Çocukluk hayalleri, oyuncaklar ve gölgeden gımıldağa ahırda sinema günleri

Çocukluk anılarında oyuncakların yeri ayrı. Yokluğu bile bazen hatıraları “Benim hiç oyuncağım olmadı” girişiyle başlatıyor. 16 yıl önce bugün ölen yönetmen Ahmet Uluçay onlardan biri: “Gölgeler tek oyuncağımdı ve köy duvarları gölgelerin oynaştığı fantastik bir sinemaydı.” Çocukken bizim sinemaların çöplerinden toplayıp oyuncak “dürbün”ünden baktığımız film parçaları da onun için bir sanat, “kabuğunu çatlatma” imkânı.

Çocukluğumun unutulmaz anıları arasında bazı oyuncaklar da var. Gayet normal… Hatta oyuncağı, oyuna bile zamanı olmayan çocukların hafızasında da yokluğuyla bâki. Çocukluğunu anlatırken girişe o ağır cümle yerleşebiliyor: “Benim hiç oyuncağım olmadı…”

Zira oyuncaklar çocukluğun sonsuz hayaller dünyasının dokunulabilen simgeleri, sahip olunabilen enstrümanları. Sonra o hayaller de unutulan hatıralar arasına giriyor çoğu kez ama o oyuncak ya da yokluğu kalıyor. 

O günlerde astronot olacak çocuk neyinden belli olurdu bilemiyorum ama o hayallerden geriye kalan “uzay roketi” formundaki döküm Ziraat Bankası kumbarası ismiyle cismiyle aklımda mesela. Geçen yıl 16 Haziran’da Serbestiyet’te yayınlanan “Kumbarama pul doldu” yazım da gazını oradan almıştı. 

“Elle tutulur” bir hayal işte… İçi de başka hayaller için para dolu. Lâkin bugün “en kıymetli” madeni paramızı büfenin üstünde dik duran roketin kapısındaki yaya yerleştirip haznesine fırlatsan, tasarruf hayallerin de ki astronotluğumuz kadar. Parasını verip uzay yolcusu olduğumuz düşünülürse, ondan da beter… Hepsini torbaya doldurup “Mehtap” sakızı alır, şekeri gidene kadar çiğnersin anca.

Son yolculuğu tahta kızakla…

Ama oyuncak önemli… O kült “Yurttaş Kane” filminin finalinde medya imparatoru, milyarder Charles Foster Kane’in son kelimesinin çocukluğundaki tahta kızağının adı, “Rosebud” olması boşuna değil. Belki bir tek o hatırası, o günkü hayalleri temiz kalmış… Çoğu sinema eleştirmenin deyişiyle “Kane’in kaybettiği her şeyi simgeliyor”.

Çevresindeki kimsenin onun ne dediğini anlamaması, ölümünün ardından o kızağın şömineye atılıp yakılması da finaline yakışıyor doğrusu. Kane’e dair bir an şefkati andıran duygular yaşama ihtimalimiz belki o sahneyle… 

Lâkin bu satırları yazarken Donald Trump’ın bir röportajında “Kane’e büyük hayranlık duyduğunu” okuyunca, The New York Times’ın Elon Musk’ı “dijital Yurttaş Kane” olarak adlandırdığını görünce kendime geliyorum. Pervasız otoriteleri, kibirleri, duygusal -cezai- indirimine de engel.

Çakmak taşlı itfaiye arabası 

Oyuncaklara dönersek… Bu mevzuda nispeten şanslı bir çocuk olarak benim oyuncaklarımın çoğu gözümün önünde… Elbette oyuncaktan saymadığım, hatta yıllar sonra rüyama bile giren üç tekerlekli küçücük kırmızı bisiklet, az büyüyünce zamane dolmuşlarının süsünden, aksesuarlarından asla geri kalmayan rulmanlı tornetler bir yana… 

“En sevdiğim” teneke, sürtmeli itfaiye arabası misal; haznesindeki çakmak taşıyla tepe ışığı bile yanıyor! Ambulans, polis arabası versiyonları da var. O günlerde “şanslı” şehirlerde görülebilen böyle filoları -sınıfını geçince- evinde kurabiliyorsun!

