Kışanak ve Anlı’yı hapsetmekle ne kazanılacak (1)

 

Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Eşbaşkanları Gültan Kışanak ve Fırat Anlı’nın, haklarında yürütülen soruşturma kapsamında gözaltına alınmaları ve beş günlük özel kısıtlamaya tabi tutulmaları ciddi bir gelişme oldu. Şu sıralar, tutuklanma talebiyle mahkemeye gönderildiklerini  duydum ve sonucunu öğrenmeden bu satırları yazıyorum.

 

Öncelikle söylemek istediğim, bu tür bildik adımların Kürt Sorunu’nu çözmeye (veya iktidarın kafasındaki her neyse onu çözmeye) hiçbir katkısının olmayacağıdır.

 

Mümkün olan en kısa zamanda bu yoldan dönülmesinin hepimizin hayrına olacağını ifade etmek, bilmiyorum, bir anlam ifade edecek mi?

 

Kışanak ve Anlı gözaltına alınırken

 

Can sıkıcı olacağını bilsem de, Bask Modeli diye yola çıkan dönemin başbakanı Çiller’in, Orgeneral Güreş ve Mehmet Ağar ile 90’lı yılların ortalarında PKK’ya ve siyaset zemininde onun doğrultusunda faaliyet sürdüren sivillere karşı olağanüstü sert ve acımasız politikalarını hatırlatmak isterim. Adını “düşük yoğunluklu savaş” koydukları yeni bir politik stratejiye yönelmişlerdi. Ama sorun çok geçmeden katlanarak ve daha derinleşerek tekrar bize dönmüştü. O dönemde açılan yaralar hâlâ kapanmadı.

   

Ayrıca, tarihî ve siyasî bakımdan Kürtlerin olağanüstü önem verdiği Diyarbakır’ın belediye başkanlarının başına gelen ilk hadise de bu değil. Devlet kurumlarının ortaya attığı muhtelif örgütsel iddia ve suçlamalara bir şekilde muhatap oluyorlar. İlk hatırıma gelenlerden biri de Mehdi Zana oldu.

 

Ama OHAL’in hüküm sürdüğü dönemde gerçekleşen bu olayı, bölgemizi saran savaş alevleri de dikkate alındığında, sıradan bir PKK davası gibi görmek artık mümkün değil. Sembolik bir önemi var. Bu nedenle, beklenenin çok ötesinde sonuçlar üretmeye namzet bir gelişmeyle karşı karşıya olduğumuzu anlamalıyız.

 

HDP’nin yaptığı protesto çağrılarına katılanların sınırlı kalmasına bakarak, bundan iç rahatlatıcı sonuçlar çıkarmaya çalışmak ise, bana kalırsa sığ bir yaklaşım olur.

 

93. yılı kutluyoruz ama Kürt Sorununu halen çözemedik

 

Açıkcası Türkiye Cumhuriyeti’nin 93. kuruluş yıldönümü kutlanırken, ondan çok daha eski dönemlerden gelen Kürt Sorunu’nu bir türlü çözemeyip hep aynı metodlara başvurmak hazin bir durum.

 

Tabii ki seçilmişler suç işlemez diyemem. Tabii ki bu durumun tek sorumlusunun bulunduğunu hiç ileri süremem. Hiçbir adım atılmadığını iddia etmem de gerçeklere kılıç sallamak olur.

 

Ama uluslararası platformlarda bölgesel bir güç olmak iddiasıyla kendine yer arayan koca bir devletin, PKK’nın filan ne yaptığı bir yana, kendi hesabına gerekli radikal adımları atıp bu sorunu evrensel demokratik ilkeler ve insan hakları bağlamında çözememesini kabul edemiyorum.

 

Böylesi etnik ve dini konuların araçsallaştırılması suretiyle, dünyanın “efendileri” olan büyük emperyal güçler tarafından içinde bulunduğumuz bölgenin döne döne dizayn edilmesi gerçeği hem bizim tarihimizde, hem de dünya tarihinde bu kadar canlıyken, kendimizi onların niyetine teslim edecek noktalara gelmemizi kim affedebilir?

