Şehitlik, tezkere ve profesyonel askerlik

Şehit cenazelerinin sıklaştığı 90’lı yıllarda “Neden Etiler’den Nişantaşı’ndan şehit cenazesi kalkmıyor” sorusu sorulurdu. Paralı/profesyonel askerliğe geçiş bu sorunun zeminini önemli ölçüde aşındırdı. Artık parasını ödeyen orta ve orta-alt sınıflar da ‘şehit’ olmuyor. Böylelikle, bir yandan şehitlik kurumu ulusça kutsanmaya devam ediliyor ama bir yandan da bu kurumun külfeti de facto olarak, hem siyasal iktidar hem de bu toplumsal sınıflar eliyle, adeta ulusal bir farz-ı kifaye suretinde, sözleşmeli erlik ve uzman çavuşluk kurumlarını besleyen yoksul toplumsal havzalara delege edilmiş oluyordu.

Ulrich Bröcling “Askeri İtaat Üretiminin Sosyolojisi ve Tarihi” adlı kitabında askerliğin, onu diğer mesleklerden ayıran önemli bir yönü olan ölümle ilişkisine değinirken, askerlerin, kendilerinden başka herkese yasaklanmış olan bir eylem gerçekleştirdiklerini hatırlatır bize: Askerler, insan öldürür.

Yine askerler, siyasal egemenliğin meşru şiddet aygıtları olarak işleyebilmek için devletin çıkarlarını öteki bütün çıkarlardan ve bu arada kendilerinin en önemli “çıkarları” olan yaşamlarından üstün tutmak, yani gerektiğinde ölmek zorundadır.

Ölümle olan bu yakınlık, ister dinî referanslarla tanımlanmış olsun, ister siyasal birliğin kökenine toplumun kendi varlığını borçlu olduğu seküler bir anlam kaynağı olarak yerleştirilmiş olsun, şehitliği tüm ulusal ordular için önemli bir kurum olarak ortaya çıkarır.

Geçtiğimiz hafta Meclis’te yapılan tezkere oylaması öncesinde CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun konuşması, bu kurumu değil ama siyasetin ona yaklaşım biçimini tartışması bakımından dikkat çekiciydi. Kılıçdaroğlu “Neden garibanın evladı, çocuğu orada şehit olsun!” diye soruyordu.

Türkiye’de adeta bir tabu sayılan şehitlik kurumunun bu biçimde ele alınması, siyasetçi dilinde pek sık rastlanan bir şey değildi ve bu bakımdan cesur bir girişimdi.

CHP Genel Başkanı, grup toplantısında başlattığı bu tartışmayı Twitter hesabından yazdığı şu notla sürdürmüştü: “Kendi çocuğuna bedelli askerlik yaptırıp, milletin evlatlarını ateşe atan şahıs (…)“

Kanımca, Kılıçdaroğlu’na bu eleştiriyi yapabilme zeminini veren şey, Türkiye’nin özellikle 90’lı yıllarda neredeyse kanıksadığı şehit vakalarına yönelik siyasi yaklaşımın AKP iktidarında uğradığı belirli türde bir değişimdi. 

Bu değişimi belirleyen ve aslında ilginç de olan çerçeve ise şuydu:

İslamî referansları çok güçlü bir siyasi parti olarak AKP ve onun lideri Erdoğan şehitlik kavramına o dinsel referanslarla yaklaşmayı sürdürmekle birlikte, daha üst bir varyantta, onu aslında belirli bir “ekonomi politik” tutumuyla ele almıştı.

Bu ekonomi politik tutum, kısaca, şehit olunma olasılığı görece yüksek, riskli yerlerin, zorunlu askerliğe tâbi askerler yerine iyi ödemeler yapılan profesyonel askerlere bırakılmasına dayanıyordu.

Öte yandan, askerî konsept bakımından gayet anlaşılabilir olan bu tercih, AKP’nin dilinde “vülger” diyebileceğimiz bir görünüme büründü.

