Ne kültü benzersiz, ne heykelleri (ve ne de kendisi)

Bu Kongre partiyi bir arada tutma, yönetim kademelerinde paylaşım ve eklemlenme yaratma açısından bir eşiğin geçilmesini sağladı.

[19 Eylül 2015] Yukarıda üç heykel görüyorsunuz. Hepsi at sırtında. Hepsi aynı akademik 20. yüzyıl heykeltraşının elinden çıkma: Pietro Canonica (1869-1959). Sol başta (1) Ankara’da, Etnoğrafya Müzesi’nin önündeki Atatürk heykeli (1927). Ortada (2) Irak Kralı I. Faysal’ın Bağdat’taki heykeli (1933). En sağda (3) Kolombiya’nın başkenti Bogota’daki Simon Bolivar heykeli.

 

Geçenlerde çocukluğuma ve büyük bir pogrom gecesinden aklımda kalanlara değinmiştim (İzmir’de bir ev, bir aile ve 6 Eylül 1955). O yıllarda oturduğumuz yeri tarif ederken, Cumhuriyet Meydanı’ndaki Atatürk heykelinden de biraz etraflıca söz etmiştim. Modern çağlarda ünlü komutan, general veya hükümdarların at sırtındaki üç boyutlu gösterimleri, Donatello’nun 1453 tarihli Gattamelata’sıyla başlar. “Sağ elinde uzun komutanlık âsâsı, solunda kemerinden sarkan keza uzun kılıcı, kudretli savaş atının sırtında aynı kudret ve kararlılıkla oturuşu, uzaklara bakan yüzündeki sâkin kararlılık ve özgüven ifadesiyle,” (Gattamelata lâkabıyla maruf) Erasmo da Narni, hayvanına hükmettiği gibi insanlara da hükmettiğine inanmamız istenen bir iktidarın ilk imgesini sunar. Başlı başına bir kanon oluşturur, bütün bir janrı başlatır. Onu nice kral, çar, imparator ve başka egemenler izler, Atatürk dahil.

 

Bu kadarını, Padova’da üç gün’de yazmıştım (13 Mart 2015) — çünkü Gattamelata, neredeyse 570 yıldır Padova’nın Piazza del Santo’sunu bekliyor. İzmir’de bir ev’de ise, fotoğraflardan görebildiğim kadarıyla özel olarak Canonica’nın heykellerinin birbirine benzerliğinden şüphelenmiş; “Etnoğrafya, İzmir ve Bağdat heykellerini yanyana koysanız birbiriyle örtüşür; üç ayrı kişi yapmış olsa plagiarism, intihal sayılır” demiştim. Aklıma da gelmişti o anda; “acaba bunu Faik Gür’e bir sorsam mı” diye düşünmüş; hattâ bu başarılı ve coşkulu genç kuşak tarihçimizin Sculpting Turkish Nationalism: Atatürk Monuments in Early Republican Turkey [Türk Milliyetçiliğini Heykele Dökmek: Erken Cumhuriyet Türkiyesi’nde Atatürk Anıtları] (The University of Texas at Austin, Aralık 2006) başlıklı doktora tezinin bir kopyası bilgisayarımın bir köşesinde veya usb’lerimin birinde saklanıyor olabilir mi diye aramaya kalkmış; fakat sonra, bir an evvel bitirip yollama telâşı içinde vazgeçmiştim.   

Biraz sabretsem ve daha fazla iz sürsem iyi olabilirmiş gerçekten, çünkü benim aşırı benzerlik diye gördüğüm, benzerliğin de ötesinde bir şeymiş; meğer tıpatıp aynılarmış, zira Canonica, başlık resmi olarak koyduğum 1927 – 1933 – 1954 tarihli üç heykeli, sadece insan figürlerinde (Atatürk, Faysal, Bolivar) giysileri itibariyle bazı küçük değişiklikler yaparak hep aynı kalıptan dökmüş. Bunu da gene, İzmir’de bir ev’in hemen ertesi gün bana yazan Faik Gür’den öğreniyorum. Hem doktora tezinin Monuments of the Republic in Anatolian Cities [Anadolu Kentlerindeki Cumhuriyet Anıtları] başlıklı beşinci bölümünün “9 Eylül 1922, İzmir’in Kurtuluş Günü”ne hasredilmiş alt-bölümünde belirtmiş, hem de daha sonra yazdığı hayli uzun bir makalede özellikle altını çizmiş: “Sculpting the nation in early republican Turkey” [Erken Cumhuriyet Türkiyesi’nde milleti heykele dökmek], Historical Research, cilt 86,  sayı 232 (Mayıs 2013), ss 242-372. Benim kendi üşengeçliğimi aşıp bir bilgi boşluğumu giderdiği için teşekkür borçluyum.

