Laiklik ve Seküliyerlik neyimiz olur? (II)

Seküliyerlik hem kuramsal olarak hem de uygulamada laiklikle sıklıkla karıştırılır. Oysa ikisi birbirinden farklıdır. Laiklik dünyevileşmenin (seküliyerliğin) özel bir halidir ve Bryan Turner’ın ifadesiyle söyleyecek olursak “seküliyerlik laikliğin hazırlayıcılarındandır.

Geçen yazıda seküliyerlik kavramını ele almaya çalışmıştım. Niye kelimeyi seküler değil de seküliyer olarak yazdığımı da orada açıklamıştım. Bu yazıda da söz verdiğim gibi laiklik kavramını incelemek istiyorum.

Seküliyerlik hem kuramsal olarak hem de uygulamada laiklikle sıklıkla karıştırılır. Oysa ikisi birbirinden farklıdır. Laiklik dünyevileşmenin (seküliyerliğin) özel bir halidir ve Bryan Turner’ın ifadesiyle söyleyecek olursak “seküliyerlik laikliğin hazırlayıcılarındandır.”[1]

Şimdi laiklik kelimesine ve onun türevlerine bakalım. Hatırlayacaksınız geçen yazıda etimolojik kökenine bakmıştık.

Laik kelimesinin ilk kullanımı 13. yy.a tekabül ediyor. Bu kelime, “devlet tarafından dinen eğitilmesi gereken avam” anlamındadır. Bu anlam Ortaçağlar boyunca büyük bir kayma göstermemiştir.[2] Laik kelimesinin türevlerinin istimal edilmesi ise 19. yy.a denk geliyor. Mesela laiklik (laïcité) kelimesi Fransa’da 1870’li yıllarda kullanılmaya başlanır.[3] Larousse’ta yer alış senesi ise 1873’tür. Meşhur Fransız sözlükçü Émile Paul Littré (1801-1881) laiklik kavramını 1877’de “devletin mutlak tarafsızlığı” olarak tarif eder. Le Petit Robert isimli sözlüğe göre de laiklik için “dini cemaat ile dini olmayan cemaatin (la société civile) ayrılması ve devletin hiçbir dini gücü, kilisenin de hiçbir siyasi gücü kullanmaması ilkesidir.” deniyor. Laikçilik (laisizm) sözcüğü ise -siyasi ve düşünsel bir program halinde- laikliğin bir yanlıfikir (ideology) olarak işletilmesi demektir. Laisizmde insan ve toplum hayatında dini inanç ve kurumların herhangi bir biçimde yer almasına militanca karşı çıkılır. Türev kelimeler bildiğim kadarıyla bu kadar.

Laikliğin Tarihsel ve İlahiyat Kökeni

Kavramın tarihsel ve ilahiyat (teolojik) kökenlerine indiğimizdeyse şunları görüyoruz (Dikkat bu kısım sıkıcıdır! Sıkılmak istemeyenler lütfen Üç Farklı Nizam alt başlığından okumaya devam etsinler):