 

Diyarbakır da, belediye eş başkanları da çok önemli

 

Şimdi benzeri bir durumla karşı karşıyayken, bölgenin kaynaklarını talan etmek uğruna bütün insani değerler tarumar edilirken, bin yıldır aynı kaderi paylaştığımız insanların hiçbir ayrımcılık, baskı, ötekileştirme hissetmedikleri bir toplumsal ve siyasal düzen sunmakta başarılı olamıyor; dolayısıyla olur olmaz her rüzgâr ve fırtına karşısında sallanıp duruyoruz.

 

Sorunların üstesinden geleceği düşünülen her askeri ve polisiye tedbir, tahmin edilebileceği gibi durumu daha karmaşıklaştırıyor ve berbat hale getiriyor.

 

İşte şimdi bütün dünyanın gözü önünde, Kürtler için çok çok önemli bir kentin, Diyarbakır’ın belediye eşbaşkanları — tanıyanların barış ve çözümün gerçekleşmesi için epey çaba göstermiş olduğuna, birarada yaşamaya samimiyetle inandığına kesin tanıklık edeceği, sevilen iki Kürt siyasetçisi — gözaltına alınıyor; özel tutukluluk hükümleri uygulanarak yargılanmak isteniyor.

 

Buradan ne çıkar? 

 

Eskiden ne elde edilmişse, ondan fazlasının çıkacağına inanan var mı?

 

Konu tek taraflı değil elbette. Dolayısıyla sorumlu aranırken bir tarafa bakmakla yetinilemez.

Ama barış ve çözüme epey yaklaşmışken gelişmelerin bu noktaya gelmesinde anlamlı bir haklılık görmek, bir arada ve eşit koşullarda kardeşçe yaşamayı arzulayanlar için imkânsız ölçüde zordur. İleri sürülen ve sonraki gelişmelere adapte edilen gerekçelerin ikna etme kapasitesi ise epey tartışmalıdır.

 

Olan biten çoğumuzun hafızasında  henüz çok taze. Üzerine çok şey yazıldı ama bir kere daha, bu noktaya nasıl gelindiğini kısaca hatırlayalım.

 

“Artık silahlar sussun, siyaset konuşsun

 

Öcalan’in 21 Mart 2013 mektubundaki “Artık silahlar sussun, siyaset konuşsun” cümlesiyle başlayan Barış ve Çözüm Süreci büyük bir coşku ve umutla yola çıkmıştı. Anında bölgedeki siyasal iklim değişmiş, ekonomik ve toplumsal hayat canlanmış, kentler cıvıl cıvıl olmuştu.

 

Buna karşılık tarafların birçok yönden hazırlıksızlığı, karşılıklı güvensizlikleri ve maksimalist beklentileri süreci yavaşlatıyordu. 9 Eylül 2013’te KCK’nın “Geri çekilmeyi durdurduğunu” açıklaması bu durumu gözler önüne serdi. Devlet ile PKK birbirlerinin adımlarını yeterli bulmuyor ve süreç tekliyordu. Bu sırada yaşanan Gezi olaylarını değerlendiren Öcalan ise bir yandan “direnişi” selâmlarken, diğer yandan Kürtlerin dikkatini ulusalcı, milliyetçi ve darbeci çevrelere çekiyor, uyarıyordu.

 

Gene de, yerel seçimlerin yapıldığı 30 Mart 2014’a kadar görüşmeler ağır aksak sürdü. Seçim kampanyası dönemi öyle çok dikkat çekici bir kırılmaya neden olmadı. AK Parti yüzde 43.39 ile seçimleri kazandı ve bütün Türkiye’de çok sayıda belediyeyi aldı. BDP ise Kürt nüfusun yoğun olduğu birçok il, ilçe ve beldede seçimleri önde götüren parti oldu ve birçok belediyenin yönetimine de o geldi. Çok sayıda sivil Kürt siyasetçinin tutuklanmasına yol açan ve şimdilerde arkasında Fethullahçı polis, savcı ve yargıçların olduğu iyice ortaya çıkan KCK ana dâvâsından, 11 Temmuz 2014 itibariyle tutuklu kimse kalmadı.  Aynı tarihte, Barış ve Çözüm Süreciyle ilgili yasa onaylanıp Resmi Gazete’de yayınlandı ve yürürlüğe girdi.

