Memleket (3)

Gülen grubu ve PKK arasındaki yakınlaşmanın 17-25 Aralık darbe girişiminin hemen sonrasında başlaması tesadüf değil; bu yakınlaşma, darbenin atlı değiştirmesine benziyor. Karşıt uçlarda konumlanıyor olmalarına rağmen PKK ve Paralel yapı arasındaki ‘uçurum’ bir günde ortadan kalktı.

Memleketin hızına yetişilmiyor, baktım böyle olmayacak kendimi ‘rahvan’a aldım. Memleket hızla bir yerlere koşarken, ben arkadan rahvan rahvan geliyorum; günlükleri tuta tuta…

 

Yazacak o kadar çok şey var ki hangisine değinsem bilemedim. Mesela; dünyada tek ceketi olan hoca efendisi üşümesin diye aldığı kaşmir paltoyla Brüksel üzerinden ABD’ye uçan Emre Uslu, Washington’da düzenlenen Can Dündar ve Erdem Gül’e destek mitingine katılmış… Uslu, burada kendisine ‘pis, pis’ bakılmasına hayli içerlemiş. ‘Tövbe bi daha da gitmem böyle yerlere’ kıvamında yazı yazan Uslu, oy verdiği CHP’nin neden yüzde 25’in üzerine çıkamayacağını da çözmüş anında. “Ne yani geçmişte biz de gazetecileri içeri attırdıysak. Hatalıysak aramızda kalsın. Aynı düşmana karşı Voltran’ı oluşturmuşuz. Tövbe edip döndüysek suç mu?” kıvamında yazdığı yazıyı CHP’lilere havale edip Emre Uslu’yu hocasıyla baş başa okyanus ötesine bırakarak memlekete dönelim…

 

Memleketin Güneydoğusunda işler hiç de iyi gitmiyor maalesef. Gerçeğin, masumiyetin kaybolduğu, yoksulların öldüğü, zenginlerin duruma göre sırt sıvazladığı bir savaş yaşıyoruz. PKK’nın Suriye ve Irak’ta yaşananlardan kendine pay çıkartıp ‘Öz yönetim’ adı altında başlattığı ‘Hendek savaşında’ mağdur olan çoğunlukla yoksul Kürtler… 15-16 yaşındaki Kürt çocuklarının eline silah verilip ‘hendeklere’ sürüldüğü savaşta, yoksul mahallelerde yaşayanlar, evlerini barklarını terk edip yollara düşüyorlar karda kışta. Devletin 90’lı yıllarda Kürt halkına yaptığı zulmü, şimdi PKK yapıyor, ‘o halk için savaştığını’ söyleyerek…

 

PKK, yaptığı terör eylemleriyle bu ülkede yaşayan halklara çok büyük kötülükler yaptı. Ama hiçbir zaman Kürtlere bu kadar kötü olmamıştı. Son tahlilde Kürt halkının, PKK’nın çok da umurunda olmadığını gördük; silahlı çocuk militan devşirmenin dışında. Varsa yoksa kendine kuracağı ‘Kemalist’ bir egemenlik alanı… Ne de olsa bu kanlı oyunu her koşulda destekleyen, sırtlarını sıvazlayan ve “Yürü be koçum, biz arkandayız” diyen ama asla bedel ödemeyen bir elitist ittihatçı kitlesi var arkasında.

 

Geçen haftalarda o ittihatçıların önemli sözcüsü Cemal Paşa’nın torunu Hasan Cemal, ‘gazeteci’ kimliğiyle o ‘savaşan’ hendekleri dolaştı. Yerinde incelemeler yapıp araya yağmurlu hüzünlü cümleler serpiştirdiği yazılar yazdı. Paşa dedesinin izinden giden Cemal, ‘Hendek Paşa’ sıfatıyla denetlediği hendekleri pek beğenmiş olacak ki anlata anlata bitiremedi. Hakkını yemeyelim, nerede bir olay varsa, üşenmiyor koşturuyor. Paris saldırılarından sonra gittiği Paris’te Ernest Hemingway’ın oturduğu kafede kahve içip hüzünlenmişti. Nedense o hüzünlü yazılarda Fransız Hükümetinin üç aylık olağanüstü hal kararı alarak ‘özgürlükleri’ askıya almasını, polisin mahkeme kararı olmadan evlere baskın yapmasını eleştiren bir yazısını görmedik. Alınan karar ‘özgür düşünen Fransızların yaşam anlayışına’ terör nedeniyle dur demek isteyenlereydi ne de olsa…

 

Burada bir parantez açıp (Gürbüz Özaltınlı’nın dün Serbestiyet’te yazdığı ‘Aydınlarımız, ah aydınlarımız’ yazısına itirazımızı yazayım. Gürbüz, Ahmet Altan özelinde bazı aydınların fikir üretemediğini ve ‘Diktatör Erdoğan’ temelli kötücüllük yaydığını yazdı. Ben bunun safiyane bir kötücüllük olduğunu ve Erdoğan’a besledikleri kinin yansıması olduğunu düşünmüyorum. Bu yazılar, son derece akıllı ve kendi sınıflarının her daim iktidarda olması için yazanların yazıları. Bu aslında bir sınıf mücadelesi ve kavgası; siyasi iktidar kim olursa olsun, ‘Memleketin asıl sahibi biziz, bize sorulmadan bir şey olmaz’ kavgası. Bu uğurda Cemaatin yaptığı 17-25 Arlık darbesi asla görülmez. Görülmez çünkü; o darbede kendilerine de yer var. Süslü ve parlak cümlelerle Kürtlerin yanında olmalarının, sırtlarını sıvazlamalarının nedeni,yerle yeksan olan iktidarlarının sürmesi için Kürtleri koçbaşı olarak kullanmaya duydukları ihtiyaçtır. Ha, olur başarıya ulaşırlarsa o vakit Kürtlerin icabına bakarlar. Hiçbir zaman, bu ülkenin aydını olmadıkları gibi, Kürtlerin de yanında olmadılar. PKK’nın başlattığı ve sürdürdüğü bu kirli savaşın tam destekçisi olmalarının arkasında bu yatıyor. Asla halkların eşitliğine inanmayan bir aydın sınıfıyla karşı karşıyayız. Şövalye tavırlarının nedeni bu üsten bakmadır…) diyerek parantezi kapatıp mevzuya döneyim…     

   

İşte bu Hendekçi Paşa, olay mahallinde yaptığı incelemeden pek bir memnun kalmış. Çözüm Süreci başladığında “Apo, demokrasiyi de Türkleri de sattı” yazısı yazıp ‘aman savaştan vazgeçmeyin’ diye Kandil’e koşan Cemal, amaç hâsıl olunca bir koşu olay yerine gidip satır aralarında ‘Çözüm Süreci’, ‘yeniden barışın sağlanması’ demeye başladı. Memleketin her daim efendileri ya, büyük abiler olarak olaya el koyup kendi iktidarlarını sürdürecekler.

 

Şunu iyice anladım Hasan Cemalgiller için -ki bayağı çoklar- barışan Kürtlerin hiçbir kıymetiharbiyesi yok. Onlar ölen ve öldüren Kürtler istiyorlar… İstiyorlar ki epey zamandır ellerinin altından kayıp giden iktidarları yeniden geri gelsin.