Denizler Altında 20 bin Fersah

Bahçede, kumda siperler kazıp misketten güllerle harp yaptırdığımız plastik küçük askerler, kızılderililer, kovboylar… Dalından oklar, tahta kılıçlar, üzeri metal şövalye düğmeli, olmadı gazoz kapaklı mukavva kalkanlar, mantar tabancaları… 

Benim için en heyecanlısı, manzaralısı “dalış maskesi” ama ona da oyuncak demek haksızlık. Gerçi daldığın anda şnorkelini ve ona birleşik maskeyi bir anda tıkayan pinpon topu nedeniyle “dalamayış” maskesi olsa da yüzeyden seyri, masmavi dünyası bile sefa: “Denizler Altında 20 bin Fersah”. 

O günlerde çeşit çeşit balık, dibe yayılı vatozlar, bir sürü deniz canlısı, pavurya, uzun bacaklı “süs yengeçleri”, deniz yıldızları, kestaneler, midyeler, kuma dikili koca pinalar, minareler, salyangozlar, böcekler… Bilhassa Erdek “Narlı Köy”de; parmak kadar denizatı bile var. Ankaralı bir çocuğun her gördüğünde ilk kez görmüş gibi hissettiği denizin dibine ulaşıyor hayallerin. Daha ne olsun.

Çocukluğun hayal dürbünleri

Hepsi hikâyeli oyuncaklar. Hikâyeleri birçok yazıma da konu oluyor nitekim. Onlardan birisi de yine az maliyetlerinden kaleydoskoplar. Şimdi “çiçek dürbünü” deniyormuş. Velâkin o çabuk bıktırıyor; zira manzarası, görüntüsü sınırlı. Üreten ne koyduysa o! Tembel tembel halıda, kumda yuvarlanırken bakıyorsun bir aralar.

Çocukluk hayallerin ise öyle değil tabii… Ona sığmıyor, hayallerine ambargo canını sıkıyor. Onun da çaresi var bir bakıma. Film karelerini büyüterek gösterebilen küçük, kare bir tür büyüteçler, “dürbün”ler… Açık, kapalı sinemaların kuytusuna, “çöp”üne atılan kesilmiş filmleri topluyorsun önce. Hayaller çalıyorsun o filmden ve her baktığında o âna, o kahramanların rolüne sahip oluyorsun. 

“Sinemaskop” çocukluk hayalleri

Sinema ve hayaller, hatta “çocukluk hayalleri” deyince koca bir külliyat çıkıyor önüme. Bakışı, stili, “açı”sı birbirinden farklı yönetmenlerin hayalleri dünyaya armağan. Bizim nesilden birçok insan da nostaljisine, “Benim Sinemalarım”a genellikle çocukluğundan başlıyor zaten. 

Bir zamanların “Ah o Açıkhava sinemaları!” kaç milyonun nidası, kaç çocuğun patlayan gazozu, hayallerinin “ay” çekirdeği, nostaljisi, aşkından haberli yahut habersiz “flört”üyle ilk “gece buluşmaları, rastlaşmaları”nın mekânıdır kestiremiyorum mesela. 

Stereo TV’deki mono nutuklar

Bizim kuşak deyince en renkli siyah beyaz filmlerden, ilk gençliğindeki televizyonlardan, bugün ortalıktaki -rengi altın portakalı andırsa da- tadı kaçmış “renkli” filmlere kadar giden sonsuz hikâyeler. Öyle ki bazı kanallar sermayeyi hâlâ 50-60 yıllık o çoğu güldürükçü filmlere, o nostaljiye yüklüyor. O filmlerde -olur a- attığın kahkaha bile o günlerden kalma. Sanal Sunal gülüyorsun işte.

Bugün tıpkısı gibi net, gerçeğinden renkli, sesiyle stereo, Hi-Fi dev TV’lerden küçücük filmler, daracık programlar, mono nutuklar, kuyruklu yalanlar seyrediyor çoğu insan. Bugünün, teknolojinin eve getirdiği imkânlarının ufku elbette sonsuz ama yaşadığın ülkeye, sansüre, yasağa göre her şey değişiyor, onlar da kısıtlı. İzin verdikleri kadar.