 

 Cumhurbaşkanı Erdoğan:

“Çözüm süreciyle yakından ilgileneceğim”

 

Ahmet Necdet Sezer’in süresinin dolmasının ardından, yeni cumhurbaşkanı seçimi 10 Ağustos 2014’te  halk oyuyla yapıldı. Seçim yarışı aslında propagandanın gücü ve etkisi bakımından Erdoğan ile HDP eş genel başkanı Selahattin Demirtaş’ın arasında geçti. Erdoğan halk tarafından seçilen ilk cumhurbaşkanı olurken, Demirtaş da yüzde 10’a yakın oy aldı. MHP ve CHP’nin epey tartışmaya yol açan bir işbirliğiyle aday gösterdiği Ekmeleddin İhsanoğlu ise hayal kırıklığına yol açtı. Cumhurbaşkanı Erdoğan, Kürt Sorunu hakkında 27 Ağustos’ta verdiği ilk demeçte “çözüm süreciyle yakından ilgileneceğini” açıkladı. 

 

Bu arada, Arap Baharı rotasından çıkarılmış ve yaşandığı ülkelerde başkalaşıp iç savaşa dönmüştü. Cihadi selefiliğin küresel örgütü El Kaide de güneyimizde IŞİD’e (veya DEAŞ’a veya DAEŞ’e) dönüşüyordu. Bu örgüt aşırı görselleştirdiği vahşetiyle Irak ve Suriye’de bir yığın köy, kasaba ve şehri hızla ele geçiriyor; bu arada donanımlı Irak ordusunu da şaşırtıcı bir şekilde dağıtıyordu. Çoğunluğu Suriye’den olmak üzere yüzbinlerce sığınmacı canlarını kurtarmak için akın akın Türkiye’ye gelmekteydi.  Uluslararası gelişmeleri değerlendiren ve yakında ateşin Türkiye’ye de sıçrayabileceğini düşünen AK Parti Hükümeti, gerektiğinde asker göndermeyi de içeren bir tezkereyi 2 Ekim 2014’te TBMM’ye sundu. Bu Suriye tezkeresi kabul edilirken HDP “hayır” oyu verdi.

 

Anlaşmazlığın sivri ucu Suriye’den yükseldi

 

IŞİD’ın Suriye ve Irak’taki ilerleyişi karşısında, özellikle ABD ve Batılı güçlerin — kafalarının ardındaki hesap ve projeler bir yana — somut işbirliği yaptıkları ve karada IŞİD’e karşı etkili bir güç olarak gördükleri kuvvet ise Kürtlerdi. Suriye’de bu güç, PKK’ya oldukça yakın olan PYD ve onun silahlı kanadı YPG demekti. Obama yönetimi ABD askerlerinin bizzat ve doğrudan kara savaşlarına girmesini istemediğinden,  YPG’nin varlığı ve onun organize edip ağırlığını teşkil ettiği ve yönlendirdiği SDG ittifakı, emperyal bir güç olarak ABD için iyi bir yerli seçenek oluşturuyordu. Dolayısıyla seküler nitelikli Kürt kuvvetleri, sahada acımasız selefi-cihadi terör örgütlerine karşı mücadelenin ön saflarında görünüyordu. PYD’nin Suriye’de yaşanan iç savaşın muhtemel sonuçlarından ürettiği stratejik yönelim ise, üç kantondan oluşan ve Türkiye’nin 911 kilometrelik bütün Suriye sınırı boyunca uzanan yarı-bağımsız, devletimsi bir Kürt bölgesel yönetimini gerçekleştirmekti. Suriye’nin üniter bir devlet yapısına yeniden kavuşmasını hem beklemiyor, hem de istemiyorlardı. Gelişmelerin seyri de bu hedefin realize olmasına imkân verecek gibi görünüyordu. Kâh savaşarak, kah geri çekilmelerle, PYD/YPG ağır ağır bu istikamette ilerliyordu.

