Yepyeni bir fikir (!) olarak cumhuriyetçilik (*)

 

29 Ekim’de 93. kez cumhuriyetin ilanını kutladık, fener alaylarında yürüdük, bütün gün 10. Yıl Marşı’nın Kenan Doğulu versiyonunu dinledik. Ve bir fırsatı 93. kez kaçırdık: cumhuriyetin ve cumhuriyetçiliğin ne olduğunu yerel klişelerden uzak, düşüncenin evrensel tarihinin ışığında tartışmadan bir Cumhuriyet Bayramı daha geçirdik.

 

                                                *          *          *

 

“Cumhuriyetçilik” adında bir siyasi düşünce akımı 2300 yıldır var. Aristo’dan başlayıp Cicero’ya uzanan, Rönesansta Machiavelli’yle yeniden canlanan, Alexis de Tocqueville’le modern çağın en başında o çağı açan dönüşümlerin çarpıcı bir açıklamasını yapan, yirminci yüzyılda Hannah Arendt’le sol düşünceye el veren, Robert Putnam’la siyaset biliminin, Robert Bellah ile sosyolojinin zirvesine tırmanan bir akım. Klasik liberalizme karşı toplumu, klasik sosyalizme karşı birey özgürlüğünü savunan bir akım.

 

Ve belki de, işçi hareketinin bastırılmasıyla mavi yakalılara sistemden tek çıkış yolu olarak gözüken muhafazakâr popülizme karşı durma şansı olan tek akım.

 

                                                *          *          *

 

Cumhuriyetçiliğin özünde, Aristo’nun insanı “siyasal hayvan” olarak görmesi yatar. İnsana her gün, her dakika insan olma şansını veren düzen, siyaseti seçkinlerin her dört beş yılda bir yarıştığı bir arena olmaktan çıkarır, herkesin her gün yaşadığı bir etkinliğe dönüştürür. Bunu sağlamanın ön şartı elbette cumhuriyetçi bir rejimin kurulması olacaktır; ancak kendisine cumhuriyet diyen her rejimden bu yüksek katılımcılık beklenemez. Cumhuriyetin gerçekten cumhuriyetçi olması icin medeni (civic) olması gerekir: Şehirle ve şehirlilikle (medeniyet/civitas) özdeşleşmiş bir etkileşim yoğunluğu ve bu yoğunluğun doğurduğu bağların beslediği karşılıklı güven duygusu, yani medeni erdem (civic virtue) olmazsa, siyaset itiş-kakışa, cumhuriyet de tiranlığın şu ya da bu cinsine dönüşecektir.

 

Dolayısıyla gerçek anlamında bir cumhuriyetin olmazsa olmazı yaygın ve dayanıklı bir sivil toplumdur. Yereldeki her bir sorunu çözmekte merkezi devlet mekanizması yetersiz veya isteksiz kalacağına göre, yurttaşların hayatlarını idame ettirme çabası içinde karşılaştıkları bazı pratik sorunlar iki şekilde çözülebilir: ya dikey bağımlılıkla, ya da yatay dayanışma ilişkilerinin kurulmasıyla. İlkinin sonucu biat, ikincisinin sonucu ise cemiyettir. Her iki durumda da sorunu çözen özne bir “çoğunluk” olacaktır. Ancak ilk çoğunluk farklı olanın hayatını zehir ederken, ikincisi daha kendi içerisinde çoğulcudur ve Karl Polanyi’nin ifadesiyle, kaybedene de çekilip onurlu bir hayatı sürdürebileceği bir köşe bırakır.

 

O zaman medeni cumhuriyetçiliğin temel sorusu şudur: ikinci türden ilişkiler toplumun tabanına nasıl yayılabilir? Yatay dayanışma ilişkileri, ünlü bir araştırmaya göre[1] son derece dayanıklıdır — hiyerarşik yapıların yurttaş dayanışmasını yıkması çok da kolay değildir. Ancak, bu ilişkilerin ilk nasıl ortaya çıktığı sorusuna verilmiş iyi bir cevap yoktur. Tersine, dayanışmanın yokluğu, aynı araştırmaya göre, kendisini başarıyla yeniden üretir: Bir kere patronaj ağlarına düşen ailelerin çocukları, aynı türden ağlarla başka ağa, şeyh, lord veya önderlere bağlanmış ailelerin çocuklarına anlaşılabilir bir şüpheyle yaklaşırlar; bağımlılık nesilden nesile aktarıldıkça piramidin tabanını oluşturan yoksul kitleleri birbirlerine düşürerek yönetmek kolaylaşır.

 

                                                 *          *          *

 

Türkiye’nin yakın siyasi tarihini bu dikey bağımlılık ağlarının başka başka isimlerle yeniden üretilmesi üzerinden okumak mümkündür. Köyde ağanın, kasabada eşrafın, büyük şehirde patronun yörüngesinden çıkma şansı itinayla yok edilen kitlelerin DP-AP-ANAP-AKP hattını izlemiş olmasında bu açıdan şaşılacak hiçbir şey yoktur. “Kömür ve makarna” ile “tavlanan” yoksul kitlelere kızmanın da bir anlamı yoktur: Yatay dayanışma pratiklerinin gelişmesi ve kurumsallaşmasına CHP-SHP siyaseti de katkıda bulunmamış ya da bulunamamıştır. Sendikanın, derneğin, belediyenin cılız kaldığı; cemevinde de camide de gerontokrasinin küçük küçük mutlak monarşiler kurduğu yerde, kermese Abdurrahman Çelebi denir. Böyle bir yerde kimlik siyasetine hapsolma, kutuplaşma ve reisçilik normaldir. Zira “reis”e giden yolun taşları “Kurtar bizi Baba” ve “Umudumuz Karaoğlan”la çoktan döşenmiştir. Bu açıdan ilginç olan tek şey, aranan reisin bulunmasının bu kadar uzun sürmesidir.

 

Gerçek bir cumhuriyetçilik, reisçiliğin alternatifini CHP’de yeni lider arayışında, “Asena Meral”cilikte veya “Selo Başkan”cılıkta bulmayacaktır. Örneğin, mahalle forumlarını yeniden canlandırmak, sayılarını arttırmak ve forumları pratik sorunlara pratik çözümler üreten kurumlara dönüştürmeye çalışmak zorundayız. Bu pratik sorunların ifade edilmeleri bile, sadece sağ siyaseti değil bazı sol örgütleri de rahatsız edecektir; bu forumlar hem “gayrimilli”likle hem “küçük burjuva”lıkla, apolitiklikle suçlanacaktır. Olsun. Cumhuriyet, res publica, “ortak şey,” küçükten başlar. Küçük sadece güzel değil aynı zamanda erdemlidir.

 

 


(*) Barış Büyükokutan: Yar. Doç. Dr; lisans 2002 Boğaziçi Üniversitesi; doktora 2010 Michigan Üniversitesi; halen Boğaziçi Üniversitesi Sosyoloji Bölümü öğretim üyesi.

 

[1] Robert Putnam vd., 1993. Making Democracy Work: Civic Traditions in Modern Italy

Önceki İçerikBakan Işık: Kırmızı çizgilerimiz aşılırsa…
Sonraki İçerikBeşiktaş, Napoli ile evinde berabere kaldı