Demokrasi ve evrensel oy hakkı

Demokrasi üzerine bugüne kadar söylenmiş söz ve yapılmış tanımlar o kadar çok ki hepsini bir köşe yazısına sığdırmak mümkün değil. Bu konuda ayrıca birbiriyle çelişen, hatta özünde demokrasiyle bağdaşmayan sözler de var siyasetçiler ve devlet adamlarınca söylenmiş. Bunlar üzerine inşa edilmiş makale ve yazılar da. Ama genelde ABD’nin hukukçu Başkanı Abraham Lincoln’un demokrasi için yaptığı klasik “halkın, halk tarafından, halk için idaresi” tanımına itibar ediliyor.Bu tanımın geçerliliği her bireyin eşit olarak yönetenleri seçme hakkına sahip olmasına bağlı. “Genel oy” veya “evrensel oy” olarak adlandırılan bu temel hakkın yaş (18 yaş) ve uyrukluk (yabancılar) gibi makul ölçütler dışında kısıtlanmaması gerekir. Oysa demokrasi tarihine göz attığımızda bu noktaya gelinmesi için on yıllar, hatta yüz yılı aşkın bir süre geçtiği görülür. Demokrasi tanımı kabul gören Lincoln’ün Başkan olduğu dönemde ABD’de ancak köleliği kaldırabildiğini (1863) siyahlara ve kadınlara seçme hakkını daha tanınmadan bir suikasta kurban gittiğini unutmamak gerekir. ABD’de siyah erkeklere 1870’de, kadınlara ise ancak 1920’de seçme hakkı tanındığını not edelim.Dünyanın evrensel oy hakkını tanıyan ilk ülkesi Fransa’da (1848) da durum pek farklı değildi. 1793 anayasası bu ilkeyi ilk kez tanımış ama uygulanmamıştı. Egemenliğin millete ait olduğu kabul ediliyor ancak oy hakkı sadece 25 yaşını geçmiş vergi ödeyen erkeklere tanınıyordu. Bu durum genel oy ilkesinin benimsenmesinden sonra da değişmedi ve Fransız kadınları seçme hakkına sahip olabilmek için 1944’e kadar beklemek zorunda kaldı.Genel oy ilkesine yönelik benzeri (okuma, yazma bilmeyenlerin oy kullanmamaları gibi) kısıtlamaların tarihçesini anımsatmamın nedeni, teoride mevcut olsa bile millet egemenliği ilkesinin, dolayısıyla demokrasinin uzun süre dünyada tam anlamıyla uygulanmadığını ortaya koymak. Ama genel oy ilkesinin kabulü, millet egemenliğinin demokrasilerde hiç sınırlamaya tabi tutulamayacağı anlamına gelmiyor.Milli egemenliğin sınırlanması  Kabul etmek gerekir ki milli egemenlik genel oy ilkesi uyarınca seçilen yasama ve çoğunluğa sahip yürütmenin her şeyi yapabileceği bir rejim değil. Seçilenler öncelikle ülkede geçerli olması gereken evrensel demokrasi ilkelerine ve temel hak ve özgürlüklere dayalı bir anayasa çerçevesinde hareket etmek durumunda. Anayasalar da basit çoğunluklarla değiştirilebilen metinler olmadığı için seçilenler öncelikle sayısal olarak getirilmiş olan sınırlar çerçevesinde hareket edebiliyor. Ayrıca demokrasi giderek gelişen bir kavram olduğu için yeterli çoğunluk bulunsa dahi demokratik ilkeleri ve temel hak ve özgürlükleri daha geri götürecek anayasa değişiklikleri yapılmasının da tartışmalı bir durum yaratacağına kuşku yok.Antik Roma’dan Locke ve Montesquieu’nün katkılarıyla günümüze kadar gelişerek gelen “erkler ayrılığı” ilkesinin esas itibariyle demokrasinin ve temel hak ve özgürlüklerin güvence altına alınması ihtiyacından doğduğunu söylemek mümkün. Yasama ve yürütmeden bağımsız yargı erkinin başta anayasa (Anayasa Mahkemesi) olmak üzere yasaların uygulanmasını denetlediği dikkate alınacak olursa böyle bir işlevi olduğu ortada. Ancak tam demokratik olmayan bir anayasaya uygunluğun denetlenmesi, bunun tam tersi bir sonucu da doğurabilir. Örneğin temel bir bireysel hak olan ana dilde eğitim konusunda Türkiye’de yasal bir düzenleme yapılsa, 82 Anayasası’na aykırılığı (42. madde)  gerekçesiyle iptali söz konusu