İnsan afeti!

Karadenizliyim, çocukluğum derelerin içinde geçti. Erdoğan’ın ailesinin yaşadığı köye geceleri vadileri aşarak balık tutmaya gitmişliğim bile vardır. Yaşadıklarımdan ve atalarımdan öğrendiğim bir şey var; bir dereyi asla zapt edemezsiniz. Rahmetli dedemin sık sık söylediği o söz hâlâ kulaklarımda: Uşağım dereyle şaka olmaz, canı nerden isterse oradan akar.

Başta Kastamonu olmak üzere Batı Karadeniz’i etkileyen, şimdiye kadar görülmemiş ölüm ve kayıp vakalarına yol açan sel felaketini de ‘doğal afet’ diye niteledik, yolumuza devam ediyoruz. Sözümüzü baştan söyleyelim, bu bir ‘doğal afet’ değil, göz göre gelen insan afetidir. Derelerin ıslahı adı altında betona hapsedilerek daraltılan yataklar; buradan ‘kazanılan’ yerlerde yapılan evler, iş yerleri hatta devlete ait yapılar bu sonucu doğuruyor. Göz göre göre gelen bu felaketler ‘her bulduğumuz yere çökelim’ anlayışı değişmediği sürece artarak devam edecek.

‘Su akar Türk bakar’dan ‘su akar Türk yapar’a…

Yıllar önce Erdoğan başbakanken Ovit yaylasındaki bir törende Karadeniz dereleri üzerindeki hidroelektrik santrallerini (HES) överken, “Eskiden su akar Türk bakar, diye bir laf vardı. Biz bunu değiştirdik, su akar Türk yapar diyoruz” demişti. Duyduğumda kulaklarıma inanamamıştım. Ya da inanmak istememiştim. Son yıllarda her şiddetli yağış sonrası artık peryodik hale gelen sel felaketlerinde suçu yağmura yüklüyoruz. Oysa Karadeniz’de özellikle Temmuz ve Ağustos aylarında şiddetli yağmurun yağması değil, yağmaması anormaldir.

Karadenizliyim, çocukluğum derelerin içinde geçti. Erdoğan’ın ailesinin yaşadığı köye geceleri vadileri aşarak balık tutmaya gitmişliğim bile vardır. Erdoğan’ın ataları insanın ayağı kaysa dereye kadar yuvarlanacak dik yamaçlarda evlerini yapmıştı. Yüzyıllar boyu kendi halinde akan Güneysu dereleri üzerine HES’ler yapıldı, dere yatakları daraltıldı. Sonuç: Her şiddetli yağışta zapt edilemeyen derelerin taşması sonucu felaketler yaşanıyor. 

 Yaşadıklarımdan ve atalarımdan öğrendiğim bir şey var; bir dereyi asla zapt edemezsiniz. Rahmetli dedemin sık sık söylediği o söz hâlâ kulaklarımda: Uşağım dereyle şaka olmaz, canı nerden isterse oradan akar.

Bunu bilen atalarımız, dere kenarına bırakın ev yapmayı, çay fidanı bile dikmezdi. Gün gelir dere o fidanları alır, bütün emekler heba olur diyerek. Onun yerine dere kenarlarında mısır tarlaları olurdu. O yaz sonuna kadar dere gelir mısırları alırsa ürün derenin olur, almazsa tarla sahibinin…

Yüzyıllarca dereleriyle barışık yaşayan insanlar, tepelerde kurdukları evlerde huzur içinde hayatlarını devam ettirdi. Karadeniz’e turistik geziye gelen insanlar tepelerdeki o evlere bakıp onları yapanların ‘aklına şaşarlar.’  Oysa, daha eski tarihlerde gitselerdi yolun bile olmadığını görecekleri o evler akılsızlığın değil, yüzyıllarca yaşanılarak elde edilen ortak aklın ürünüydü.    

