Neo-İttihatçılık dirildi

Darbeciliğin ve “İttihatçı geleneğin” sorunu; “halkın desteğini sağlayamamanın yarattığı travma” olarak tanımlanabilir. Seçmene inanmayan, güvenmeyen kesimlerin; başları, demokrasiyle hiçbir zaman hoş olmadı.30 Mart seçimleri yaklaştığında da “bu kesimler”de, pek bir “heyecan” yoktu. Ancak beklemedikleri bir şey oldu: “Paralel yapı” devreye girdi.İttihatçılar umutlandılar. Geçmişten çok alışık oldukları ancak bir süredir unutmaya başladıkları “klasik darbe ortamı”nın kokusunu aldıklarını gördük.Detaylı bir şekilde planlandığı anlaşılan hamleler, “İttihatçı muhalefet”i umutlandırmanın ötesinde; onlara sürpriz bir (konuk) “oyuncu” kazandırdı. “Cemaat”, AK Parti karşıtı cephenin, aktif ve etkili bir parçası, “yıldız”ı olarak benimsendi.Erdoğan, “17 Aralık vuruşu”na karşı meydanlara indi ve bir “karşı kampanya” başlattı. İlk başlarda “aleyhine döner gibi olan” havayı, adım adım dağıttı. Yaralar alsa, darbelense, “ideolojik temel” açısından çok ciddi “sorgulanma”lar yaşasa da tereddüt içindeki partisini topyekûn mücadele hattına sokmayı başardı.Anketlerde AK Parti’nin, “birinci parti”n “eski ruhları”nı diriltti.‘Kazansa da gitsin’“İttihatçı koalisyon” içinde, şu fikir giderek öne çıkıyor: “Tayyip Erdoğan, kazansa da gitmelidir, gitmezse her yol meşru hale gelir. Anti-demokratik mücadele biçimleri de buna dahildir.”Demokrasi, halkın asıl hakem olduğu, son kararı verdiği bir yönetim biçimi. Bu noktada bir mutabakat sağladıktan sonra, tartışmayı sürdürmek anlamlı olur. Demokrasinin derinlik kazanması; elbetteki sadece seçimle sınırlı değildir. Farklı olanın, ötekinin, azınlıkta kalanın hakkının, hukukunun sağlanması konusunda yasal zeminin hazırlanması ve genişletilmesi de belirleyicidir.Demokrasimizin temel sorunu ya da acil sorunu; “seçimle gelenin seçimle gitmesinin” içselleştirilememiş olması. “Neo İttihatçı gelenek”; yeniden başkaldırıp, seçimlerden birinci parti olarak çıksa da ‘hükümetin gitmesi gerektiği’ noktasındaki ısrarcı ve tehditkâr psikolojiyi sürdürüyor.Irkçılık tezgâhıBunun da ötesinde, “toplumdaki farklılıkları kışkırtan” vuruşlar dikkat çekiyor. Örneğin, “PKK-AKP işbirliği” ambalajıyla servis edilen ses kayıtları, “İttihatçı psikoloji”ye, “benzin” sağlıyor: Son ve etkili vuruş olarak, ırkçılık tezgâhı açılmış durumda.Kürtler, bütün çabalara rağmen, “operasyon cephesi”ne katılmadılar. Araya “eski dostlar” girdi. Nasihat heyetleri, çabalar sarf etti, “tehditlere” başvuruldu. Kürtler, (Öcalan’ın deyimiyle) “ateşe benzin dökmedi”.Bundan sonrası17 Aralık’tan bu yana, “demokratikleşme yolculuğu”muzun, ağır bir yara aldığı açık. Çıkarılan yasalardan uluslararası ilişkilerin zedelenmesine, “otoriterleşme”ye kadar bir dizi gelişme, insanı ciddi bir mutsuzluğa sevk edecek kadar can sıkıcı.Öteki taraftan baktığımızda, şunlar söylenebilir: Halkın iradesini ezmeyi amaçlayan bir “dizayn projesi” püskürtüldü. Halka başvurarak ve seçim yaparak, “normalleşme” imkânları korundu. Demokrasi, “düşe-kalka” öğreniliyor. Tüm sıkıntıların ve anormalliklerin içinden, yavaş yavaş da olsa; yeni “koridorlar” açılabilir, yani bir “olgunlaşma” başlayabilir.Bu “olgunlaşma”, “seçim” kavramından bağımsız düşünülemez. Seçimler sonrasında, kimsenin “Ben her istediğimi yapabilirim” duygusuna kapılmaması da büyük önem taşıyor. Başbakan, yaşadığı ağır siyasi travmayı aşmanın yolunun; “daha gelişmiş bir demokrasi, düşünce ve örgütlenme özgürlüğünün yaygınlaşıp sağlamlaşması”ndan, “uzlaşma” ve “dünyayla uyum”dan geçtiğini görmeli, görebilmeli.28-03-2014 / Radikal

Önceki İçerikKürt siyaseti ve meşruiyet
Sonraki İçerik1915, hatırlama ve hatırlatan her şeye direnme