Ermeni ‘gaile’sinden Ermeni Soykırımı’na giden süreç-21: Soykırımın ekonomi politiği

1915 Ermeni Soykırımı’nın ekonomi politiğini konuşurken, fiziksel şiddetin ekonomik boyutuyla ilgili birkaç nokta oldukça önemli. Bu noktada öncelikle soykırım kavramını yeniden düşünmek gerekiyor.

 

Soykırım kavramı

Soykırım kavramı, bildiğiniz hukuki bir kavram. 1948’de Birleşmiş Milletler’in Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi ile resmileşmiş ve Rafael Lemkin tarafından şekillendirilen bir kavram. Ancak aslında 1948’deki tanımı Lemkin’in daha önce yazdığı kitaplarda kavramsallaştırdığı çerçeveye çok da uymayan bir süreç sonunda resmileşmiş. Burada aslında Lemkin’in soykırımla ilgili ve soykırımın tanımıyla ilgili ve bunun arkeolojisini yaparken nasıl bir tarihsel arka plandan beslendiğini ve nasıl bir çıkış noktası olduğunu iyi anlamak gerekiyor.

 

Bu anlamda Lemkin’in “Axis Rule in Occupied Europe” kitabına atıfta bulunmak önemli. Bu eserinde Lemkin bize şunu anlatıyor; kendisi neredeyse bütün ailesini Auschwitz’de kaybetmiş, bu kitabı yazmaya başladığı sırada Nazilerin Yahudilere neler yaptığını çok iyi biliyor ancak bu kitabında soykırım kavramını inşa ederken Nazilerin işgal ettiği 17 ülkede çıkardığı kanunları, yönetmelikleri ve tüzükleri inceliyor. Bir soykırım rejiminin bunlar yoluyla nasıl kurulduğunu anlatmaya çalışıyor. Bunu yaparken hukuk kavramına başvuruyor ve hukukun çeşitli enstrümanlarının nasıl kullanıldığını anlatmaya çalışıyor.

Lemkin bu minvalde soykırım kavramının derinlerine inmemiz için hukuk araçlarına dikkat etmemiz gerektiğini söylüyor. Soykırım dediğimiz olgu sadece fiziksel imhadan ibaret bir süreç değildir. Tabii ki fiziksel imha soykırımın tanımlayıcı unsurlarından biridir ve hayati bir öneme haizdir. Ancak bir grubu topyekûn ortadan kaldırmak ya da imha etmek için ille de fiziksel şiddet uygulamanız gerekmeyebilir diyordu Lemkin.

 

“Topyekun imha”

Buradan Emval-i Metruke Kanunlarına gelmek istiyorum. 27 Mayıs 1915’te Osmanlı İmparatorluğu’nu yöneten İttihat ve Terakki Hükümeti, resmi olarak Ermenilerin kendilerince “sevkiyat” ya da “başka bir yere nakledilme”si –ben buna tehcir diyeceğim- kararını aldıktan sonra büyük bir hızla, büyük bir titizlikle, inanılmaz bir devlet aklıyla, pozitivist hukukun bütün araçlarını, Weberyen bürokrasinin bütün inceliklerini kullanılarak bir takım hukuk metinlerden müteşekkil bir kanunlar manzumesi hazırladılar ve bunun adına da Emval-i Metruke Kanunları dediler.

 

Bunlar tehcire tâbi tutulan –bunun altını çiziyorum sadece tehcire tâbi tutulan- Osmanlı Ermenilerinin taşınır ve taşınmaz mallarının ve mülklerinin Emval-i Metruke Kanunlarıyla aslında idare edilmesi, güvence altına alınması şeklinde kodlandığını görüyoruz. Ancak bu kanunların içeriğine baktığımızda ve bu kanunların arkasında yatan aklı ve büyük planı görmeye çalıştığımızda aslında bu kanunların en temelde Ermenilerin maddi-ekonomik temellerinin ortadan kaldırılması süreci olduğunu görüyoruz.

