FETÖ ile mücadelede 13 stratejik hata

Cemaatle mücadelenin nirengi noktası olarak 17-25 Aralık 2013 tarihinin belirlenmesi hatalı oldu. Mücadele için başlangıç noktasının bu tarih olarak alınması, bazı kesimlerin mücadelenin araçsallaştırıldığı yönünde algı oluşturmasına olanak yarattı. Oysa Cemaatle mücadelenin dönüm noktası olarak 7 Şubat 2012 MİT krizi belirlenmeliydi. Bu tespit siyasi amaç gütmediği çok daha net bir mücadeleye algısal destek sunardı.

05.09.2016 10:47
Cengiz-Kapmaz



 

En kral bir aksiyon filmi sahnesi kurgulasanız, şu an Türk devleti içinde vuku bulan olaylar kadar çarpıcı, inanılmaz, gerçeklik ötesi olaylar yaratamazsınız. Bu kadarı Hollywood’un değme senaryo yazarlarının dahi aklına gelmezdi. Heyecanlı bir film için her şey var. Takip var, pusu var. Oyalama, örtme-yanıltma var. Kovalama, mücadele, cinayet, intihar, darbe var. Kişi kirletme, satın alma, satma var. Strateji, casusluk, ihanet, acı, gözyaşı, hayal kırıklığı, görevden almalar, sürgünler, atamalar, yer değiştirmeler, suçlamalar, ihbarlar, yanlışlıklar… Var oğlu var. Bence yazarlar bugünlerde iyi eserler için ilham perisini boşuna çağırmasınlar. Devletin içine baksınlar. Oradan daha iyi ilham perisi bulamazlar.

 

Ancak devlet içindeki sisli ve puslu ortam kısa bir süre sonra geride kalmazsa; yeni kadrolar, yeni hiyerarşiler, yeni kurallar ve değerler hızla inşa edilemezse, asıl felâket o zaman başlayacak. Koca bir ülke tüm kurumları ve normlarıyla birlikte çökecek. Devletsiz (veya güçsüzleştirilmiş bir devlete sahip) ülkenin ne hale gelebileceğini görmek isteyenler, çok uzağa değil, hemen yanı başımızdaki iki ülkeye, Irak ve Suriye’ye baksınlar. O yüzden devletin yeniden yapılandırılması, Cemaat Terör Örgütü ile mücadelenin bir an önce sağ salim sonuçlandırılması gerekir. Bunun için sorumlu tüm yurttaşlara, özellikle de medyaya büyük görev düşüyor.

 

Süreç ve süreci test eden sorular

 

Bu görev ne olabilir? Bazılarımızın yaptığı gibi, sürece kayıtsız şartsız pozitif destek sunmak mı? Yoksa “sevdin ama neler yaptın” dedirten negatif destek mi? Yoksa, her şeye “tu kaka” diyen reaksiyoner bir tutum mu? Her üç tutumun da doğruları ve hataları olduğunu düşünüyorum. Ama doğru olan, bu üç tarz-ı değerlendirme dışında kalan yapısal (yapıcı) destek sunmaktır.

 

Yapısal destek, eleştirel destekten öte bir şeydir. Çünkü yapısal destek eleştiriyi daha çok “hatanın düzeltilmesine” yönelik yapar. Oysa eleştirel destek eleştiriyi daha çok hatanın düzeltilmesine değil hatanın görünür kılınmasına yönelik yapar. Medyanın sürece yaklaşımı kuru ajitasyon, basit bir vatan-millet-Sakarya edebiyatı olamaz. Böyle davranırsa, mücadele veren kahramanları duygulandırır, ancak akıllandıramaz. O yüzden ne yanlışlara göz yummalı, ne de var gücüyle savaşan kahramanlarda karamsarlık ve umutsuzluk yaratmalı.

 

Medya yeniden yapılanma sürecine yapısal destek sunarken, pratiğini de her zaman şu üç soruyu sorarak test etmeli: Ne oluyor? Ne olmuyor? Ne olduğunu sanıyoruz? Aksi halde denizi geçer derede boğuluruz. Yeniden sürprizlerle karşılaşırız.

 

Gerek yapıcı eleştiri anlayışı, gerekse yukarıdaki üç soru bağlamında FETÖ ile mücadeleye baktığımda, bugüne kadar sergilenen, 15 Temmuz’dan sonra da sergilenmeye devam eden çok önemsediğim toplam 13 stratejik hata görüyorum.

