Hahamların saray mizanseni

Bu tarz bir sadakat mizanseni ancak doğup büyüdüğü ülkede esir gibi yaşayanların işi olabilir. Bu kişiler devletle eşit vatandaşlar olarak değil, kul olarak ilişki kurabilir. Bu nedenle devletten asla talepte bulunmazlar, direniş göstermezler. Sadece ‘hoşgörü’ beklerler çünkü kendi çizdikleri çerçevede hak edebilecekleri tek şey budur.

22 Aralık günü Türkiye hahambaşı İsak Haleva, İstanbul’dan bir sürü haham, Neve Şalom vakfı başkanı ve diğer ülkelerden bir grup haham ile Cumhurbaşkanı’nın sarayını ziyarete gitti. Bu ziyaretle ilgili katılımcıları temsil eden hesaplardan ve sarayın sosyal medyasından paylaşım yapıldı. (Bunların hiçbirinde toplantının içeriğine dair bir yorum yok.)

Rejim meşrulaştırma çabalarında Yahudilerin ve dini azınlıkların ilk kullanılışı değil bu. Daha bu senenin başında gençlerden bir grup saraya gitmişti. Ancak hahamların yeni ziyaretini farklı kılan abartılı mizanseni oldu. Anoten duası sinagoglarda okunur ve içinde cemaatin yaşadığı ülkenin bekası için bir dilek normal şartlarda vardır. Bu geleneğin saray ziyareti sırasında şaşaalı bir ‘kutsama’ olarak yapılması Sefarad Yahudi geleneklerinin ucuzlaştırılması, kısa dönem siyasete alet edilmesidir. Hele bunu tören kıyafetleriyle saraya gitmiş bir grup din adamının yaptığını görmek geleneklerimizin nasıl ve kimler için araçsallaştırıldığını daha bir açıklıkla gösteriyor. Yahudi azınlığı bu yolda öncesinde de kullanıldı ve hiçbir hükümet döneminde Yahudi toplumuna bir faydası görülmedi. Aksine nüfusumuz küçülmeye ve antisemitizm artmaya devam etti.

Şu günlerde Yahudi toplumu dahil tüm Türkiye, siyasi-ekonomik bir krizden dolayı zorluk içindeyken bu sorunların temelinde yatan rejimin sarayına gidip kutsama duası okumak nasıl algılanmalı?

Bu mizanseni anlamak için bakmamız gereken bağlam, Yahudi toplumunun elit liderlerinin tamamen korku güdümünde olan siyasi yaklaşımıdır. Devletten öyle bir korku var ki bu liderler kendilerini kraldan kralcı olmak zorunda hissediyor. Bu korku yüzünden durmadan bir sadakat gösterisi içindeler. Durup dururken Hahambaşı’nın ‘devlet pandemiyi çok iyi yönetti’ diye Anadolu Ajansı’na demeç vermesi de bunun küçük bir örneği. Ancak bu soyut korkuların tam olarak ne olduğu hiç açıklanmıyor. Liderler soyut korkulara göre hareket ededursun gerçek sorunlarımız -okul sorunu, ayrımcılık, kamuda çalışamama, el konan mallar, nüfus kaybı- artarak devam ediyor.

Devlete yakın durma, sadakat kanıtlama çabaları maalesef yeni değil. Yahudi toplumunun baskı altında kalmasına, devamlı nüfus kaybetmesine rağmen durmadan başarısız olan bu yaklaşım farklı şekillerde neredeyse yüz elli senedir devam ediyor. 1892’de II. Abdülhamid rejiminin gözüne girmek isteyen Yahudi elitler 1492’de Sefaradların Osmanlı topraklarına  gelişini kullanarak yeni bir bayram uydurmak istemişlerdi. Aslında bir sürgün hikâyesi olan 1492 daha önce hiç kutlanmamıştı. 1880’lerin sonundan itibaren elitler gazetelerde nasıl bir bayram yaratmak istediklerini tartışmaya başladılar. Bu kutlamayı yapmak istemelerinin sebebi Yahudilerin Osmanlı’ya sadakatini, vatanseverliğini devlete kanıtlamak, giderek düşmanca bakılan Hristiyan toplumlardan kendilerini ayrıştırmaktı. La Epoka’da yazan bir kişi normalde bayramlarda sinagogda okunan Anoten duasının Abdülhamid onuruna özel bir versiyonunun yazılıp her vilayette halka açık belirli bir alanda okunmasını önermişti. Böylece sultana Yahudi sadakati gösterilecekti. Mart 1892’de ortaya atılan bu fikir o zaman değil, Aralık 2021’de sonunda hayata geçirildi.[1]

Bu zihniyetin daha yakın zamandaki bir tezahürü de 1992’deki uydurma kutlamaları yönetmesi ve Türkiye adına yurtdışında lobicilik yapması için kurulan 500. Yıl Vakfı’nın faaliyetleriydi. Vakıfla ilintili Jak Kamhi, Bensiyon Pinto gibi isimler, her fırsatta Türkiye’de antisemitizm olmadığı mitini tekrar edip devleti övmek için yeni yeni fırsatlar ürettiler. Vakfın 1992 yazında Dolmabahçe Sarayı’nda düzenlediği övgü galası da bu abartılı mizansenlerin laik bir versiyonuydu. O dönemki rejim Yahudilerin sadakat tiyatrosunu seküler tercih ederken, şimdi dini şapka çıkarışlar moda oldu. 500. Yıl Vakfı’nın devlet övgüsü öyle boyutlara varmıştı ki Türkler bile abartmaya gerek olmadığını telkin etmişti. Projeye destek olanlardan Mehmet Ali Birand verdiği bir röportajda şöyle demişti:

“Ben 500. Yıl Vakfı’yla işbirliğine hazırdım, fikirlerimi belirttim, aman şu boyutu aşmayın, çok abartılı yapmayın… diye.”