 

Emval-i Metruke kanunları neden önemli? Soykırım tartışmalarında sürekli, meseleye eleştirel yaklaşan tarihçilerimiz bile, soykırımın tanımında “niyet” denilen bir olgunun olmadığından bahsediyor. Ancak Emval-i Metruke Kanunları'nın kendisi tek tek incelendiğinde, içeriğine bakıldığında Ermenilerin mallarının ve mülklerinin nasıl ele geçirildiği ve dolayısıyla Ermenilerin varlık durumunda yokluk durumuna nasıl düşürüldüğünü görmek mümkün. Emval-i Metruke Kanunları Talat Paşa’nın ifadesiyle “Ermenin sorununun topyekûn çözülmesi”nin -ve Ermenilerin topyekûn imhasının- nasıl sistemli bir şekilde yapıldığının açıklayıcı arka planını teşkil eder.

 

Çünkü siz Ermenileri bir yerden bir yere taşımak istiyorsanız, onlara ait mallar üzerindeki tasarruflarını kısıtlamazsınız ya da bunları başka kişilere dağıtmazsınız. Dolayısıyla aslında Ermeniler, bulundukları mevkilerden gönderildikleri andan itibaren İttihatçıların kafasında artık yoktu. Dolayısıyla olmayan herhangi bir nesne ya da özne için istediğiniz hukuki uygulamayı çıkartabilirsiniz. Ermenilerin maddi olarak yoksunlaştırılması bu kanunlar yoluyla yapıldı. Dolayısıyla Emval-i Metruke Kanunlarını da düşündüğümüzde bir Soykırım Rejimi’nden bahsediyoruz.

 

Peki bu kanunlar nasıl uygulanıyordu? Bununla ilgili elimizdeki veriler Ermenice belgeler ya da anılar. Zira Emval-i Metruke komisyonları olarak vücut bulan ve daha sonra tasfiye komisyonlarına evrilen kurumların tuttukları özel notlar, defterler ve kayıtlar var. Bunların Osmanlı arşivlerinde olduğu kanısındayım ancak araştırmacılara kapalı. Bunlar tıpkı tapu kayıtları, tapu-kadastro arşivleri gibi kapalı olduğu için Adana’da ya da Halep’te kurulan Emval-İ Metruke Komisyonu Riyasetinin kayıtlarını görmek istediğinizde aldığınız cevap böyle bir kaydın bulunmadığıdır. Dolayısıyla biz bunların bilgilerine şu anda ulaşamıyoruz. İttihatçılar bu tasfiye kanunları hazırlarken aslan payını devlete bırakmış olsalar da yerelde yaşanan kayırma, yağma ya da el koyma gibi şeyle uygulamaların önüne geçememiştir. Yani bu kanunlar açısından “hukuki” boyut ve yerelde nasıl uygulandığı ya da uygulanamadığı şeklinde iki önemli husus var.

 

Soykırımın sosyo-politiği

Bunun yanında soykırımın bir de sosyo-politik bir boyutu var. Bu kadar büyük bir planı İstanbul’da planlayıp uygulamak mümkün değildir. Yerellerde, Anadolu’nun çeşitli yerlerinde yaşayan Türk ya da gayri Türk Müslümanların rızasını almanız gerekiyor. Bu boyutu gözden kaçırmamak gerekir. İttihat ve Terakki merkezde ve yerelde önemli isimleri ve bu rıza mekanizmalarını kullanarak bu süreci gerçekleştirmiştir.

 

İttihatçılar bu rızayı Ermeni mallarını katliamlara iştirak eden kişilere verme vaadiyle tahkim etmiştir. Burada bir suçu tabana yayma olgusu söz konusudur. Bu neredeyse bu kitlesel imhalarda be soykırımlarda görülen bir örüntüdür. Daha da önemlisi yeni kurulan Cumhuriyet rejimi Ermenilere tek bir kıymık bile vermemek için İttihatçıların Emval-i Metruke kanunlarının devamcısı olmuştur.

 

Önceki İçerikBir çocuğa küfretmek
Sonraki İçerikÇetin Altan’ı Meclis’te dövdüklerinde…