Mağaraya dönüşün konformizmi

Kendi mağarama çekiliyorum ve başımı nereye çevirsem kurtarıcının yüzüyle karşılaşıyorum. Kimi kutsalını tarihten devşiriyor, kimi mevcut liderinde bedenleştiriyor. Kurucusu, lideri, önderi… her biri Mesih’in binbir görüntüsü. Daima kurtarma yahut kurtarılma özlemi. Belki ideolojisiz ve daha çok pragmatik, fakat bu nedenle daha ürkütücü… fikirsiz ve programsız olduğundan anlaşılması zor, pragmatizmi süreçlere göre değişebileceğinden öngörülemez.

Ah Platon’un o mesihî tutkusu!

Aydınlığın gözlerini kamaştırdığı filozofa yeniden mağaraya dönme sorumluluğunu yükledi. 

Zihinleri prangaya vurulmuş, hatta esaretten haberdar dahi olmayan yığınları başka kim kurtarabilecekti.

Bırakın zincirlerini kırmayı; duvarın arkasına yüzlerini dönmeleri dahi mümkün değildir.

Hayır, aydınlanmak bireysel bir tecrübe olarak kalamazdı; yoksa Sokrates’i bir at sineğine dönüştüren gaye neydi?

Bu, Atinalıların tüm o aşağılayıcı tavırlarına rağmen Yunanın en bilgesini gençlerin peşinde koşturan tutkuydu.

Gerçekleşmeyeceğini bile bile ideal şehir uğruna Sicilya’ya gidip gelmenin ardındaki heyecan da bu olmalıydı: Mağaradakileri kurtarmak!  

Eğer tüm Atinalılar yüz çevirse, ölüme ramak kala yanında ağlaşanlar olmasa, mağaraya dönmenin bir değeri olur muydu?

Filozof iki şeyi fark etmiş olmalı. Kendindeki kurtarıcı misyonunu ve muhataplarındaki kurtarılma ihtiyacını. İlki her birimizin küçüklüğünden beri içinde (gizlice) yeşerttiği “beklenen” olma hayalidir; ikincisiyse, yine gerçekleşmeyen hayallerin bizleri sürüklediği bir kurtarıcının peşinden gitmenin huzuru.

Bu nedenle kurtarıcı hiçbir zaman yalnız kalmaz. Onunla takipçileri arasında manevi bir bağ gelişir, adeta yekpare bir ruh oluşur. Her ne kadar Platon onu aşkın neticesi görse de, bu karşılıklı bağlanmada bir başka şey daha ortaya çıkar: huzur.

Bir fikre aidiyetin, bir insana gönül vermenin sağladığı rahatlığı belki de başka hiçbir şey temin edemez.

Kurtuluşun yegâne kaynağıyla, hakikatle özdeşleşmenin getirdiği bu huzur, kendinde olmayan her şeyi de bir tür rahatsızlık kaynağı olarak görür. Platon’un pek hazzetmediği Homer söylenceleri ve Atina tiyatrosu gibi.

Tam bu bağlamda Bertolucci’nin il conformista’sı hatırıma geliyor. Faşizmin sağladığı imkânların terk edilemeyişine ve (bu nedenle) bireysel arzuların sınırlanmasına mağara metaforuyla dikkat çekmişti.

Sistem(l)e aidiyet kuramasa da mensup olmak durumunda kalan adam, adeta mağarada zincirlenmiş birey gibidir. Hâlbuki hocası, onu içerisinde bulunduğu karanlıktan çıkarmak için uğraşmıştı. Kendi konforunu koruma ihtiyacı için, kendinden taviz vermek ve sisteme boyun eğmek zorunda kaldı.

Peki ya bu adam mağaradan çıksaydı ne olacaktı?

Ya içteki o karanlık bir başka devasa bilinmezliğe açılıyorsa… Belki de Platon’un görmek istemediği buydu; mağaradan kaçışın imkânsızlığı.

Ha dışta çıplak güneşin ışığı, ha içte hafif yansıması, nihayetinde ışık sayesinde bir şeyleri görebileceksek, onun sağladığı rahatlığa muhtacız demektir.

Mağaranın içindeki huzur, belirli ilişkilerle temin ediliyor da, dışında yeni bağıntılara ihtiyaç duyulmuyor mu?

Mussolini’den kaçarken Stalin’e tutulmamak mümkün mü? Platon bir aydınlar diktatoryasını arzulamıyor muydu?  

Mevcut sistemin neden olduğu karanlığı, bir başka kurtuluş ideolojisi mi ortadan kaldıracak?

Bir başka düzen kurulduğunda, kendini ona ait hissetmeyenleri de kendi özlerine yabancılaştırmayacak mı? 

Her neyi vadediyorsa, yeni fikir de bir tür konformizm sunmak zorunda. Yine gerçek kimlikler bastırılarak bir tür takiyye üzerinden aidiyetler kurulmak durumunda.

O karanlık odada Profesörün kendinden son derece emin bir kurtarıcı edasıyla konuştuğu sahneyi hatırlayalım. Ona inanmak, onun peşinde bir devrim coşkusuyla koşmak da bir tür mutmainlik haline işaret ediyor.

İdeolojilerin gelecek tasavvurları da belirli bir kurtuluş gayesinden neşet ediyor; realiteden aşkınlaştırılmamış bir program elbette, uhrevi ideali bu dünyanın gerçekliğine taşıyan. Ama neticede tek kurtarıcı olduğundan, peşinden gidilmesi ve ona göre hizaya girilmesi gereken bir yol.

İşte bu nedenle mağaranın dışı da bir o kadar mağaraya dönüştürülebilir.

Çıkış yolunu vaat edenler bizi bir başka mağaraya taşıyor olabilir.

Kendi mağarama çekiliyorum ve başımı nereye çevirsem kurtarıcının yüzüyle karşılaşıyorum.

Kimi kutsalını tarihten devşiriyor, kimi mevcut liderinde bedenleştiriyor. Kurucusu, lideri, önderi… her biri Mesih’in binbir görüntüsü. Daima kurtarma yahut kurtarılma özlemi.

Belki ideolojisiz ve daha çok pragmatik, fakat bu nedenle daha ürkütücü… fikirsiz ve programsız olduğundan anlaşılması zor, pragmatizmi süreçlere göre değişebileceğinden öngörülemez.

Mağaradan çıkış vaadinde sahici, bir başka mağaraya taşıyacağında sahte. Filozof karşısında sofistleri andırıyorlar.

Gerçi Platon da yeniden mağaranın yolunu göstermemiş miydi? Belki de yakıcı güneşin altında yaşamı o da kabullenememiştir, belki de huzuru mağaradaki o ürkek ışığın altında aramak gerekiyor.