 

Fakat bunun da ötesinde bir sorun var ki, zaten Faik de eminim, biliyorum, son derece farkındadır bunun. Milliyetçi tarihçiliğimizin biz bize benzerizciliği, çok uzun süre, gerek Osmanlı toplum yapısını, gerek Türk milliyetçiliğini, gerek Kemalist Devrimi, gerekse bizzat Atatürk’ü yüzde yüz karşılaştırılamazlık efsaneleriyle çevreledi. Şüphesiz bütün tarihsel olay ve süreçlerin hem bir genelliği, bir “cins”e (genus) aidiyeti, hem de bir özgüllük ve tikelliği, bir “tür” (species) oluşturması söz konusudur. Ciddi ve titiz bir komparatif tarihçilik, işin her iki yanının da hakkını verir; ne her şeyi tamamen aynılığa indirger, ne de tümüyle farklı kılar. Geçtim, Osmanlı timar sisteminin (“feodal değildir” diye kestirip atılmak yerine) yeryüzündeki bütün diğer fiyef dağıtımları ve fiyef dağıtımına dayalı devletler ile daha dikkatli bir mukayese içinde ele alınmasını. Sırf şu İmparatorluktan Cumhuriyete geçiş süreçlerine bakalım. Tanzimat modernleşmesinin diğer “yukarıdan aşağı yarı-sömürge modernizasyonları” içindeki yeri nedir? Türkçülüğün diğer “gecikmiş yarı-sömürge milliyetçilikleri” içindeki yeri nedir? Türk modernist milliyetçiliğinin “geç kalmışlık kompleksi” ve “yetişmecilik gündemi” başka hangi tarihsel örnek ve emsalleri andırır, ya da onlara öykünür? Keza “güçlü devlet ve merkezî otorite fetişizmi” hangi akrabalık ve örtüşmelere işaret eder?  Türk milliyetçiliğinin anti-emperyalist yanının Marksizmle ilişkisi nedir? Faşizan yanının Avrupa aşırı sağı ve proto-faşizmiyle ilişkisi nedir? O dönemde başka kimler millet ve milliyetçiliklerin mücadelesine Sosyal Darwinistçe yaklaşıyor; “hak, kuvvettir” diyor; “öteki”lerine terör, katliam, soykırım uyguluyor; etnik temizlik yapıyor; yer isimlerini değiştiriyor; millî dilini “yabancı unsurlardan arıtma” peşinde koşuyordu? 1918’den sonraki beş yıl içinde, kimler cumhuriyet kurdu? Kimler anayasa ve diğer yasalarını hızla başkalarından ödünç aldı? Liberal demokrasinin ve hukuk devletinin karşısına dikilen Führerprinzip, “kudretli lider ve tek adam ilkesi” (Hitler’den de önce) nasıl ve nerede doğdu? Sağda ve solda hangi ihtilâlci atılımlar, düşman kardeş tipi, birbirlerine hem çok zıt hem çok benzeyen “lider kültleri” yarattı? Atatürk-İnönü ilişkisi, Lenin-Stalin, Mao-Çu [Enlay], Enver Hoca-Mehmet Şeyhu ilişkileriyle nasıl, nereye kadar, ne ölçüde karşılaştırılabilir?Hitler ve Stalin, birbirlerine karşı ne gibi gizli hayranlık duyguları besliyordu?Tek Parti’ye neden bir “dönem” deriz de bir türlü adını koyamaz, diktatörlük diyemeyiz?1918-1939 iki savaş arasının diğer birçok rejimiyle yanyana koysak, sonuç ne olur?          

 

Sorular, sorular… En azından şu üç atlı heykelin aynı kalıptan dökülmüşlüğü, bütün bu “ülkesinin ve milletinin babası” kültlerinin ve ardındaki maddi, ideolojik, politik, nihayet kişisel realitelerin hiç de o kadar eşsiz ve emsalsiz olmadığına ışık tutuyor.