Hristiyanlık tarihinde dünyevi (potestas) ile ruhani (auctoritas) otorite ayrımı Hz. İsa’ya (M.Ö. 7-2-M.S. 30-36) atfedilen “Sezar’ın hakkını Sezar’a, Tanrı’nın hakkını Tanrı’ya verin” (Matta 22:21) sözüyle başlatılır. Aslında İncil’i bu konuda dayanak noktası addetmek çelişkilidir. Zira bir başka ayetinde “Hiç kimse iki efendiye kulluk edemez” denir (Matta 6:24). Nitekim Aziz Pavlus (5-67) her dünyevi otoritenin meşruiyetini Tanrı’dan aldığını ve bu nedenle herkesin ruhani otoriteye tabi olması gerektiğini ileri sürer (Rom. 13:1-2). Ruhani otoritenin imparatorluk tarafından tanınması ise [Doğu] Roma İmparatoru I. Constantinus’un (272-337) 312’te Hristiyanlığın açıktan yaşanmasına izin vermesi ile mümkün olmuştur. (Bu arada Hristiyanlığın resmi din edilmesi bilgisi yanlıştır ve saçmadır). Ancak görüleceği üzere burada üstün konumda olan ruhani otorite değil imparatorluktur. Bu iki otorite yani ruhban sınıfı (sacerdoce) ile imparatorluk arasında o zamandan beri bir mücadele söz konusudur. Nitekim Aziz Augustinus (354-430) Civitas Dei adlı eserinde siyasi yaşamın yani dünya sitesinin (de civitate terrana) dinden yani Tanrı sitesinden (de civitate dei) bağımsız ol(a)mayacağını söyler.[4] Bu yüzden siyasi yaşamın da dini otorite altında olması gerektiğini savlar. 5. yy.da Papa I. Gelasius (?-496) da Doğu Roma İmparatoru I. Anastasius’a (430-518) ruhani otoritenin dünyevi otoriteye üstünlüğünü anlatmak için yazdığı mektupta bütün kurumların meşruiyetinin kiliseden geçtiğini ifade eder.[5] Kilise meşru kılmadıkça hiç bir kurum meşru olamaz. Nitekim 450 yılından başlayarak Doğu Roma imparatorlarının taçlarını patrikler eliyle giydiklerini görüyoruz. Buna karşılık yeni patrikler de ancak imparatorlar tarafından verilen muvafakat ile kilisenin başına geçebiliyorlardı. Aralarında bir denge siyaseti mevzubahisti. Bu sürecin sonunda yani 11. yy.a geldiğimizde ruhani otoritenin kesin üstünlüğünün tesis edilebildiğini görüyoruz. Bu sürece iki kılıç (gladii duo At illi dixerunt Domine ecce gladii duo hic at ille dixit eis satis est) öğretisi denir. Bu öğretiyi Papa Bonifacius (1235-1303) Fransa Kralı Yakışıklı Phillipe (1268-1314) ile arasında anlaşmazlık çıkması üzerine yayımladığı 18 Kasım 1302 tarih ve Unam Sanctam isimli fermanında (bulla apostolica) va’zetmiştir. Bu ferman göre ‘Devlet insanların bedenlerine, kilise ise ruhlarına hükmeder. Ruhların bedenlere üstün olması gibi kilise de devlete faiktir. Öyleyse devlet dine tabi olmak zorundadır.’ Ayrıca İncil öğretisine göre kilise, Mesih İsa’nın bedenidir (Koloselilere 1:18, 24). Bu tarihten itibaren ruhani otorite Avrupa’da neredeyse her yerde eğitimi, hukuku, toplumu ve ideolojileri belirler hale gelmiştir. Ruhani otoritenin siyasi otorite üzerinde Ortaçağlar boyunca devam eden egemenliği karşısındaki en büyük tehdit 15. yy. Romanistleri (Avrupalı Roma hukukçuları) ve 16. yy.daki Protestan reform hareketi ile meydana çıkar. Martin Luther (1483-1546) 1520’de Zwei-Reihe-Lehre’de aynı kaynaktan (yani Tanrı’dan) da olsa biri manevi diğeri dünyevi birbirinden bağımsız ve her biri bizatihi kutsal olan iki krallığın meşru şekilde yan yana bulunabileceğini söyler. Bu kilisenin otoritesine başlı başına bir meydan okumadır. Ayrıca Luther kurtuluşa ermenin kilise hukukuyla değil İncil’le olacağını, ruhban ve avam ayrımının yanlışlığını, herkesin kutsal kitabı yorumlama yetkisinin bulunduğunu ve bir Hristiyan’ın toplum içindeki konumunun, diğer insanlara karşı tutumunun, kısaca dünya hayatının dünya krallığı içinde yer aldığını belirterek ruhani otoritenin gücüne önceki dönemlere göre kuramsal olarak şiddetle hücum eder.[6] Bunun sonucunda Protestan kilisesinin yerleşik olduğu topraklarda iki otoritenin birbirlerine karşı vaziyet alışları, çeşitli sapmalar olsa da büyük oranda Martin Luther öğretisine göre şekillenir.

Üç Farklı Nizam

Kısaca, laikliğin temeli olan ruhani ve dünyevi (siyasi) otoritelerin kuramsal olarak tarihsel süreç içinde birbirlerine nazaran yer alışları, ayrılışları ve etkileşime girmelerinden üç farklı nizam doğar (diğer kombinasyonları ele almayacağım, yoksa cetvel uzayacak):

1) Siyasi otorite, dini otoritenin altında ve ona bağlı olduğunda, devlet belli bir din veya mezhebin esaslarına göre yöneltildiğinde bu uygulamanın adı mesela Vatikan’daki gibi teokrasi (din devleti) olur.