Misal, abonelerine master (HiRes FLAC) kayıtlarla “stüdyo kalitesi”nde müzik dinleme olanağı sağlayan TIDAL önüne çıkarılan engeller nedeniyle terk ediyor ülkeni. Her kitle iletişim aracına, platformuna fabrikasından İletişim Başkanlığı, RTÜK yüklü çünkü. Üstelik TRT bandrolü, ÖTV’si, KDV’si ile “ekran” fiyatının yarısını aşan vergisini de sen veriyorsun! 

İlk görüşte imkânsız aşk

Sineması çocukluktan başlayan birçok insanın yanında tersi de daha derinden geçerli bazen. Bazısının hayalleri sinemayla, o an büyümeye başlıyor, öyle yetişiyor, hatta tek hayali sinema oluyor. O günlerde bile. 

Oyuncaksız oyunlarla, kendi yaptığı, “icat” ettiği oyuncaklarla büyüyenlerin hikâyesinin yeri ayrı. En yaratıcıları bazen; ki yazım da onlarla ilgili. Onlardan birisi tüm bunları, oyuncakları, film parçalarını, ta çocukluğundan, “ilk görüşte aşk” la başlayan sinema sevdasıyla aklıma düşüren yönetmen, senarist, yazar, şair Ahmet Uluçay… 

Kuşakdaşım ama bugün yok maalesef. Uluçay 16 yıl önce bugün, 30 Kasım 2009’da ölüyor. 54 yaşında, “beyin tümörü tedavisi görürken zatürree”den… Bir yazar, yönetmen için en zalim hastalık.

Esasında şehirli çocuklara oranla en baştan şansı yok bu mevzuda. Hatta “bir ihtimal” bile denemez; Farsça olumsuzluk ekiyle “biihtimal”, imkânsız gibi. Kütahya’nın Tavşanlı ilçesine bağlı -sonradan belde olan- Tepecik köyünde doğuyor, büyüyor. Köyün tarihi zaten zorlu. Önce, 1916’da bölgeyi daha da yoksullaştıran çekirge istilası, felâketi, sonra köyden şehitler götüren Birinci Dünya Savaşı, Yunan İstilası…

Uzaktaki köyde “sinema”

İşte Uluçay o köyde doğuyor. 71 yıl önce. O günlerde Türkiye’de gösterime giren 48 filme bakıyorum… Aynı kuşaktan olmama rağmen hiçbiri gözümün önüne bir görsel bile getirmese de, sinema günlerime dair bir çağrışım yaratmasa da isimleri biraz konuşkan: 

“Bulgar Sadık”, “Kurtuluş Savaşı”, “Canlı Karagöz”, “Dümbüllü Tarzan”, “Bozkurt Obası”, “Nasreddin Hoca”. Bir de ecnebi, esasında “komşu” esintililerden “Şarlo İstanbul’da” filmine rastlıyorum. Başrolde de “Yunan Şarlosu” olarak anılan Kimon Spathopoulos.

Ama büyükşehirlerde yaşayan şanslı çocuklar için yabancı film dünyası zengin. Çocukken, 1960’larda sinemada izlediğim Alfred Hitchock’lar, “400 Darbe, Spartaküs, Benhur, The Alamo, Kara Orfe, Batı Yakasının Hikâyesi” gibi filmler bugün bile hafızamda.

Tek oyuncağı gölgeler

Uluçay’ın ise köyünde kendi deyimiyle o günlerdeki tek oyuncağı gölgeler: “Gölgeler tek oyuncağımdı ve köy duvarları gölgelerin oynaştığı mistik ve fantastik bir sinemaydı.” O günlerde  “sinematografın icadından bile pek haberi yok”: 

“Ben resmi çok seviyordum… Bazen düşünürdüm resimlere bakıp, bunlar hareket etse, ben bakarken adam yürüse, geçip gitse sağından solundan çerçevenin… Ve bir gün sinema denilen icatla karşılaştım.”            