Aynı röportaj serisinde Tomris Uyar da benzer bir yorum yapmıştı 500. Yıl Vakfı’nın faaliyetleri hakkında:

“Hükümetin propagandasına fazla yanaştılar. Kutlamayı sadece kendileri yapsaydı çok daha iyi olurdu.”

Aynı 1990’lardaki gibi bu hafta da abartılı bir sadakat şovu mevzubahis oldu. Anoten duası sinagogda zaten okunuyor, bunu sarayda yapmanın, Tomris Uyar’ın tabiriyle ‘hükümet propagandasına yanaşmaktan’ başka bir açıklaması yok.[2]

Bu tarz bir sadakat mizanseni ancak doğup büyüdüğü ülkede esir gibi yaşayanların işi olabilir. Bu kişiler devletle eşit vatandaşlar olarak değil, kul olarak ilişki kurabilir. Bu nedenle devletten asla talepte bulunmazlar, direniş göstermezler. Sadece ‘hoşgörü’ beklerler çünkü kendi çizdikleri çerçevede hak edebilecekleri tek şey budur. 1880’lerden bugüne bu korku zihniyetinin güdümünde olanlar bazen güvenlik, bazen şahsi maddi çıkar kaygılarıyla, bazen de gerçekten kendilerini misafir olarak gördükleri için böyle hareket etmişlerdir.

Kamusal alanda dillendirmeseler de bu tarz gösterilere kapalı kapılar ardında verilecek cevabı zaten biliyoruz: “Bunu yapmak zorundayız” veya “devlete hayır diyemeyiz, ya başımıza bir şey gelirse?”

Bu iddialar doğru olsa bile (ki bundan şüpheliyim) gösterileri alabildiğine abartılı yapmak tamamen bir seçim. Osmanlı-Türkiye Yahudileri üzerine çalışan tarihçi Marc Baer, bana verdiği röportajda bunu açıklıyor

Anlamamız gereken, bu zihniyet bir travma zihniyeti. Bensiyon Pinto, Jak Kamhi gibi isimler ciddi travmalar yaşıyor. Evleri yakılmaya çalışılıyor, suikast girişimi oluyor, medyada aşağılanıyorlar… Bu insanlar tabii ki durumun vahametini biliyor. Kırılgan, güvensiz bir ortamda yaşadıklarını biliyorlar. Onlara göre ve Hahambaşılık’ta benim tanıdığım hem genç hem orta yaşlı insanlara göre, azınlık olarak yaşamak için yapmaları gereken bu. Sessiz ol. Erken modern dönem gibi ‘saray Yahudisi’ rolünü oyna.

Aynı bu isimler gibi saray ziyaretindeki liderler de durumun farkında. Bu kişilerin rejimin gönülden destekçileri olmadığını saray ahalisi de pekâlâ biliyor.

Böyle bir sosyal-siyasal yaşam sürdürülebilir değil. Baer’in söylediği gibi eğer tek vatandaşlık görevimiz ‘saray Yahudisi’ rolünü oynamaksa “o zaman Yahudilere ne kaldı? Bu ortamda canlı bir toplumsal yaşam olamaz. İçerde bir kişi, dışarda başka bir kişi olmak. Irkçılığı bilmek ama yokmuş gibi davranmak.”

Bugünün Yahudi toplumunun ciddi bir kısmı ‘saray Yahudisi’ rolünde kalmak istemiyor. Bu kutsama duası Türkiye Yahudilerinin genel görüşünü temsil etmiyor. Bugün Diyanet İşleri Başkanı Türkiye’deki Müslümanların genelini ne kadar temsil ediyorsa sarayda dua okuyan devlet hahamları da Yahudileri o kadar temsil ediyor. Elimizde sağlam bir anket bilgisi olmasa da anekdot olarak Yahudiler arasında muhalefet partilerini desteklemeyen yok denecek kadar az denebilir. Kamusal alanda rejim destekçiliği de popüler desteği yitirmiş bir pozisyon.

Özellikle gençler, ama farklı yaşlardan çok sayıda Türkiyeli Yahudi, bu abartılı gösterilerin bir faydasının olmadığının farkında. Yahudi toplumunun Türkiye’de kendine bir gelecek görebilmesi, gençlerin taşınmadığı bir günün gelmesi için gereken şey sarayda kutsama yapmak değil Türkiye’nin demokratikleşmesinden yana olmaktır. Bunu yapmaya çekinenler en azından övgülerini alçak sesle dizsinler. Geleneklerimizin bu şekilde devlete yanaşmak için kullanılması 150 yıldır bir fayda etmedi. Bugün de, özellikle antisemit komplo teorilerinin devletin farklı seviyelerinde dile getirildiği bir dönemde, fayda etmesi muhtemel değil.


[1] Julia Phillips Cohen, Becoming Ottomans, (2014), 57.

[2] Marc Baer, Sultanic Saviors and Tolerant Turks, (2020), 181-182.