Tarihi yapanlar ve yazanlar

 

Ülkemizin ve milletimizin karşı karşıya kaldığı menfur darbe girişimine ve buna kalkışanlara lanet olsun! Demokrasimizin, demokratik kurumlarımızın, halkımızın ve iradesinin hiçe sayılması karşısında adalet muhakkak tecelli edecektir; buna olan inancım tamdır. Bu darbe teşebbüsü sırasında sinelerini kurşunlara siper etmiş olan şehitlerimizin aziz hatırası önünde saygıyla eğilirim. Allah hepsine rahmet etsin. Hz. Hakk milletimize, acılı ailelerine, hısım ve akrabalarına sabr-ı cemil, yaralı olan kardeşlerimize de şifa versin.

 

Öyle zamanlar oluyor ki ne yazılsa ne de söylense bir anlamı kalmamakta. Zira sıralanacak cümleler yetersiz, içerikleri de bomboş durmakta. Ama diğer yandan anı anlamak ve değerlendirmek de önemli bir görev olarak zihinlerdeki yerini alıyor. Tefekkür bu bakımdan önemli ve bazı açılardan da bir vazife niteliğinde. Çünkü bir şeyi cinsiyle mukayese etmek anlamayı mümkün kılıyor. Anlamak ise zaman ve mekan bağlamında, olanı, tefekküre doğru yönlendiriyor. Tefekkür ise sonuçta hakikat denilen barikanın çakmasına yol açıyor.

 

Tarihi anlamanın ya da anlamak için gayret sarfetmenin dünyadaki en pahalı şey olduğunu söylemek mümkün. Zira yüzyıla yakın bir süre boyunca öğrenmeye çalışıp sonunda bir kanıya varmak işi son derece pahalı bir mesainin ürünü. Türkiye’nin kıymetli tarihçilerinden Mehmet Genç’in de dediği gibi bütün bir hayatı ilme adamanın neticesi belki de bir cümlelik katkı; evet, sadece bir cümlelik katkı! Buradan bakınca birçok mesai, düşünce ve gayret azmi büyük bir iş ve maharetle anlaşılmaya muhtaç. Damıtılmış bir bilgi için uzunca ve yorulmaksızın gösterilmiş bir gayret, oldukça ehemmiyetli.

 

Tarihi anlamak için uzun meşgaleler sonrasında elde edilen neticenin kaleme alınması geçmişin yorumlanması ile mümkün oluyor. Aslında tarih, ne eskiyle ne de geçmişte olan bitenle ilgili; aksine, tarih bugünle ve gelecekle ilgili. Başka bir deyişle tarih bugünle, bugün yaşanılanla, anla, idrak edilenle alakalı. Tevarüs edilenle ve temas edilen vakitle haşır neşir. Dolayısıyla tarih, tarihi yapanların kendisi. Tarih, tarihi yapanların yazdığı bir hal veyahut süreç!

 

Tarih dediğimiz anda her bir failin kendi sorumluluk alanı içinde, farklı görevleri olduğu söylenebilir. Bu noktada tarihçi bir tarih analizine girişir. Öncelikle, tarihi, ardı sıra akan olaylar silsilesi olarak görmekten uzakta durmak gerektiğini dile getirir. Daha sonra eldeki imkanlarla geçmişte olanın tam olmasa da yeniden aslına uygun şekilde tasarlanmasını önerir. Bu teklif, tarihçinin önsezilerini önemli hale getirmekle birlikte zorlu bir görevi de omuzlarına yükleyerek geri çekilir. Zira tarihçi, tarihte olanın yeninden tasarlanmasını dile getirirken tüm yargılardan arındırılmasını ifade eder. Bununla beraber böylesine sıra dışı bir gerçekliğin zorluğunu da muhtemelen bilmektedir. Ne var ki tarihçinin asıl dikkat çekmek istediği husus, tarihin bir vakanüvistlik olamayacağıdır.

 

Ama görünen o ki tarihin, elan, yapılırken yazılmakta olduğu gibi yeni bir anlayışın da tartışılmaya açılması gerekmekte. Zira tarih teorilerine, bir şekilde ve yeniden, tarihin eklektik bir biçimde olanın ya da daha doğru bir tabirle olmakta olanın ele alınacağı bir bölümün eklenmesi icap etmekte. Çünkü bu bölüme, geçmişte olanların gerçeğe en yakın haliyle canlandırılması bakımından da ihtiyaç duyulmakta. Keza böylesi bir yaklaşıma tarih yazımının vakanüvistlikte olduğu gibi yavan ve içeriksiz bir kronolojik betimlemeden uzaklaştırılması için de ihtiyaç bulunmakta. Belki de ancak böyle farklı deneyimlerden yola çıkılarak alışılmadık tecrübeler ve araçların kullanılmasıyla vaktin ve anın yorumlanması mümkün olabilir.

