Hepsi sizin ‘yüzünüz’den

Sokakta gezinirken, birilerinin yanlarından geçip giderken bölük pörçük sözler duyarız ya hani. Kopuk kopuk bir iki kelime… “Yüzü gözümün önünden gitmiyor” dediğini duydunuz birinin mesela… Ne anlarsınız? Acı çeken birini görmüştür büyük ihtimalle değil mi? Ben de insanların seslerini unutamıyorum. İstemsizce, sürekli tekrarlanıyor sözleri. Beni bunaltan beynimin içinde sürekli tekrarlanan sözlerin anlamları değil. Hatırlattıkları.

Şekerli kadın sesi vardır. Bilir misiniz?

Şekeri ezerken çıkan çıtır çıtır sese benzer.

İncecikten… çatallı ama, belli belirsiz.

İncedir, keskindir, çatallıdır, yine de tatlıdır.

Pembeli pembeli… Severim mesela öyle sesleri.

Metalik titreşimli seslerin tatları da metaliktir haliyle.

Dilime damağıma demir tadı, kokusu vurur. Yer yer paslı…

Ekşimik çocuk sesi… Gülmesenize. Vardır gerçekten de.

Kesik süt tadında, kokusunda…

Kekremsi sesler vardır. Kinin tadında.

Tahammül edemem.

Sonra, çoğunlukla geniş göğüs kafesine sahip erkeklerin yankılı sesleri vardır.

Açık havada konuşsalar bile yankı yapar sesleri.

Tam bitiyor derken, yuvarlana yuvarlana birbirlerinin içinden doğan gök gürlemeleri gibi…

Yağmur bulutu renkli. Gümüş yansımalı.

Çoğu kişiye ürkütücü gelebilir sesleri ama ben ürkmem.

O sevinçli beklentiyi hatırlatır gök gürlemesi sesli insanlar bana.

Yağmur kokusunu severim.

Puslu sesleri siz de bilirsiniz.

Ürkerim puslu seslerden biraz… ama severim yine de.

Esrarengizdirler.

Yunanca puslu bir dildir mesela. İspanyolca da öyle…

İkisini de öğrenebilmeyi çok isterdim.

Tabii canım, konuşulan dile göre de değişir insanın sesi.

En yakınınız birden farklı bir dil konuşmaya başlasa tanıyamayabilirsiniz sesinden.

Benim için söz konusu değil tabii bu durum. Hisler konuşulan dile göre değişmezler ne de olsa!

İnsanları yalnızca seslerinden tanırım demiştim ya az önce! Seslerinden yansıyan hislerden tanırım asıl. Başkaları insanların hüzünlerini, sevinçlerini, yorgunluklarını, hayal kırıklıklarını yüzlerinden okurlarmış. Ben seslerinden okurum. Yalnızca seslerinden. Kulak hafızam çok güçlüdür bu yüzden. Bir duyduğumu bir daha unutmam. Evrende sesler kaybolmazmış. Bende de kaybolmaz. Evrende sesler dönüşürmüş ama. Sesin enerjisi ısıya dönüşürmüş. Bende renklere, kokulara, tatlara dönüşüyorlar işte böyle. Tabii bir de hislere… Renkleri, kokuları, tatları tarif etmek kolay tabii. Hislere gelince… zor, çok zor. O yüzden ‘severim, sevmem, ürkerim, ürkmem’ dışında hislerimi tarife kalkışmam hiç.[1] 

Sokakta gezinirken, birilerinin yanlarından geçip giderken bölük pörçük sözler duyarız ya hani. Kopuk kopuk bir iki kelime…  “Yüzü gözümün önünden gitmiyor” dediğini duydunuz birinin mesela… Ne anlarsınız? Acı çeken birini görmüştür büyük ihtimalle değil mi? Acısını, hayal kırıklığını derinden hissetmiştir. Bir an için bile olsa kendini o kişinin yerine koymuştur. Gözünün önünden gitmeyen yüzde hatırladığı, kendi acıları, kendi hayal kırıklıklarıdır aslında. Unutamadığı… Ben de insanların seslerini unutamıyorum. İstemsizce, sürekli tekrarlanıyor sözleri. Beni bunaltan beynimin içinde sürekli tekrarlanan sözlerin anlamları değil. Hatırlattıkları.

Yüz körü olmayanlar, insanları yüzlerinin biçimsel özelliklerinden tanıdıklarını sanıyorlardır mutlaka. Ama yanılıyorlar belli ki!  Öyle olsa ben de tanırdım. İfadelerinden tanıyorlardır. İfade dediğiniz şey, hislerin yüze yansımış hali değil mi? Okuyamıyorum demek ki yüzlerden ifadeleri. Yoksa yüzlerin biçimsel özelliklerini ben de görüyorum. Bir insan güzel mi, çirkin mi? Baktığım kusurlu bir yüz mü? Yoksa kusursuz mu? Hepsini görüyorum. Hafızama da kazıyabiliyorum hatta. Gözümü kapattığımda gözümün önüne getirebiliyorum. Sorduklarında tarif edebiliyorum. Bu yüzden en yakınlarım bile inanmıyorlar yüz körü olduğuma. Ben bile unutabiliyorum çoğu zaman. Taa ki, yüzünü hafızama nakşettiğim insanla bir sonraki karşılaşmamıza kadar. Yüzünü gözümün önüne getirebildiğim insanı tanıyamıyorum. Yüzü, hafızamdaki yüzle eşleşmiyor.

