Kuvvetler çatışması ve darbe devleti mi? Kuvvetler ayrılığı ve hukuk devleti mi?

Sizi ilgilendirdiğini düşündüğünüz bir tartışmada “taraf” olmak için aklınızı yönlendireceğiniz ilk soru; “yaşanmakta olan gerçeğin ne olduğu” dur. “İdeal olanın ne olduğu” sorusu, bir anlama sorusu değildir.“İdeal” olanın araştırılması ve cevaplanması, bir bakıma “normlar dünyası”yla ilgili kuramsal bir tartışmadır. “Toplumsal hayatımız, şu ilkeler ışığında, şu kurallara göre düzenlenmelidir” diyen tezlerin yarıştığı bir taraf olma halinden bahsediyoruzdur bu tartışmada. Referanslarımız normatiftir.Oysa, “ne olmakta” olduğu sorusu normlar dünyasına ait değildir. İçinde yaşadığımız somut gerçekliğin, bizi kuşatan olguların ne anlama geldiğini bilme isteğini ifade eder. İnsan dediğimiz varlığın, bu adımı atlayarak herhangi bir konuda tutum alabilmesi mümkün değildir. Varoluşa aykırıdır bu.Son tartışmaya bakalım. Çok sert bir ayrışma yaşıyoruz. Biraz dikkatli bir göz, bu tartışmada tarafların farklı düzlemlerden konuştuğunu fark edebilecektir. Arada “soyut doğruları” söyleyen, ortadan konuşanları ihmal edelim. İki taraf var: Hedefi iyice daraltarak bütünüyle Erdoğan’ın eleştirisine odaklananlar hukuk devletinin temel koşulu olan kuvvetler ayrılığının tahrip edildiğini, yargı bağımsızlığının ayaklar altına alındığını söylüyorlar. “İdeal normlara” davet ediyorlar. “Evrensel idealin” sözcülüğüne dayanmanın sağlayacağı moral üstünlüğü yeterince ikna edici buldukları için mi böyle yapıyorlar? Sanmıyorum. İlkeler ve normlar dünyasından, “ne oluyor” sorusunun ilgilendiği “gerçekler dünyasına” inemiyorlar. Bu alana inmeye yeltendiklerinde başa çıkamadıkları bir boşlukla yüzleşmek zorunda kalıyorlar çünkü. “Yargı bağımsızlığı çiğneniyor, olan budur” diye kestirip atmak yetmiyor. Boşluk şurada: “Peki Türkiye, kuvvetler ayrılığı ilkesine dayanan, yargının tarafsız ve hukuk ilkelerine bağlı çalıştığı bir hukuk devleti midir?” sorusuna verebilecekleri inandırıcı bir cevap yok.İki nedenle bu soru geçiştiriliyor; birincisi, soruşturma sürecinin ilgili başsavcılardan bile kaçırılarak büyük bir gizlilikle sürdürülmüş olmasına rağmen güvenilir “gazetecilere” sızdırıldığı ve medya aracılığıyla kamuoyu yaratılmaya soyunulduğu anlaşıldı. Ayrıca, Başbakan’ın oğluna kadar uzanan bir tutuklama iradesinin tek başına bir savcı yardımcısına ait olabileceği ihtimalinin, Türkiye’nin yargı pratiğini tanıyan hiç kimseye inandırıcı gelmeyeceği biliniyor.İkinci neden ise, bu cephenin çoğunlukla, askeri vesayet ile ilgili davalarda yargı mekanizmasının “bağımsız ve tarafsız” davranmadığı düşüncesinin ısrarlı savunucularından oluşması. Şimdi, aynı yargıyı aynı kalemler, nasıl“özgür, hukuka bağlı ve tarafsız” ilan edecekler?Evet, “olan nedir” sorusunda, görünene direnmek çok zor. Yürütme ve yasamadan bağımsız bir yargıyla karşı karşıya olduğumuz bir gerçek. Fakat bunun “mutlak bir bağımsızlık” olduğu çok kuşkulu. 7 Şubat’tan tutun, dershaneler tartışması ve seçimlere bağlı olarak dosyanın el altında bekletildiğine kadar birçok belirgin işaret, yüksek bir “paralel irade ”ye bağlılık görüntüsü veriyor. “Tarafsız ”lığını iddia etmek, inandırıcılık kaybını göze almadıkça mümkün gözükmüyor.Sonuçta Erdoğan karşıtı cephenin bu tartışmada “esas” seslendiği düzlem, “ideal olanın” tanımlanması ve toplumun “ideali” talep etmesi çağrısını aşamıyor. “Türkiye kuvvetler ayrılığına dayanan bir hukuk devleti midir” sorusu boş bırakılıyor.Benim de içinde yer aldığım diğer taraf ise, doğrudan insan aklının yöneldiği ilk soruyla meşgul: “Ne oluyor” sorusuyla… “Normatif ideallerden” elbette haberdarız. Fakat, şu anda ne olmaktadır; “önce onu bir anlayalım” demekteyiz. Bu sorunun cevabını bulacağımız yere; hayatın olgularına bakıyoruz. Gördüğümüz şey özetle; Cemaat’in işgal ettiği devlet organlarının bazı küresel aktörlerle dayanışma içinde, Erdoğan’ı tasfiye ederek hükümeti devirme amacına odaklanan stratejik bir hamle yaptığıdır.“Türkiye kuvvetler ayrılığına dayanan bir hukuk devleti midir” sorusuna ise kendi adıma cevabım tereddütsüz “hayır”dır. Balyoz, Ergenekon, 28 Şubat gibi davaların sağlam omurgalara sahip olması, özlerinde barındırdıkları hakikat ve meşruiyet bu gerçeği değiştirmez.Yargı bağımsız ve tarafsız davranmıyor. Karşı karşıya olduğumuz gerçek, “kuvvetler çatışmasına dayalı darbe devleti”dir.“İdeal olan” da ise tereddüt yok: Kuvvetler ayrılığına dayanan hukuk devleti.Bu ideale ise, derin devleti “yargı bağımsızlığı” kılıfı altında dokunulmazlaştırarak değil, onu tasfiye ederek ulaşabiliriz.Bunun yolu da açık ki, meşruiyetini toplumun iradesine dayandıran ve yargının bağımsız ve tarafsız çalışmasını güvenceye alan mekanizmaların öngörüldüğü, kapsamlı, demokratik bir yargı reformundan geçiyor.İş Meclis’e düşüyor.

Önceki İçerikDemokrasi ve evrensel oy hakkı
Sonraki İçerikAnti-Amerikancılığın ‘error’ verdiği anlar(3)