Osmanlının modernliği (14) Birey ve toplum, Rabelais ve II. Mehmed

Klasik şekliyle tarihsel materyalizm, ekonomik temeli üstyapılar açısından mutlak belirleyici; ekonomik temeli ve üstyapılarıyla herhangi bir çağı bireyler, insanlar açısından mutlak belirleyici kabul ederdi. Kimse çağının ve/ya toplumunun üstünde ve ilerisinde olamazdı. Bugün, şu 2020 yılında (ve son otuz yıldır) bu yaklaşım bana çok dar geliyor. Özellikle yeni ve öncü fikirlerin zuhur edişini açıklayamıyor.

[19 Temmuz 2020] Bitiriyorum derken, habire elimine edilmesi gereken pürüzlere tosluyorum sağda solda. Nereden yola çıkmıştık? Oral Çalışlar’ın bütün bu yazı dizisini tetikleyen önermesinden: “Osmanlı modern bir imparatorluktu” (29 Mayıs 2020).

Devamında, Fatih için de “modern bir imparator” diyordu. Bir yere kadar buna itirazım olmayabilir. Hattâ ikisinin aynı şey olmadığının altını çizebilirim. II. Mehmed bazı yönleriyle modern veya kısmen modern bir hükümdar olmuş olabilir. Bu tasavvur illâ Osmanlı devleti ve imparatorluğunun modern olmasıyla elele gitmek zorunda değil. Çünkü resepsiyon da pekâlâ mümkün. Yani “dışarıdan” fikir, model, vizyon, örnek, davranış ithali. Bazı konjonktürlerde bunlar öne çıkabilir. Yönetenlerin kendi “iç koşulları”nın ötesinde düşünmesi ve davranmasını mümkün, bazen zorunlu kılar.

Bir örnek. Batı Roma’nın çöküş yüzyıllarını, Karanlık Çağları gözünüzün önüne getirin. İlk nesil Germen kralları kendi adlarına sikke kestiriyordu. Neden? Ciddî bir ekonomik zaruretten değil. Roma’ya öykündüklerinden. İmparatorluk taklidi ve alâmetlerini meşruiyet kaynağı gibi gördüklerinden. Benim de kendi suretimi taşıyan kendi param var! Georges Duby’nin deyimiyle, “klasik modellerin büyüsü”nden (bkz Warriors and Peasants. The Early Growth of the European Economy, 1973, s. 57-72).

İkinci örnek. Şimdi de 1200 yıl kadar ileri gidin. 18. yüzyıl sonları ve 19. yüzyıl başlarının Osmanlı modernleşmesini düşünün. “Yukarıdan aşağı modernleşme” diyoruz, III. Selim ve II. Mahmud, sonra Tanzimat’tan itibaren. Neden? Kendi içsel, sosyo-ekonomik gelişimi itibariyle buna hazır olmadığı halde, dış koşulların (Büyük Devletlerin baskısının) dayattığı savunma — ve özellikle Avrupa ordularıyla baş edebilecek modern bir ordunun ithali — ihtiyacından. Beden zayıf ve kavruk. Çöp gibi. Çünkü hâlâ geri ve yoksul bir köylü ekonomisi. Ama üzerine taşıyamayacağı (nitekim taşıyamadığı, taşımak uğruna habire borçlandığı) kadar büyük bir kafa, kocaman bir Charlie Brown kafası oturtuluyor.

Üçüncü örnek. Aynı çerçevede, aynı zaman-mekân diliminde, II. Mahmud ve Abdülmecid’i düşünün. Ne kadarı Osmanlı, ne kadarı Avrupalı?

Demek, bir toplumun ekonomik temeli “kendi” üstyapılarını yüzde yüz belirlemiyor. Belki birazını belirliyor. Ama aynı zamanda bir serbestlik ve özerklik alanı açıyor. Başka akım ve etkilerin doldurabileceği büyük boşluk ve açıklar bırakıyor.

Bu yan piste girmeyi neden gerekli ve yararlı gördüm? Daha çok, metodolojik açıdan. Eskisi gibi katı bir determinist olmadığımdan. Klasik şekliyle tarihsel materyalizm, ekonomik temeli üstyapılar açısından; ekonomik temeli ve üstyapılarıyla herhangi bir çağı bireyler, insanlar açısından mutlak belirleyici kabul ederdi. Kimse çağının ve/ya toplumunun üstünde ve ilerisinde olamazdı.