 

Bu eşikte, gerek Kürtler ve gerekse Türkiye açısından kırılmalara yol açan Kobani olayları yaşandı. IŞİD bir süredir, PYD’li Kürtlerin kantonal sistemleri içinde tanımladıkları Kobani’yi adım adım kuşatmaya başlamıştı. Bu durumdan endişe duyan kent halkının çok önemli bölümü Türkiye’ye sığınmıştı. O günlerde Cumhurbaşkanı Erdoğan, daha sonra kaynak olarak Obama’yı gösterdiği bir konuşmasında, kuşatmayı ima ederek “Kobani düştü düşecek” dedi. Bu, Kürtler tarafından devletin temennisi olarak algılandı. Nitekim akabinde Kürtlerde yoğun bir tepki ve hayal kırıklığı görüldü. HDP ise 7 Ekim 2014’te “Kobani’nin düşmesi halinde çözüm sürecinin biteceğini” duyurdu ve halkı Kobani için sokağa çıkmaya çağırdı. 6-7-8 Ekim 2014’ta muhtelif şehirlerde yaşananlar sonucu 50’nin üzerinde yurttaş yaşamını kaybetti.  Protestoları ancak Öcalan’ın çağrısı durdurabildi. AK Parti hükümetinin verdiği izinle Türkiye üzerinden Kobani’ye giden Barzani Peşmergelerinin de desteği ve YPG’nin direnişiyle, bu ilçe IŞİD’in eline düşmekten kurtuldu. Ama Türkiye’deki Kürt Sorunu’nun çözümünün giderek Ortadoğu’daki gelişmelere, ağırlıkla da Suriye sorununa bağlandığı artık ayan beyan görülüyordu. 

 

Karşılıklı restleşmeler

 

Suriye’de gelişmeler bu yönde seyrederken, 6 Ekim 2014’te İmralı görüşmecileri Öcalan’ın Barış ve Çözüm Süreci’nde adım atılması için hükümete 15 Ekim’e kadar süre tanıdığını açıkladılar. Öcalan, Kobani ile Çözüm Sürecinin ayrılmaz bir bütün olduğunun da altını çiziyordu. Silâhlı PKK’lıların ne kadarının sınır dışına çekildiği yönünde farklı rakamlar ortaya atılmışken, KCK Yürütme Konseyi Eşbaşkanı Cemil Bayık 11 Ekim 2014’te “Suriye tezkeresinin bir savaş ilânı olduğunu ve bu nedenle çektikleri bütün birlikleri Türkiye’ye geri gönderdiklerini” açıklıyordu. Bu çıkış karşısında, süreçten sorumlu Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç,”Çözüm sürecine mecbur ve mahkûm değiliz” diye karşılık verdi. Bu dile ve gerilen ilişkilere rağmen süreç resmen bitirilmiyor, ama pamuk ipliğine bağlıymış gibi isteksizce sürükleniyordu.

 

Hükümet her durumda Türkiye’de silahlı güç bulunmasını istemiyordu.  23 Ocak 2015’te yapılan görüşmede, Öcalan’dan PKK’ya Türkiye’de silahlı mücadeleye son vermesi çağrısı yapmasını istedi. PKK ise genel bir demokratikleşme programının on maddesini hükümete önşart olarak ileri sürdü. Ardından KCK, 15 Şubat 2015’te yaptığı açıklamayla, hükümetin Kobani protestolarının da etkisiyle  hazırladığı ve kamu güvenliğinin sağlanmasını esas alan “İç Güvenlik Paketi” yasa tasarısının kanunlaşması halinde ilişkilere zarar vereceğini ileri sürüp itiraz etti.  Sürdürülen diyalog neticesinde, 28 Şubat 2015’e gelindiğinde Kandil ve Öcalan, on maddelik demokratikleşme adımlarını önşart olarak görmediklerini, ama hükümetin olduğu bir toplantıda okunmasının kendileri için yeterli olacağını ifade ettiler. Aynı gün Dolmabahçe’de yapılan ve hükümet temsilcileri ile İmralı görüşmeleri hayetinin bir arada bulunduğu bir toplantıda, bu maddeler HDP yöneticilerince okundu. Başbakan yardımcısı Yalçın Akdoğan ise ayrıca bir metin okudu.