Daha da fenası, hafızamda yer etmiş bir insanın yüzünü bir başka yüzde görebiliyorum. Özellikle de en yakınlarımın yüzlerini… Az rezil olmadım bu yüzden. En son geçen gün mesela, boyu posu, saçı sakalı babamınkine benziyormuş meğer, dikildim babam sanıp adamın tekinin karşısına, başladım konuşmaya. Uzun uzun da anlattım, dereden tepeden. Bir sürü kitap satın almıştım. Onları da çıkarıp gösterdim hatta ayaküstü. “Ayakta kaldık, hadi şu kafeye oturalım da birer kahve içelim karşılıklı” dedim. Adamın ağzını açıp tek kelime söylememesi şaşkınlığındanmış meğer. Konuşsa, sesinden anlayacağım. Bende hafiften bir yadırgama başladı haliyle. “Neden hiçbir şey söylemiyor? Elleri… elleri babamın elleri değil ki!” İşte o an babamın yüzü siliniverdi. Yerine bambaşka, yabancı bir yüz belirdi. “Pardon, birine benzettim” deyip, koşa koşa uzaklaştım tabii yanından. Herkesin başına gelebilir diyeceksiniz biliyorum ama, öyle değil işte! Ablamın öğle yemekleri için sık sık uğradığı alışveriş merkezinde, kadının birinin yanına gidip “unutma bendesin akşam yemeğine. Gelirken yaptığın yoğurttan da getir” demiştim mesela. Kadın “yoğuuurt?” demese, akşamına eli boş geldiği için ablama çıkışacağım. Bazen kendimi korku filmi içinde gibi hissediyorum. Öyle fena!

Hele o davetler!.. Davetler yüz körlerinin kâbusudur. Bir de üstüne, oturma düzenli değillerse… Kapıdan girer girmez her gördüğüme etiketler yapıştırmaya başlarım. Öylesine telaşa, paniğe kapılırım ki, insanları ayırt edebilmek için ilk gözüme çarpanı etiket diye yapıştırıveririm. Fuları mor çizgili. Kıravatını eğri bağlamış. Eteğinin ucu kıvrık. Gözlüğünün kenarında taşlı süs… İnsanlar da tek durmazlar ki? Fularını, gözlüğünü çıkarır çantasına koyar, eteğini, kravatını düzeltir. E haliyle, etiketler sil baştan…

Davetlerden rezil olmadan ayrılmak için akla karayı seçerim. Hele bir keresinde başıma öyle bir iş geldi ki! Anlatmadan edemeyeceğim. Bir davette, ortak konularımız varmış diye bir adamla tanıştırıldım. Adam nasıl karizmatik! Aklım başımdan gitmiş olacak, etiket yapıştırmamışım. Bir on dakika kadar tatlı tatlı sohbet ettik kendisiyle. Rahat bırakmazlar ki insanı. Bir arkadaşım kolumdan çekiştirdi “bak seni kiminle tanıştıracağım” diye. Lüzumsuz biriyle tanışmış oldum böylece. O fasıl da bitince, ortalıkta dolanmaya başladım insanları etiketleye etiketleye. Yakışıklı bir adam geldi, karşıma dikildi. Elimi uzattım, el sıkıştık, kendimi tanıttım… Adam bir durdu, bir şey söyleyecek gibi oldu, vazgeçti, döndü arkasını gitti.

“Aman ben de pek meraklıydım seninle tanışıp sohbet etmeye” diye saydırıyordum ki içimden, arkadaşım koluma yapıştı, “ne yaptın sen öyle!” diye çıkıştı bana. “Ne yapmışım?” Az önce gözlerinin içine baka baka uzun uzun sohbet ettiğim adamı tanımazdan gelmişim. Çok oluyormuşum artık. Onu da rezil etmişim. Bin pişman olmuş adamı benimle tanıştırdığına. Adamcağız sohbete kaldığımız yerden devam edelim diye nezaketen çıkmış önüme. Sohbeti kesip giden o olsa, anlarmış yine. Benmişim izin isteyip yanından ayrılan. Bu minvalde söylendi durdu işte. İnanmadı tabii gerçekten tanıyamadığıma. Öyle yakışıklı, karizmatik adam unutulur muymuş hiç? Hem de birkaç dakika içinde… “Dünyadaki tek yakışıklı, karizmatik adam o değil ya!” dedim.

“Sessiz sedasız dikilmeseymiş o da karşıma.”

Sessiz sedasız dikilmeseydiniz siz de karşıma. Ağzınızı açıp tek kelime söyleseydiniz tanırdım sizi. Arkanızı dönüp gitmezdiniz. Sesiniz kulaklarımda. Sonsuzca, sürgit çalkalanıyor bağrımda sözleriniz. Önceden hiç görmediğim, bilmediğim renkler aydınlatıyor sesinizi. Önceden tatmadığım lezzetler, koklamadığım kokular vuruyor dilime damağıma. Sessiz sedasız kim bilir kaç kere daha geçip gittiniz yanımdan? Kim bilir kaç kere daha tanımazdan geldiğimi sandınız? Oysa ben baktığım her yüzde sizin yüzünüzü görüyorum. O yüzlere baka baka sizinle sohbet ediyorum işte böyle. Davette sohbet ettiğimiz gibi. İçimden. Sessizce.

Yüzünüz hep gözümün önünde. Öylesine nakşetmişim ki yüzünüzü zihnime, yine görsem yine tanımam.


 [1]

Önceki İçerikEczacıbaşı’na ‘şantiye baskını’ soruşturması
Sonraki İçerikPencere camın kara…