Sorun hükümet mi yoksa siyaset mi

Kamuoyu HDP’lilerin bu ‘oynak’ söylemine alıştı. Nitekim bu tutarsız söylem sadece savaş hallerinde ortaya çıkmıyor. HDP’nin barış söylemi de aynı dertten muzdarip.

Karşıtlık siyasetinin ürettiği kısır çekişmelerle geçen ve Türkiye’nin yapısal sorununlarının üzerini örten seçim tartışmaları geride kaldı.

 

Ne var ki onun yerini bu kez de ilkesel temeli olmayan hükümet tartışmaları aldı. 

 

Seçimler yapıldı, sonuçlar alındı, ancak siyaset alanındaki tıkanma aşılmadı.

 

Aşılmadığı içindir ki açmaz devam ediyor.

 

Seçimde izlenen ve sadece günü kurtarmaya dönük kısır siyaset yüzünden seçmenin tercihini yerine getirmek mümkün olmuyor.

Seçmenin tercihi siyasette karşılık bulamıyor. Bulamadığı içindir ki seçim sonuçları siyasi istikrar yerine kaos üretebiliyor.

 

7 Haziran seçimlerinin açık bir biçimde gösterdiği gibi, Türkiye’nin siyaset sınıfı toplumun değişim hızına yetişemiyor.

 

Yukarıdan aşağıya doğru yapılan toplum mühendisliği ve biçimsel yöntemlerle müdahaleler de artık sonuç vermiyor.

 

Geçmişte Kemalistlerin yapamadığını, bugün de siyasal İslam yapamıyor.

 

Yüz yıllık süreç içerisinde önemli iç birikim üretmiş ve soysal dayanaklarını güçlendirmiş toplum, şimdi kendi emeği ve bedeliyle aşağıdan yukarıya doğru demokratik yeni bir sistem örüyor.

 

Kuruluş aşamasındaki refleksleri ve tepkileriyle hareket eden devlet buna karşı direniyor fakat sonuç alamıyor.

 

Çağı ve toplumu okumakta zorlanan siyaset sınıfı ideolojik bagajları nedeniyle demokratik yeniden yapılanmaya öncülük edemiyor.

 

Toplum, devleti ve siyaset sınıfını  peşinden sürüklüyor.

 

Siyaset sınıfında ciddi bir değişim ve dönüşüm yaşanmadan, bu ülkenin kronik sorunlarından kurtulması ve siyasi istikrarın sağlaması çok zor görünüyor.

 

Siyasetin dinamizm ve çözüm yeteneği kazanması içinse zamana uygun bir biçimde yeniden yapılanması; buna uygun politika üretmesi ve hayata geçirmesi gerekiyor.

 

Hükümet tartışmalarının da aslında bu eksende sürdürülmesi gerekiyor.

 

Ne var ki seçim sürecindeki tartışmaların benzeri hükümetin kurulması sürecinde de yaşanıyor. Karşıtlık, uzlaşmazlık ve kısır çekişmeler, kaldığı yerden aynen devam ediyor.

 

Görüldüğü kadarıyla siyasi partiler ve liderler seçmenin verdiği dersi almaya yanaşmıyor.

 

Herkes bir diğerini suçluyor. Herkes ötekileştirdiği rakibini tongaya bastırmaya çalışıyor.

Kimse açık ve cesur davranmıyor. Kimse kendi konumundan “taviz” vermeye de yanaşmıyor.

 

Ortada ne bir ilke, ne bir proje, ne de bir vizyon var.  Bunca soruna ve acı deneyime rağmen karşıtlıktan ve suçlamaktan öteye gidilmiyor.

 

Türkiye’nin siyaset sınıfı ağaçlara bakmaktan ormanı göremiyor. Bu yüzden dillendirilen hükümet senaryolarının çoğu da bu ülkenin gerçekleriyle örtüşmüyor.

 

Meselenin hükümet meselesinin çok ötesinde olduğu; meselenin memleketin sisteminde olduğu görülmüyor.

 

Oysa birçok aktüel sorunun temelinde olduğu gibi hükümet sorununun temelinde bu ülkenin kronik yapısal sorunları yatıyor.

 

Türkiye’nin hükümet meselesi de dahil bütün iç ve dış meselelerine bu perspektiften bakmak, buna uygun bir siyasi yapılanmaya ve siyaset yapmaya odaklanmak gerekiyor.

 

Yapısal sorunlara küresel ve bölgesel güç çatışmalarının etkilerini de eklemek gerekiyor.

 

Zira, ne küresel ve bölgesel gelişmelerden bağımsız bir hükümet kurulabilir, ne de Türkiye’nin dünyadaki yeri ve küresel süreçteki misyonu belirlenmeden iç siyaset dizayn edilebilir.

 

Dolayısıyla hükümet kurulmadan önce bu ülkenin Kürt sorunu başta olmak üzere yapısal bütün sorunlarının nasıl çözüleceğinin etraflıca tartışılması ve açıklığa kavuşturulması gerekiyor.

Aynı şekilde, bölgesel yangının ve küresel kamplaşmanın ortasında kalan Türkiye‘nin buradan nasıl çıkacağı sorusuna net bir yanıt verilmesi gerekiyor.

 

Bütün bu sorunların gelip dayandığı nokta ise yeni bir anayasadır. Bu temelde yeni bir toplumsal sözleşme ve buna uygun yeni bir devlet ve toplum vizyonu ortaya koymadan sorunları çözme yoluna girmek mümkün görünmüyor.

 

Yeni anayasa hem bu ülkenin yapısal sorunlarının çözülmesi hem de bölge halklarıyla ve uluslararası demokratik toplumla ortak bir gelecek hedefi etrafında birleşilmesi açısından hayati önemdedir.

 

Türkiye’nin gerçek mânâda demokratikleşmesi ve dünya insanlığıyla bütünleşmesi için, ortaya herkesin iradesini yansıtan ve herkes için bağlayıcı olan demokratik bir metin koymak gerekiyor. 

 

Türkiye’nin temel gündemi budur. Hükümet kurulsa da kurulmasa da; erkek seçime gidilse de gidilmezse de bu gündem değişmeyecektir.

 

Dar perspektifler ve kısır çekişmeler de bunun üzerini örtmeye yetmeyecektir.

 

Dolayısıyla siyaset sınıfı hükümet meselesi üzerinden karşıtlık ve hamaset üretmekten vazgeçmeli; ülkenin acil çözüm bekleyen yapısal sorunlarından başlayarak bütün sorunlarını çözmek için harekete geçmelidir.