Kısa bir ölüm yazısı

 

Ölüm hakkında yazmanın çok iddialı, benim kaldıramayacağım kadar süslü bir iş olduğunu düşünüyorum. Bir yandan, ölenin arkasından hep iyi şeylerin söylenmesi, bunu yapamayanların ise susması geleneğinin gerekliliğini çok iyi anlıyorum, bunların artık çok demode bulunması hiç hoşuma gitmiyor, bir yandan da, ölenlere ilişkin güzellemeler yapmak, sevdiğimiz birinin ölümü üzerine yazmak biraz “müstehcen” bir şey gibi geliyor bana. Ama bu sefer, “ama” deyip devam etmek istiyorum.

 

Ölümü hakkında yazabileceğim birkaç insandan biri dün vefat etti. Çocukluk/ilk gençlik arkadaşlarının, yani bizim, gerçek adını zaman zaman hatırlayamayacak kadar Riko olarak bildiğimiz Kürşat Akyol.

 

Riko’nun ölümü hakkında yazabilmemin birkaç nedeni var. Birincisi, onun sapsade,  “kahraman” olmaya gerek duymayan, “iyi” olmanın çok daha kahramanca bir duruş olduğunu bize gösteren bir insan olmasıdır. İkincisi, onu tanıyan herkes onun arkasından hiç zorlanmadan hatta samimiyetle iyi şeyler söyleyebilir. Dolayısıyla ben de onlardan biri olabilirim. Üçüncüsü de Riko’nun, hayattayken de ucundan bucağından da olsa ifade edebildiğim kıymeti hakkında küçük bir kayıt düşmemin iyi olacağını düşündüm.

 

Bizim kuşağa özgü bir durum mudur, tam olarak bilemiyorum ama en azından “eski” kuşaklara özgü bir durum olduğunu sanıyorum: Biz arkadaşlarımızı, en çok da çocukluk arkadaşlarımızı, ailemiz olarak algıladık. Sanki arkadaş ailelerimizin içinde büyüdük. Riko, belki de, hepimizden fazla, arkadaşlarının içinde çocukluktan gençliğe, oradan da olgun bir insan olmaya doğru yol aldı. Ve sanki hepimizden fazla, arkadaşlarının annesi, babası, kardeşi oldu.

 

Son 15 yılı farklı şehirlerde geçirdik. Ama aynı şehirde, yani İstanbul’da yaşadığımız, o hay huy içinde geçen 20’li ve 30’lu yaşlara göre, daha çok fırsat yarattık birbirimizi görmek için. Sizi evine davet ettiğinde, evini silip süpürmüş olacağını, güzel yemeklerle dolu bir sofra hazırlayacağını bilirdiniz. Eski mahallelerimizdeki teyzelerin yaptığı gibi, sizi rahat ettirmeye çalışan, özenli bir davranışla karşılaşırdınız. “Yeni gelin” evi diye takılırdım ben evine girince. Dışarıda buluşacaksak, elimizdeki bu az sayıda buluşma hakkımızı en çok sevdiğimiz yerlere giderek kullanmaya çalışırdık.

 

Her halükarda, erkenden buluşurduk, erkenden çökerdik güzel sofralara, erkenden hararetle konuşmaya başlardık ve dertleşirken bile çok neşelenirdik. Çünkü birbirimizin annesi, babası ve kardeşi olmayı, aynı anda bunların hepsi olmayı becerebiliyorduk ve büyük bir emniyet hissine sırtımızı dayayıp şartsız kabul görmenin rahatlığını yaşayabiliyorduk.

 

Oysa o yıllarda çoktan başlamıştı bu feci siyasi kutuplaşmalar. Karşı tarafa agresif davranmak neredeyse bir zeka belirtisi olarak sayılıyordu. Bu “zeka gösterileri”nden ikimiz de payımıza düşeni aldık. Gittikçe hoyratlaşan “kahraman” insanların saldırılarına o güldü geçti, ben o kadar olgun davranamadım, çok kırıldım bazen.  O zaman Riko komik küfürler salladı, güldük yine. Ben böyle bir saldırıyla karşılaşacaksam, yanımda Riko olsun istedim hep. Benim adıma savaşmak için değil, benim yanımda dursun diye. Çoğunlukla aynı taraftaydık ama tamamen farklı düştüğümüzde de herhangi bir rahatsızlık yaşamadık, birbirine itimat eden insanların farklı düşünerek de anlaşabileceğini gördük.

 

Birbirimizin hayatında çok büyük bir yer kaplamadık, sadece orada var olduğumuzu bildik ve sitem etmeyi yasakladık. Ne de olsa iş, güç, onun için daha da zor olan hayat gailesi, benim o zamanlarda çok vaktimi alan annelik durumum vs. içinde hayat  çabuk akıp gidiyordu.

 

Daha öğrenciyken çalışmaya başladığı gazetelerde gece nöbetçisi olduğunda bile ziyaretlerim oldu, yazdıklarını okudum hep, BBC Türkçe’deyken radyoda dinledim onu birçok defa, Cumartesi anneleri gibi dokunaklı konulardaki hassasiyetine hayran kaldım, ama gazeteci olduğunu idrak etmekte zorlandım her zaman. Çünkü Riko, mesleğini başarıyla yürütenlerde sıkça karşılaştığımız türden bir değişime girmedi. Başarının ne olduğu konusu da zaten bizi güldüren konulardan biriydi.

 

Buraya kadar saydıklarım ve çok uzatmamak için yazmadığım benzer anıların, Riko’nun benim için kıymetini açıklayabildiğini sanıyorum. Ama aslında bunlardan daha önemli bir sebep daha var: Ben çok az sayıda insanla bu türden bir arkadaşlık yürütebildim. Riko’nun ise “arkadaşlık” etme ve hatta yaşama üslubu buydu. Gerçekten tanıdığım en zarif insandı.

 

Arkadaşları olarak, Riko’nun ölümü hakkındaki büyük üzgünlüğümüzü ben bunlarla açıklıyorum.

 

 

Önceki İçerikMülteciler Paktı BM Genel Kurulu’nda oylanacak
Sonraki İçerikUyuz