Bu vülgerliğin bir örneği Kılıçdaroğlu’nun sözlerine iktidar cenahından gelen cevapta görüldü: “Kılıçdaroğlu ‘neden Mehmetçik şehit olsun’ diyor ama Suriye’ye profesyonel asker gidecek.“ 

Bu sözler, profesyonel/paralı askerlik ile “şehit olmaya daha baştan razı” olmak arasında kurulan fazlasıyla kısa devre bir bağlantının dilde vücut bulmuş haliydi.

Aslında bu kurulumun geçmişi 2000’lere gidiyor.

Eylül 2006’da dönemin başbakanı Erdoğan, Balıkesir’de TOKİ konutlarının anahtar teslim töreninde vatandaşlardan birinin “Sayın Başbakanım, şehit cenazesi görmek istemiyoruz artık” diye seslenmesi üzerine şöyle demişti:

“Canım kardeşim. Bakınız, askerlik her halde yan gelip yatma yeri değil. (…) Şüphesiz ki hiçbir sorumluluk mevkiinde olan şehit cenazeleriyle karşılaşmak istemez ama (…)  şüphesiz zaman zaman şehitlerimiz oluyor, olacaktır.”

Bu sözlerin doğurduğu toplumsal tepki üzerine dönemin AKP Genel Başkan Yardımcısı Şükrü Ayalan şöyle bir tevile başvurmuştu:

“Başbakan ‘askerlik yan gelip yatma yeri değildir’ derken, ‘eğer askerlik yapıyorsanız bazı riskleri vardır, şehit olmak da bunlardan biridir. Koyun güdüyorsanız, kurdu göreceksiniz’ demek istedi.”

Başbakan’ın bu sözlerinden yaklaşık dört yıl sonra,19 Haziran 2010‘da, Hakkari’nin Şemdinli ilçesi Gediktepe (Mırgesav) bölgesinde çıkan çatışmada 11 asker şehit olmuş, 16 asker yaralanmış; olay toplumda bir infial yaratmıştı.

Bu olayın ardından, eğitimsiz askerlerin çatışma alanlarında kullanılması tartışmaya açılmış, şehit askerlerin ailelerinden “15 günlük asker, nasıl hududa gider?” yönünde tepkiler gelmişti.

Başbakan Erdoğan’ın bir askerî mevzide Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ ile çömelmiş olarak verdiği görüntü bu olay ertesindeydi.

Olayın akabinde cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün başkanlığında bir zirve toplantısı yapılmış ve “bölgede görev yapan personelin profesyonel güvenlik güçlerinden görevlendirilmesine” karar verilmişti.

Buna göre, zorunlu askerlik hizmetindekilere ön cephede görev verilmeyecekti. Buralarda görevlendirilecek askerler özel eğitimli olacak ve “yüksek ücret” karşılığında bölgede 4-6 yıl arasında görev yapacaktı.

Dönemin başbakanı Erdoğan, CHP Lideri Kılıçdaroğlu ile Temmuz 2010’daki görüşmesinde bu uygulamanın gerekçesini şöyle anlatmıştı:

“Gencecik askerler şehit olunca memlekette infial yaşanıyor. Paralı askerler ise ölümle karşılaşacağını bilerek görev yapacak. Gencecik çocuklarımız şehit oluyor, cenazelerinde infial yaşanıyor. Ama profesyonel, bu mesleği bilinçli olarak seçmiş, bir anlamda paralı asker olacak gençler ne yaptıklarını bilen askerler olacak.”

Neticede, Mart 2011’de Sözleşmeli Er ve Erbaş Kanunu çıkartıldı.

İşte bugün sözü edilen profesyonel erlik kurumu, Mırgesav’daki olayın tetiklediği o toplumsal infialin bir sonucuydu.