 

Açıkçası bu türlü bir tarih yazımının nasıl tavsif edileceği kolay ve çözümlenebilecek bir mesele olmadığı meydandadır. Zira, halen, hareket halinde olanın izah edilebilmesinin, her şeyden önce geniş bir bilgi birikimi yanında feraset ve derinliğe de ihtiyaç duyacağından zor olması icap eder. Bununla beraber tarihçinin tarih tasarımındaki becerisini, geçmişi anda kurmak yerine anın tarih yazımında kullanılıp kullanılamayacağı tartışılmalıdır. Bu yaklaşım tarzı, vakanüvistliğin güncel olanla ikame edilip edilemeyeceği kabulüyle alakalı olmalıdır. Diğer bir deyişle tarihçinin geçmişi tüm unsurlarıyla ve olabilecek en kusursuz biçimiyle yeniden kurgulamak yaklaşımını geçmişe değil de bugüne uyarlamanın mümkün olup olamayacağının yeninden düşünülmesi ve tartışılması gerekmektedir.

 

Eğer yeni bir tarih yazım metodu geliştirilecekse bu açıdan bakılması, olanı anlamada yetkinlik ve zamanın değerlendirilmesi icap etmektedir. Bu yüzden tarih yazımında beklenilmesi gerektiği yaklaşımı tartışılmaya muhtaçtır. Bilhassa tüm yaşanılanların sıkı sıkıya kayıt altına alındığı ve yayıldığı bir ortamda değerlendirme yapmak için beklemenin gerekliliği belki eski metodolojinin bir şartı olabilir. Ancak bugünün bir şartı olup olamayacağı net değildir. Zira bu çağda olan biten ne varsa bu tarihin bizatihi kendisini meydana getirmektedir. Dolayısıyla tarih yazımı için beklemek fikri tartışılmaya değerdir. Çünkü tüm ayrıntılar, öncelik ve sonralık ilişkileri aleni ve ardışık olarak herkesin gözü önünde gerçekleşmektedir. Bu yüzden tarihin yapılırken de yazılabileceği gibi bir konu hakkında düşünmek gerektiği ifade edilebilir.

 

Tarih yazarken sadece olan bitenden değil belki yaşamın kendisiyle ilgili her şeyden haberdar olmak icap etmektedir. Zira herhangi bir konunun geniş kapsamlı anlaşılması çokça bu yaklaşım tarzına bağlıdır. Eğer dar kapsamlı bir açıklamaya girişmek mümkünse de böylesi bir tercih konunun nitelikli bir şekilde mütalaa edilmesini mümkün kılamaz. Zaten önemli tarihçilerden İbn Haldun da benzer bir şekilde tarihe yaklaşmakta ve tarihçinin pek çok ilimden haberdar olması gerektiğinin önemini vurgulamaktadır. Bu vurguda filozofları da anmak uygun düşer. Zira filozoflar da tarihin özünün ve bir bakıma da kendisinin akıl olduğunu ileri sürerler. Akıl ise tarihin bizzat yapıldığı ana işaretle anlaşılabilir. Akıl ve zaman kavramına bir de mekanı dahil etmek doğru olacaktır. Zira mekan olmadan tarihin kendisi de inşa olunamaz.

 

Yukarıdaki ifadelerin özü addedilebilecek yaklaşımları ise Kafiyeci sanıyla meşhur olan ünlü tarih teorisyenin geliştirdiği ifade edilebilir. Kafiyeci’ye göre “tarihin yazılıp nakledilmesi zorunludur”, keza “muteber bir yöntemle insanın kaydını tutmak” gerekir. Kayıt ise bizzat tarihi yapanlarca tutulursa özgün olabilir. Dolayısıyla olanın, sonradan ele alınması durumunda birçok bilinmeyenle ve eksiğin ortaya çıkmasıyla yetersiz bir şekilde değerlendirileceği dile getirilebilir. Oysa hakikatin ortaya konulmasında özgünlüğün ve tüm kanıtların varlığı en önemli güvencedir. Bu kanıtlar ise bizzat tarihi yapanlarca ortaya konulur. Tarihi yapanlar geriye pek çok şey bırakırlar. Bunu, olan ne ise o sırada meydana getirirler. Fiiller, vesikalar, ya da akla gelebilecek ne varsa bu türlü şeyleri kendiliğinden üretirler. Aslında bu üretimlerinin farkında da değillerdir. Çünkü bunu bilinçli bir şekilde de yapmazlar. Zaman denilen mevhumun kendisi böylesine gelişir. Sonradan tarihçilerin kullanacakları tüm unsurları, kendiliğinden ve silsile olarak birbirleriyle ilintili bir halde ortaya koyarlar. Açıkçası geride bıraktıklarıyla düzgün ve üsluplu olmasa da bir şekilde tarihi kaleme alırlar. Diğer bir deyişle tarihi bizzat tarihi yapanlar yazar!

 

Metodolojik anlamda tarihin yapanlarca yazıldığı konusu önemlidir. Zira başka bir çerçeveden bakıldığında tarihin, yapanların haleflerince anlaşılmaya çalışıldığı söylenebilir; ne var ki tarihin yapanlarca yazıldığı üzerinde de açıkça düşünülmesi gerekir.

 

Önceki İçerikYıldırım ve Kılıçdaroğlu’ndan ortak açıklama
Sonraki İçerik’11 Eylül’de teröristler için kanıt mı istedin?’