 

Mücadelenin makro stratejisi yok

 

(1) FETÖ ile mücadele dördüncü yılını da doldurdu. Hâlâ bir makro strateji oluşturulamadı. Bu da yöntemsizliğe yol açtı.

 

(2) Bir örgütte emir verenlere dokunmaz da emir alanlara dokunursanız, o örgütü asla çökertemezsiniz. 15 Temmuz darbesine kadar ağırlıklı olarak emir alanlara dokunuldu. Emir verenlerin yurt dışına çıkışlarına göz yumuldu. Böylece beynin bedeni (örgütü) sevk ve idare etmesi engellenemedi. Beyin dışarıda kalınca örgüt de stratejisiz ve mücadelesiz kalmadı. Oysa önce örgütün omurgasına bitirici bir darbe vurulmalıydı. Omurga çökertilince, geri kalan uzuvlar hareket ettikçe bu sefer o uzuvlar darbelenmeliydi. Ergenekon’da denenen bu stratejiydi. FETÖ ile mücadelede omurga yerine bedenin uzuvlarına yönelindi. Bu da sonuç yaratmadı.

 

(3) Mücadelenin ana karargâhı, ana karargâhta konuşlandırılmış bir çekirdek grup henüz yaratılamadı. Bu karargâh ve çekirdek grubu Emniyet yaratmalıydı. Emniyet, anlaşılmaz bir şekilde, mücadelenin operasyonel boyutunu sevk ve idare edecek bir FETÖ Mücadele Merkezi oluşturamadı. Dağınık haldeki mücadele merkezlerini de merkezileştiremedi. Durum böyle olunca ortaya “hammalvari” bir mücadele pratiği çıktı. Oysa mücadelenin etkili sonuç yaratması için tüm soruşturma ve adli takibin merkezileştirilmesi, hibrit ve rizomatik bir şekilde koordine edilmesi gerekiyordu. Ergenekon ve Balyoz davalarını anımsayın. İstanbul Emniyet Müdürlüğü bünyesinde oluşturulan bir çekirdek grup olmasaydı, etkili bir sonuç alınabilir miydi?

 

Sorgu süreci iyi yönetilemedi

 

(4) 15 Temmuz sonrası gerçekleştirilen gözaltı ve tutuklamalar başarılı bir şekilde yönetilemedi. Gözaltına alınanlara dair başarılı bir strateji oluşturulamadı. Sorgular merkezileştirilemedi. Gözaltına alınanlarda psikolojik çözülme sağlayacak etkili atmosfer ve taktikler geliştirilemedi. Polis ve savcı sorguları yetersiz kaldı. Sorular “bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olma” halini yansıttı. Sorgulardan edinilen bilgi ve kanıtlar sorgu havuzunda kullanılabilir, aktarılabilir, güncellenebilir bir hale getirilemedi. Her ekip kapalı devre çalıştı. Bir üst akıl tüm koordinasyonu sağlayamadı.

 

(5) FETÖ ile mücadelede bugüne kadar elde edilen bilgiler, ulaşılan kanıtlar sistemin kullanımına açık değil. Bilgi hâlâ kullanılabilir hale getirilemedi. Bilginin daha çok kuluçkaya yatırılması, havuzda depolanması başarı sanıldı. Oysa havuza aktarılan bilginin on-line kullanılır hale getirilmesi, operasyonel kılınması gerekirdi. Yatay-dikey, çapraz sorgulanabilir bir bilgi veri bankası yaratılmalıydı. Devlette kaydı bulunan Adil Öksüz’ün elden kaçması bunun en güzel kanıtı oldu.

 

Emniyetteki yeniden yapılanma uzadı

 

(6) Emniyet’teki tasfiye ve yeniden yapılandırma çok uzadı. Atılan adımlarda da başarılı sonuçlar alınmadı. Emniyet istihbarat neredeyse sıfır bilgi alan, sıfır analiz yapabilen bir birim haline geldi. Bu da tüm yükün MİT’e yüklenmesi, MİT’in yıpratılması, kadrolarının ağır iş yükü altında ezilmesi sonucunu doğurdu.

 

(7) MİT, Emniyet istihbarat ve jandarma istihbaratın yetersiz kalması yüzünden ağır bir iş yükü ile karşı karşıya kaldı. Bu yük kuruma fazla geldi. Ancak MİT ülkenin stratejik zekâsı pozisyonuna geçebilir, bu yönde stratejiler ve yol haritaları oluşturabilirdi. Ayrıca, kurumlardaki performans değerlendirmesi ile de siyasi irade ve liderliğe yön verebilirdi. Nihayet, kendi performans değerlendirmesini de özeleştirel şekilde yapabilirdi. Örneğin Cemaatin yönetim network’u ve kozmik haberleşme ağına ulaşma yöntemi ve stratejisi, çok yönlü bir şekilde masaya yatırılabilirdi. MİT, sürecin pro-aktif aktörü olması gerekirken reaksiyoner aktörü olmayı tercih etti.

