamlı Erasmus Zaferi ve Trajedisi, Can Yayınları, Çeviri: Ahmet Cemal, İstanbul, 9. Baskı, 2019.

Önceki İçerikNURHAYAT – Akif’in Tatlı Bahçesi
Sonraki İçerikSosyoloji ne işe yarar?