2) Dini otorite, siyasi otoritenin altında ve ona bağlı olduğunda bu uygulamanın adı geçmişte [Doğu] Roma İmparatorluğu’nda ve bugün Birleşik Krallık’daki gibi secularism/confessional state olur. Biliyoruz ki [Doğu] Roma’da Hristiyanlığı benimseyen imparatorlar pontifex maximus (emirü’l-müminin) sıfatını ve Skia tu Teou/Umbra Dei (yani Zillullah-ı fi’l-arz=Tanrı’nın yeryüzündeki gölgesi) unvanını kullanarak en yüksek dini önder olduklarını iddia etmişlerdir. Osmanlı’daki durumu ayrı yazıda incelemek gerekir. Birleşik Krallık’ta VIII. Henry’den (1491-1547) itibaren hükümdar aynı zamanda Anglikan Kilisesi’nin reisidir ve kilise ona bağlıdır. Kral dini istediği gibi denetleme yetkisine maliktir.

3) Son nizam türü laikliktir.

Tanımını hem yukarıda hem de önceki yazıda verdik. Peki’ tarifi nasıl yapılır? Laiklik,

-hukukun kaynakları arasında din öğretilerinin yer almaması,

-ahlakın ve eğitimin dinin nüfuzundan ve müdahalesinden azade kılınması,

-siyasi otoritenin tüm dinlere eşit mesafede ve olabildiğince uzak durması, herhangi birine ayrıcalık, imtiyaz tanımaması, din alanına müdahale etmemesi,

-siyasi otoritenin kamusal alanların tümünde dinden uzak (tarafsız=nötr) olması (bunu gelecek yazıda -kamusal alanın da ne olduğunu anlatmay çalışarak- Diyanet İşleri Başkanlığı, belediye hizmetleri ve heykeller üzerinden örneklendireceğim! Laiklik tam uygulansa bu madde çok ilgi çekici hadiselere yol açar.)

-herkesin aynı yasalara tabi olarak yönetilmesi, hukuk önünde eşit muameleye tabi tutulması (Bu çok önemlidir ve çoğu kimse bunun laiklikle ilgili olduğunu düşünmez ve bilmez!),

-son olarak hiçbir makamın siyasette, dinde ya da düşünceyle ilgili herhangi bir alanda tek doğrunun ne olduğunu buyurma yetkisine sahip olmaması anlamına gelir (bu sonuncu maddeyi sadece Allah’ın emriyle hareket eden Müslümanların ne kadar kabul edeceklerini ayrıca düşünmek icap eder).

Değişik ülkelerde yumuşaktan serte farklı laiklik uygulamalarının bulunduğunu gözlemliyoruz. Ama kuramsal olarak laiklik nedir dendiğinde bunda fazla ihtilaf olmadığını okuyoruz. Her zamanki gibi kuram farklı, uygulama farklı; makas açık.[7]

Gelecek yazıda Türkiye’deki laikliğin ve uygulamalarının geçmişten günümüze serencamını ayrıntılı kaleme alma sözü vererek yazıyı burada bitiriyorum.


[1] B.S. Turner, Max Weber ve İslam, çev. Y. Aktay, Ankara 1991: 206-222.

[2] P. Segur, “Aux sources de la conception occidentale de la laïcité”, Champs Libres, études interdisciplinaires: Justice et religion, 2000: 31 vd.

[3] Fransa’da laikliğin teminatı olan meşhur “Devlet ile Kiliselerin Ayrılması” kanunu 9 Aralık 1905 tarihlidir.

[4] J. Bowle, Western political thought, 1961: I, 132.

[5] Walter Ullmann, A History of Political Thought: The Middle Ages, 1965: 40.

[6] J. R. Stephanson “The two governments and the two kingdoms in Luther’s thought” Journal of Lutheran Ethics, 19/2, 2002: 326; W. Beach, Christian ethics in the protestant tradition, Georgia 1988: 14.

[7] Taha Parla & Andrew Davison “Türkiye’de sekülerlik ve laiklik” çev. B. Bilgen & B. Şen, Prof. Dr. Bülent Tanör Armağanı, haz. M. Ö. Alkan, İstanbul 2006: 227.

Önceki İçerikBelki de sadece açıp sözlüğe bakmışlardır…
Sonraki İçerikPijamalı Mülteciler