 

Dolmabahçe Mutabakatı sahipsiz kaldı

 

Bu toplantıya ve okunan metne yönelik ilk değerlendirme, hemen yirmi dakika sonra Demirtaş’tan geldi ve İç Güvenlik Paketi’ne dikkat çekerek, bu da barış getirmez dedi. Aynı gün Murat Karasu da, PKK kongre yapıp silah bırakacak yaklaşımı demagojidir diyerek Dolmabahçe metnine karşı çıktı. KCK eşbaşkanları Bayık ve Hozat ise 11 Mart 2015’te, Öcalan serbest kalmadan PKK’nın silâh bırakma kararı almayacağını belirtti.

 

Milletvekili genel seçimleri de giderek yaklaşıyordu. Bu seçimlere HDP parti olarak katılma kararı verdi, ama bunun AK Parti tarafından beklenmediği ve istenmediği anlamına gelebilecek açıklama ve tavırlar hemen kendini gösterdi. Eskiden olduğu gibi bağımsız adaylarla girilmesinin istendiği anlaşılıyordu. HDP’nin seçim sloğanı Demirtaş tarafından 17 Mart 2014’teki TBMM grup toplantısında”Seni başkan yaptırmayacağız” olarak açıklandı. Başkanlık modelini ve Erdoğan’ın kendisini doğrudan hedef alan bu slogan gerilimi yükseltiyor ve ortamı daha da sertleştiriyordu. Hemen ardından, Barış ve Çözüm Süreci’nin resmi İzleme Komitesi’nde yer alacak isimler 18 Mart’ta medyada yayınlandı ve Erdoğan böyle bir listeyi doğru bulmadığını söyleyerek kesin bir dille itiraz etti. Bu görevin istihbarat örgütleri aracılığıyla yapılabileceğini ifade etti.

 

 21 Mart 2015 Newroz’unda okunan Öcalan’ın mektubunda ise yeni olarak Hakikat ve Yüzleşme Komisyonu kurulması önerisi yer aldı. Ama barış ve çözüm umudunun zayıfladığı, hatta neredeyse çökmekte olduğu hissediliyordu. Hemen ertesi gün, 22 Mart 2015’te Cumhurbaşkanı Erdoğan Ukrayna dönüşü uçakta Dolmabahçe toplantısında verilen görüntüyü ve yapılan açıklamayı olumlu bulmadığını, söz konusu on maddeyi kabul etmediğini, iki ayrı metnin söz konusu olduğunu, sürekli yeni talepler dile getirildiğini söyledi.

 

KCK eş başkanı Hozat:

“HDP böyle çağrı yapamaz!”                                                

 

5 Mayıs 2015’te KCK eşbaşkanı Bese Hozat “Kongre toplamak gündemimizde yok. Kürt Sorunu çözülmeden kongre yapılmaz. Süreç işlemiyor. Adım atılmadı. Bir aydır Öcalan’la görüşülemiyor” dedi. Bu sırada yaşanan seçim çalışmaları ise oldukça sert ve karşılıklı suçlamalarla geçiyordu. HDP yöneticileri, etkinlikleri ve binaları, iktidara yakın olduğu ileri sürelen bazı milliyetçi lumpen kesimlerin saldırılarına uğradı. Diyarbakır’daki mitinginde ise birt bomba patladı ve dört kişinin ölümüne yol açtı.

 

7 Haziran’da yapılan seçimlerde HDP yüzde 13’ün üzerinde oy alıp 80 milletvekili çıkardı. Yüzde 41’de kalan AKP tek başına iktidar olamadı. 12 Haziran’da Demirtaş’ın “Öcalan çağrı yaparsa PKK’nın silah bırakabileceği” yönündeki açıklamasına KCK sert cevap verdi. “HDP PKK’nın yasal partisi değildir. Böyle bir çağrı yapamaz. Mevcut şartlarda Öcalan da yapamaz” dedi. “Bu tavırlar çözümsüzlükte ısrardır. Bunu hareketimizin kabul etmesi mümkün değildir” şeklinde tepki gösterdi, tavır koydu.

 

Barışın öteki yüzü savaş mıdır?