İnsanlara dere kenarına ev yapma demek kolay değil 

Son yıllarda derelerin taşması sonucu oluşan sel felaketlerinden sonra iktidarı da muhalefeti de ‘ağız birliği’ etmişçesine dere yatakları üzerine yapılan yerleşime işaret ediyor. Suçlanan, canlarını ve mallarını kaybeden insanlar oluyor genelde. Sanki bu evler, yapılar bir gecede dikildi oralara. Oysa herkesin gözü önünde oldu her şey. Giresun Dereli’de de böyle oldu, her yıl felaketi periyodik olarak yaşayan Rize derelerinde ve son olarak Kastamonu Bozkurt İlçesinde de…  Her şeyden önce bu yapılaşmalar ‘derelerin ıslah’ edilmesi ile birlikte çoğaldı. Karadeniz’in dereleri üzerine kurulan HES’lerle birlikte, yüzyıllar boyu geniş vadiler boyunca akan dereler beton duvarlara alınarak daracık kanallara hapsedildi. HES’lere karşı çıkan köylülerin karşısına kolluk kuvvetleri çıkarıldı. ÇED raporları hiçe sayıldı. HES’lerin çevreye büyük zarar vereceğini söyleyenler ‘hain’ ilan edildi, susturuldu. Seslerini duyuramaz oldular.

“Önce büyük bir patlama duyduk, sonra toparlanmadan sel suları geldi”

Bozkurt’u yerle bir eden Ezine deresi üzerinde de HES var. Felaketi yaşayan Bozkurtlulara göre bu HES baraj kapaklarını açmış ve ani yükselen dere önüne gelen her şeyi yıkıp yutmuş.

Sabah televizyonda izlediğim bir Bozkurtlu olayı şöyle anlattı: “Herkesin dükkânı açıktı. Belediye hoparlöründen sel olabileceği anonsu yapıldı. İnsanlardan dere yatağına yakın yerlerden araçlarını çekmeleri istendi. Sonra yukarılardan gelen büyük bir patlama sesi duyduk. Bu patlamadan birkaç dakika sonra yükselen dere sularını gördük. İlçe halkı kendini toparlayamadan sel sularına kapıldı. Birçok yakınım, tanıdığım şu anda kayıp.”   

“Devlet okul yaptı, ben niye ev yapmayayım?”

Son yıllarda hemen hemen her yıl derenin taşmasıyla sel felaketi yaşayan Salarha vadisinde kız kardeşimin de dere yatağına yakın bir evi var. Bir ay önce Muradiye’de iki kişinin ölümüyle sonuçlanan bir dere taşması oldu. Bu taşma sırasında sel suları kardeşimin evinin bahçesine kadar geldi. Birkaç yıl önce eniştem evini buraya yaparken, ona “Bak bu ev dere yatağına çok yakın bir yerde. Baban, evini zorluklara rağmen tepede yapmıştı, sen ise dere yatağına yapıyorsun, bu çok tehlikeli” dediğimde verdiği cevap bütün itirazlarımı yerle yeksan etmişti: “Devlet buraya okullar, kurumlar yaptı. Hatta bu binalar dere yatağında değil eskiden dere olan ve doldurulan yerlerin üzerine yapıldı. Ben niye yapmayayım.”

Her şeye sahip olamazsınız, her şeyi kontrol edemezsiniz

Görünen o ki Batı Karadeniz’de yaşanan, en çok Kastamonu ilini etkileyen sel felaketleri durmayacağı gibi artarak devam edecek. Buna insanoğlunun başta doğa olmak üzere her şeyi kontrol altına alma hırsının neden olduğunu düşünüyorum. Bu tür felaketleri az hasarla atlatmak istiyorsak öncelikle bu hırsımızdan vazgeçmemiz lazım.

Bir de devletin her felaket sonrasında İBAN numarası vermesi meselesi var. Bu da giderek itici bir hal almaya başladı. Bu kadar can kaybı yaşanmış, yüzün üzerinde kayıp başvurusunun olduğu sıcak bir ortamda İBAN duyuruları insanlara yardım etme isteğinden ziyade çaresizlik duygusu veriyor. Hani TC devleti her şeyin üstesinden gelebilecek güçlü bir devletti?

Önceki İçerikCHP milletvekilinin rahatsızlığı: “İzmir’in en nezih semtinde mülteci okulunun ne işi var?”
Sonraki İçerikKıymetin bilinsin, Abdülkadir!