Sözleşmeli erler bugün görev yerlerine bağlı olarak 5-6 bin lira düzeyinde bir aylık alıyor. Yine bugün itibarıyla, 2020, 2021 ve 2022’de yeni sözleşmeli personel alınmayacağı için 7 yıllık görev süresini tamamlamadan ayrılmak durumunda kalan sözleşmeli erlere yaklaşık 180 bin TL tazminat ödeniyor.

Köy-kasabalardan veya kentlerin çevrelerinden gelen yoksul gençler için yaşamlarının geri kalanını üzerine kurabilecekleri bu meblağlar, 4-6 yıl o bölgede görev yapmayı tercih etmenin neredeyse yegâne nedeni.  

Öte yandan, sözleşmeli askerlerin sayısı sanıldığı kadar fazla değil. Bugün itibarıyla Türkiye’de bu kanun kapsamında istihdam edilen sözleşmeli er ve erbaş sayısı sadece 7 bin.

TSK’nın subay ve astsubaylar dışındaki esas “profesyonel” kesimini oluşturanlar ise, uzman çavuşlar. Bunların sayısı, uzman jandarmalarla birlikte yaklaşık 100 bin düzeyinde.

Hatırlanırsa, şehit cenazelerinin sıklaştığı 90’lı yıllarda “Neden Etiler’den Nişantaşı’ndan şehit cenazesi kalkmıyor” sorusu sorulurdu. Sorudaki ima, aslında büyük ölçüde gerçeği yansıtıyordu ve bu hakikat, herkes bildiği için burada zikretmeye gerek olmayan birtakım informel ve örtük mekanizmalarla sağlanıyordu.

Öte yandan, 90’lı yıllar ile özellikle son beş yıl arasında iki önemli fark bulunuyor:

İlkin, son yıllarda bedelli askerlik büyük bir yaygınlık kazandı ve bankalardan kredi çekerek dahi olsa bedeli ödeme olanakları karşısında, askere gitmek neredeyse bir istisna halini aldı.

İkinci olarak; sayıları az olmasına rağmen, bu sözleşmeli erler, şehit haberlerinin en çok geldiği Hakkari, Şırnak gibi bölgelerde görevlendirildi. Bu, 90’lı yıllardan itibaren uzman çavuşlar tarafından doldurulan tim, manga komutanlığı gibi düzeylere ek olarak, tek er seviyesinin de profesyonel askerlerce doldurulması anlamına geliyordu.

Bu uygulamaların somut sonucu, şehitlerin neredeyse tamamının bu “profesyonel/paralı” askerlerden olması ve “15 günlük asker neden oraya gönderiliyor” infialinin sona ermesiydi.

Bu somut sonucun ise biri siyasal biri toplumsal olmak üzere iki yan sonucu olduğunu gözlemek mümkün:

Siyasi iktidar, şehit cenazeleri etrafında oluşan toplumsal muhalefeti ve buradan kaynaklanabilecek oy kayıplarını sınırlandırmış oldu.

Toplumsal dediğim ve belki daha önemli olan sonuç ise şuydu:

Geçmişte “Nişantaşı-Etiler” hattıyla simgeleştirilen yüksek sınıfa, artık, bugün için yaklaşık 40 bin lira olan askerlik bedelini ödemeyi başarabilen orta ve orta-alt sınıflar da katılmış oluyordu. Böylelikle, bir yandan şehitlik kurumu ulusça kutsanmaya devam ediliyor ama bir yandan da bu kurumun külfeti de facto olarak, hem siyasal iktidar hem de bu toplumsal sınıflar eliyle, adeta ulusal bir farz-ı kifaye suretinde, sözleşmeli erlik ve uzman çavuşluk kurumlarını besleyen yoksul toplumsal havzalara delege edilmiş oluyordu.

Söz konusu siyasal ve toplumsal kesimlerin dilinde, bu külfeti delege ettiği ölçüde dozajı artan şovenizm ve militarizm ise ayrı bir yazının konusu.