olur. Oysa ana dilde eğitim temel hak ve özgürlükler açısından daha ileri bir düzenlemedir.Bir diğer önemli konu, üçüncü erk olan yargının bağımsız olmasından kaynaklanan milli egemenliğin sınırlanmasıdır. Yargının bağımsızlığı aslında çift yönlü anlaşılması gereken bir durumdur. Yasamanın görülmekte olan bir davanın seyrini değiştirmek için geriye dönük hukuki sonuçları olan yeni bir yasa çıkarması ne kadar sakıncalı ise, bir yargıcın da kendini yasamanın ya da yürütmenin yerine koyarak karar alması da o kadar sakıncalıdır. Böyle bir durumda, milli egemenliğin genelde (ABD, İsviçre ve Japonya dışında) halk tarafından seçilmemiş bir erk tarafından sınırlandığından söz edilebilir. Yargının siyasallaştığı ülkelerde bu sınırlama çok daha ciddi boyutlara ulaşabilir elbette.Yargının siyasallaşması Yargı ve özellikle yüksek yargının siyasallaşması, özellikle kendini bilinçli olarak iktidara karşı çıkma arzusuyla yasama ya da yürütmenin yerine koyması, yukarıda altını çizdiğim gibi milli egemenliği sadece sınırlamak değil ayrıca ortadan kaldırmak için girişimde bulunmak anlamına da geliyor. Osman Can, Türkiye’de yargının 27 Mayıs darbesiyle siyasallaştığına dikkat çekiyor. Gerekçesi de 61 anayasası ile (82 anayasanın 6. maddesinde de görüldüğü gibi) “milletin kayıtsız şartsız egemenliğini” yargının ve diğer anayasal kurumların kontrolü altına alarak sınırlamış olması. Can’a göre, “27 Mayıs düzeninin temeli atanmışların, özellikle de askeri bürokrasi ile yargının, yürütme ve yasama üzerindeki vesayetine dayanmakta (…)  yani seçilmişler, askeri bürokrasi ile yargı tarafından sürekli olarak gözetlenmekte, statükonun dışına çıkılması durumunda doğrudan ya da dolaylı olarak müdahale edilmektedir.”TBB Dergisi 88. sayısında (2010) yayımlanan Cumhuriyet Savcısı Fahri Mutlu Tosun’un “Yargı ve demokratik meşruiyet” başlıklı makalesi (http://tbbdergisi.barobirlik.org.tr/m2010-88-600) Osman Can’ın bu görüşlerini doğruluyor. Yazar makalesinde demokratik meşruiyetin “yönetenlerin seçimler aracılığıyla iş başına gelmesi, yönetenlerin eylem ve işlemlerini demokratik ilkelere uygun ve halkın rızasına göre yerine getirmeleri” olarak tanımlıyor. Ama siyasi iktidarın meşruiyeti ile “kanuniliği” arasında fark gözetiyor ve “kanuni bir iktidar” denildiğinde, mevcut anayasa kurallarına bağlı olarak oluşan bir iktidarın söz konusu olduğunu vurguluyor. Buradan hareketle meşruiyetin iktidarın kaynağıyla (millet) olduğu kadar iktidarın kullanışıyla da ilgili olduğunu ileri sürüyor. Buna dayanarak şu hususun altını çiziyor: “Bütün ülkelerde devlet kurumları meşruluğu ülkenin kuruluş ilkelerinden alırlar, Türkiye Cumhuriyeti, Atatürk ilke ve inkılâplarına bağlı, demokratik, laik, sosyal hukuk devleti olduğundan, devletimizin kurumlarının meşruiyeti açısından bu ilkelere uygunluk olmazsa olmaz şarttır. Bir devlette kuruluş ilkelerine karşı geliniyorsa, artık durum meşruiyet sorunundan ziyade rejim sorununa dönüşür.”Yukarıda dile getirilen yaklaşım aslında bu ülkede demokratik bir anayasa yapmanın ne kadar zor olduğunu ortaya koyuyor. Çünkü anayasa için üçte iki çoğunluk da yeterli değil anlaşılan; ayrıca “devletin kuruluş ilkelerine” uygunluk da gerekiyor. Bu ilkeler ise ne tesadüf ki mevcut anayasanın 2. maddesinde, yani “değiştirilemez, değiştirilmesi dahi teklif edilemez” maddeler arasında yer alıyor. O zaman akla birçok soru geliyor ama herhalde en önemlisi şu: devletin kuruluş ilkelerini darbe yapan generallerin iradesi mi, yoksa millet