 

Seçim sonrası dönemde dikkatler yeniden Suriye’ye çevrilmişti. 26 Haziran’da Erdoğan “Bedeli ne olursa olsun, Türkiye’nin güneyinde ve Suriye’nin kuzeyinde PYD’nin bir devlet kurmasına asla müsaade etmeyeceğiz” dedi. 29 Haziran’da Karayılan ona “Eğer onlar Rojava’ya müdahale ederlerse biz de onlara müdahale ederiz. Türkiye’nin tümü bir savaş sahasına dönüşür. Türkiye yetkilileri halkımızın 6-8 Ekim’deki kalkışını unutmamalıdır” diye cevap verdi.  Artık taraflara hakim olan dil, barışçı bir müzakerenin muhataplarının dili değil, farklı cephelerde savaşan hasımların dili olmuştu.

 

11 Temmuz 2015’te KCK ateşkesi bitirdiğini açıkladı. 14 Temmuz 2015’te KCK eşbaşkanı Bese Hozat, Özgür Gündem gazetesi’ne “Yeni süreç devrimci halk savaşıdır” diye yazıp serhildan çağrısı yaptı. 20 Temmuz’da Suruç’ta SDGH’li gençler açıklama yaparken IŞİD’li bir canlı bomba kendini patlattı. Çoğu öğrenci 34 genç hayatını kaybetti. Aynı gün diğer KCK eşbaşkanı Cemil Bayık “halkı silahlanmaya, tünel ve siper hazırlamaya” çağırdı. “Köylerde, kentlerde, mahallelerde yeraltı sistemi, tüneller ve mevzi sistemi geliştirilmeli” dedi.  Suruç katliamına karşı bir misilleme algısı yaratacak şekilde, 22 Temmuz’da Urfa Ceylanpınar’da iki polis uykuda infaz edildi. TSK ise 24 Temmuz’da Kuzey Irak’taki PKK hedeflerine hava saldırısı düzenledi. Artık saldırı ve çatışma haberleri ardı ardına geliyordu. 

 

Özyönetimler, hendek savaşları ve yıkım

 

Suriye’de PYD’nin iç savaş şartlarında oluşturduğu kantonlar Türkiye tarafından kendi sınırında bir devletleşmeye gidişin adımları olarak görülüp engellenmek istenirken, Silopi’de yaşanan çatışmaların ardından “Şırnak Halk Meclisi” isimli oluşum 10 Ağustos 2015’te Silopi’de “özyönetim” ilân etti.  KCK ise  12 Ağustos’ta yaptığı açıklama Silopi’nin yanısıra Cizre ve Nusaybin’de de özyönetim kurulduğunu duyurdu. Açıklamada ”Kürdistan halkı için özyönetimden başka seçenek kalmamıştır. Bundan sonra devlet kurumlarını tanımayacağız” dendi.  Birbirine benzeyen açıklamalarda, devleti tanıdıkları ama atanmış yönetim ve yöneticileri kabul etmedikleri ifade ediliyordu. Şırnak, Hakkari, Batman, Yüksekova, Varto, Bulanık, Edremit, İpekyolu, Sur, Silvan, Lice, Doğu Beyazıd, Hizan, Cizre, İstanbul Gülsuyu ve Gazi mahallesi’nde de aynı şekilde özyönetim ilân edildi. Çok yıkıcı ve çatışmalı bir süreç yaşandı.  Halkın yer almadığı çatışmalarda daha çok gençler görüldü. Çok sayıda bölge sakini kurtarabildikleri eşyalarıyla evlerini terketti. Kentler yakıldı, yıkıldı ve harabeye döndü. Binlerce insan yaralandı ve yaşamını kaybetti. O kentlerde hayat dibe vurdu ve ekonomik çöküntü yaşandı. Tarihi ve doğal miras tarumar oldu. Özyönetim ilanları, hendekli, barikatlı günler bitti ama olaylar bitmedi. Devletin kent kır demeden sürdürdüğü operasyonlara karşılık, PKK da bölgede karakol saldırıları düzenleyerek, bombalı tuzaklar kurarak, bombalı araç kullanarak karşı-stratejisini devam ettirdi ve halen de devam ettiriyor. Batı kentlerinde ise aynı stratejilerin şartlara uyarlanmış biçimleri uygulanıyor.

 

Nereden nereye! Bu konuya gelecek yazımda devam edeceğim.

Önceki İçerik15 Temmuz’dan sonraki ilk Cumhuriyet Bayramı kutlaması
Sonraki İçerikCumhuriyetin gözü yaşlı çocukları