Bugün, şu 2020 yılında (ve son otuz yıldır) bu yaklaşım bana çok dar geliyor.  Zira yeni ve öncü fikirlerin zuhur edişini ya hiç açıklayamıyor, ya da “maddî koşulları oluşmuştur da ondandır” spekülasyonuyla topu taca atıyor. Bu da tam bir totoloji. Teorik bir bağlantı öneriyor. Tutmuyor. İstisnalar çıkıyor. Gene de “bakmayın, tutuyordur, çünkü tutması gerekir” deyip işin içinden sıyrılmaya çalışıyor.

19. yüzyılın ikinci ve 20. yüzyılın ilk yarısında, sadece Marksizm değildi bu determinizmlerin bayraktarı. Ekonomik ve sosyal tarihçilik bütün varyantlarıyla yükselişteydi. Ekonomizm çeşit çeşitti. Marksizm bu ekonomizm ve determinizmlerden sadece biri, belki hem en sivrisi, hem en iyi teorileştirilmişiydi. Ama yalnız değildi. Başka determinizmler de yerine göre Marksizmden etkilenerek, yerine göre kendi başlarına varolabiliyordu.

Annales dergisi ve ekolü de bunlardan biriydi; çevre, coğrafya, ekonomi ve toplumsal yapı “bağlamcılığı”nın Marksizmden etkilenen ama Marksizmden daha esnek, daha yumuşak bir metamorfozunu temsil ediyordu. Söz konusu esneklik ve yumuşaklığa karşın, Annales kurucularından Lucien Febvre kadar büyük bir tarihçi bile zamanında düşmüştü bu tuzağa. Tek tek olayların kuru tarihini yazmaktansa, süreçleri bütünsel bağlamları içine yerleştiren bir “total tarih” yaklaşımının akademide ilk başarılı örneklerini vermişti. Ama sonra bu “bağlam” meselesini hafif aşırıya vardırmış; Rabelais’yi dinsiz gibi gören yorumlara karşı, Rabelais’nin dinsiz olmadığını değil, 16. yüzyılın genel karakterinden ötürü dinsiz olmuş olamayacağını savunmaya varan bir kitap yazmıştı (Le problème de l’incroyance au 16e siècle : la religion de Rabelais. 1937; İng. çev. The Problem of Unbelief in the Sixteenth Century: The Religion of Rabelais, 1982). Büyük bir eserdi (ve hâlâ da öyledir), ama “ilk dinsiz”in (koşullar hilâfına, koşullara göğüs gererek) nasıl ve ne zaman ortaya çıkmış olabileceği sorulacak olsa, buna cevap verme kapasitesinden yoksundu.

Şu Rabelais örneği benim için özellikle ilginç, çünkü belli belirsiz köprüler var II. Mehmed ile arasında. İkisi de neredeyse zamandaş birer Rönesans insanı. Bu da önemli, çünkü Rönesans, Ortaçağ ile Yeniçağ arasında bir geçiş dönemi. Bu geçişselliğin ve karışıklığın hakkını Lucien Febvre tam veriyor mu, pek emin değilim doğrusu. II. Mehmed (1432-1481; hükümdarlık dönemi 1451-1481) öldükten az sonra (yukarıda solda gördüğünüz) François Rabelais dünyaya geliyor (doğumu 1483-1494 arası – ölümü 1553). İkisi de büyük birer deha. İkisinin de ilgi ve bilgi alanları çok geniş. İkisinin de alışılmışın sınırlarını zorlayan çıkıntılıkları var. Biri kendini Kayser-i Rum (Roma imparatoru) sayıyor. Diğerini sapkınlık (heresy) suçlamalarıyla yargılanıp yakılmaktan sadece güçlü koruyucuları kurtarıyor.

Fatih’e dönecek olursak, fıttırık fikirlerini nereden aldığı çok açık. İtalya’dan ve İtalyan Rönesansı’ndan alıyor. Bunlar klasik Türk-İslâm düşüncesinden gelmiyor. İtalya’ya bakıyor; sadece kültür, sanat ve teknolojiyi değil, siyasal hayatı, İtalyan Rönesans prenslerinin duruş, tavır ve politikalarını da gözlüyor, inceliyor. Machiavelli’nin Hükümdar’ının oynadığı oyunları küçük bir dükalığı (Milano) veya oligarşik cumhuriyeti (Floransa) aşan, büyük bir kara imparatorluğunun olanaklarıyla oynamaya kalkıyor.

Dolayısıyla evet, II. Mehmed kısmen modern. Ama bu, söz konusu kara imparatorluğunun da modern olduğunu ispatlamıyor.

Önceki İçerikSoylu ve Metiner’in canlı yayın tartışması ayet paylaşımıyla devam etti
Sonraki İçerikHuysuz Virjin yerli ve milli değil miydi?