 

(8) Cemaat’in devlete sızmış kadroları tasfiye edilirken özellikle yabancı servis bağlantılı unsurlara daha dikkatli bir bakış açısı gerekiyordu. Bu ayrıştırma yapılamadı. O yüzden Cemaat üzerinden devletin içine sızmış unsurlar ne belirlenebildi, ne de tasfiye edilebildi.

 

Nirengi noktası hatâlı belirlendi

 

(9) Cemaatle mücadelenin nirengi noktası olarak 17-25 Aralık 2013 tarihinin belirlenmesi hatalı oldu. Mücadele için başlangıç noktasının bu tarih olarak alınması, bazı kesimlerin mücadelenin araçsallaştırıldığı yönünde algı oluşturmasına olanak yarattı. Oysa Cemaatle mücadelenin dönüm noktası olarak 7 Şubat 2012 MİT krizi belirlenmeliydi. Bu tespit siyasi amaç gütmediği çok daha net bir mücadeleye algısal destek sunardı.

 

(10) FETÖ ile mücadelede AK Parti içinden gelen direnç ve kafa karıştırıcı söylemler de psikolojik havayı etkiledi. Üç zihniyet öne çıktı. Birinci zihniyet “Cemaatle mücadele edilsin ama bizim istediğimiz şekilde edilsin” diyen anlayıştı. İkinci zihniyet “Cemaatle mücadele edilsin ama parti zarar görmesin; bunun için bazı isimlere varsın göz yumulsun” tasavvuruydu. Üçüncü zihniyet “Cemaatle mücadelede haksızlıklar yapılıyor, Cemaat abartılıyor” diyerek tüm mücadeleyi bulanıklaştıran, mücadele azim ve hırsını geriye çeken bir tavırdı.

 

Dış kamuoyu çalışması yetersiz kaldı

 

(11) Tasfiyenin hangi kriterler ışığında yapıldığı konusunda kamuoyu bilgilendirilmedi.  Oluşturulmak istenen algıları giderecek bilgi kanalları muallakta bırakıldı. Bu da spekülasyonlara sebep verdi. Ara sıra çıkan kriter haberleri de etkili bir şekilde gündemleştirilemedi.

 

(12) 15 Temmuz tarihine kadar bürokraside “bunlar geri döner” korkusu vardı. Mücadele önündeki asıl engel bu psikolojiydi. 15 Temmuz’dan sonra ise “ben bu işlere karışmayayım; iftiralarla beni de bu işlere bulaştırırlar” tedirginliği öne çıktı. Bürokrasi bu ruh modundan kurtarılamadı.

 

(13) FETÖ’ye dair dışarıda etkili bir kamuoyu çalışması yapılamadı. Dışişleri Bakanlığı üzerinde “stratejini oluştur, harekete geç” baskısı ve yönlendirmesi kurulamadı. Türkiye’deki tüm büyükelçilikler Dışişleri’ne çağrılıp FETÖ’yü tanıtan dosyalar verilebilir, gerekli bilgilendirmeler yapılabilirdi. Ayrıca büyükelçiler bulundukları ülkelerde gazetecileri, sivil toplum kuruluşlarını, think-tank’leri, kanaat önderlerini ziyaret ederek benzer bir çalışma yürütebilirlerdi. ABD büyükelçiliğinin Türkiye’de yürüttüğü çalışmalar örnek alınabilirdi. Ayrıca dışarı ile ilişki network’u olan kuruluşlar, STK’lar, think-tank’ler, etkili kanaat önderleri de dış algıların yönetilmesi için desteklenebilir, teşvik edilebilirlerdi. Üniversitelerin dış ilişki network’u daha etkili, daha sistemli bir şekilde harekete geçirilebilirdi.

 

Yazarın Tüm Yazıları

Bu yazıya ilk siz yorum yapın.

Yorumlar(0)

Yorumlarınızı kendi özgün iradenizle yayınlamakta olup; bununla ilgili her türlü dolaylı ve doğrudan sorumluluğu tek başınıza üslenmektesiniz. Yorum yaparak Toplum Kuralları ve Kullanım Koşulları'nı kabul etmiş sayılırsınız.