mi belirler? Birinci şık doğru diyorsanız, o zaman yüzyıllar geçse bile 82 anayasasının değiştirilemez maddeleri hiç dokunulmadan sonsuza değin aynen muhafaza edilecek (!) demektir. Ama bu, en azından “bütün ülkeler” için doğru olmadığına, çünkü bütün ülkelerde anayasaları ve kuruluş ilkelerini darbe yapanlar belirlemediğine göre, ikinci şıkkın doğru olduğunu kabul etmek gerekir.Makalenin içerdiği kanımca demokrasiyle hiç bağdaşmayan ama demokratik olduğu öne sürülen bir görüş var aslında. Mesela şu cümlenin ana fikri pek anlaşılmıyor: “Demokratik yollardan seçilmiş hükümetlerle seçimlerden sonra demokrasinin gereklerine uyan ve hukuk devleti ilkesini gözeten hükümetler birbirinden çok farklıdır.” Çünkü ardından gelen cümle şöyle: “Demokratik devletlerde yürütme ve yasama gücünün hukuk devleti ilkesine ve demokratik toplum gereklerine uygun hareket edip etmediği nihai olarak yargıçlar tarafından denetlenir (…) Yargıcın rolü kişilerin hak ve özgürlüklerinin güvencesi olmak, halka yol gösterici öğretmen olmak, (…) Anayasayı ve demokrasiyi korumaktır.” Dile getirilen bu rejim demokrasiden çok “yargıçlar devletini” (juristocracy/juristocracia) tarif ediyor doğrusu.Siyasete müdahaleYargının diğer erklere üstünlüğüne dayanan, bu nedenle demokratik olmayan bu yaklaşım bitirdiğimiz yıl içinde Brezilya’da da gündemdeydi. Federal Yüksek Mahkeme’nin anayasa ile ilintili olduğu gerekçesiyle yasamanın ele aldığı birçok konuda karar alması ve plebisitle alınan kararları bozması sık, sık eleştiri konusu yapılıyor. Brezilya’nın siyasete müdahale eden bir yüksek yargıya ihtiyacı olmadığının altı çiziliyor.Yüksek yargı uzun süredir Türkiye’de de siyasete müdahale ediyor. Anayasa Mahkemesi’nin 367 kararı, AK Parti hakkında açılan kapatma davası bu müdahalelerin yakın geçmişteki çarpıcı örneklerini oluşturuyor. Bu tür müdahaleler bir yerde millet egemenliğine müdahale anlamı taşıyor. Yeterli çoğunluğu bulunan bir siyasi partiye Cumhurbaşkanı seçtirmemek, salt çoğunluğu olan bir partiyi kapatmaya kalkışmak ve daha az oy alması için siyasi müdahaleler yapmak başka türlü değerlendirilebilir mi?AK Parti çevreleri yargının 17 Aralık “yolsuzluk operasyonu” ile de siyasete müdahale ettiği, hatta resmen “darbe girişiminde” bulunduğunu savunuyor. Ortaya atılan çeşitli iddialarda doğruluk payı bulunup bulunmadığının araştırılması gerekir. Çünkü bugüne kadar televizyon ekranlarından gördüğümüz kadarıyla bu operasyon, yerel seçimlere gidilirken en azından ana muhalefet partisinin lehine bir siyasi müdahale izlenimi yaratıyor.Buna karşılık, seçmende daha önce laikliğe karşı faaliyetlerin odağı ilan edilen AK Parti’ye şimdi de yolsuzluk yaftasının yapıştırılarak haksızlık yapılmakta olduğu görüşü de var. Hem de sadece kendi seçmen tabanında değil gözlemleyebildiğim kadarıyla.Kabul etmek gerekir ki seçmenin belirli nedenlerle yeterli oy vermediği partilere, siyasetlerini değiştirmedikleri, kendilerine çeki düzen vermedikleri halde, sadece rakipleri yıpratılarak oy verdirtmek o kadar kolay değil. Doğru da değil aslında. Siyasi partiler seçmenden oy almak için değişim geçirmek, kendini kamuoyunu dikkate alarak yenilemek durumunda. Seçmene dönüp “bak oy verdiğin partinin durumu ortada, sen geçen sefer hata yapmıştın” diyerek oy istemek milli iradeye bir tür baskı, sonuçta siyasete müdahale anlamı taşıyor çünkü.

Önceki İçerikSanat özgürleştirir mi?
Sonraki İçerikKuvvetler çatışması ve darbe devleti mi? Kuvvetler ayrılığı ve hukuk devleti mi?