Şartlara bakınca “gayet normal”; o dönemde birkaç istisna şehir dışında sinema “taşra”ya, köye seyyar sinemacıların, sonra Halkevleri’nin gezici ekipleriyle senede birkaç kez ulaşıyor. Çankırı, Siirt, Sinop gibi bazı yerlerde açılan Halkevi sinemalarında da kısıtlı imkânlarla uzunca bir süre sessiz film gösteriliyor. 

Ahırda sinema günleri… 

Uluçay da sinemayla 1960’da ilkokuldayken köyüne gelen seyyar bir sinemacı sayesinde tanışıyor. Ve bu büyük olayı kayda şu sözleriyle de geçiyor: “Lumiére Kardeşler sinemayı icat etmeselerdi, bunu Tavşanlı’da İsmail (Mutlu) ile biz yapacaktık.”

Köyde kümes hayvancılığıyla uğraşan Mutlu ile sinema makinesi yapmaya karar verdiklerinde yaşları 11, 12. Birkaç yıl sonra tahtadan da olsa “makine”yi yapmayı başarıyorlar. Bizim sinemalardan, çöplerden toplayıp “dürbün”ünden bakıp bıkınca attığımız film parçaları onlar için bir sanat imkânı, yaratıcı malzeme. 

Artık o –Suavi Kemal Yazgıç’ın Edebistan’daki yazısının başlığı gibi- “Karpuz kabuğundan gemilerin kaptanı”… O film parçalarını birleştirerek köylerinde küçük gösterimler düzenliyorlar. “Sinema salonu” daha sonra ilk uzun metrajlı filmi “Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak”da da anlattığı ahır

Hamallıkla çekilen film 

Uluçay ve Mutlu bir süre sonra maden işçisi arkadaşları Şerif Akarsu ile “Tepecik Köyü Arkadaş Sinema Grubu”nu kuruyor. Hayatının odağında sinema varken geçimini de “kamyon şoförlüğü, inşaat işçiliği ve tavukçuluk gibi pek çok işte çalışarak” sağlıyor.

İlk -kısa- filmi “Optik Düşler”, 1993’de arkadaşlarıyla Almanya’da yaşayan bir gurbetçiden aldıkları VHS kamerayla. 2004’de gösterime giren “Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak”ı çekerken de geçimini “yem fabrikasında hamallık”la sağlıyor. Ama bu filmiyle dünyaya da açılıyor; Türkiye’de ve yurtdışında 40’a yakın ödül.

“Kabuğunu çatlatma” çabası 

İki çocuk babası olan Uluçay, “Bozkırda Deniz Kabuğu” filminin çekimlerine de 2007 yılında başlıyor. Kabuğun mânâsını, onun hayatındaki yerini ise bir röportajından (¹) seziyoruz kısaca. 

Müzeyyen Çelik’in “Ahmet Uluçay’ın kabuklarla ne gibi bir derdi var? (karpuz kabuğu, deniz kabuğu)” sorusuna yanıtı derin: “Kabuğumu çatlatmaya çalışıyorum.” 

Tesadüf, Uluçay’ın aldığı ödüllerden birisi, San Sebastian Film Festivali’nde en iyi ikinci ödül olan “Altın Denizkabuğu”! Kısa filmlerinden birinin adının “Koltuk Değneklerinden Kanat Yapmak” olması da, bu zorlu yoldaki çabasını çağrıştırıyor. 

Tümör yarım bıraktırıyor 

Bitiremediği o filme dair özet açıklaması kalıyor geride: “Tevrat, İncil, Kur’an’la ilgili metaforlar ve ritüellerle dolu… Yakup ve Yusuf kıssasının sinema versiyonu… Anadolu’ya özgü bir bozkır Arkadia’sı… Bir bozkır şehrayini… Bir periler düğünü…”  

“Bozkırda Deniz Kabuğu” 11 yıldır boğuştuğu ağır hastalığı nedeniyle yarım kalıyor. Çelik’in röportajında hastalığından da konuşuyorlar: “Bu tümör amcamın beyninin öyle bir yerine yerleşmiş ki bütün zihni faaliyetlerini etkiliyormuş ve halüsinasyonlar görüyormuş. 

Bu hayır mı şer mi diye soruyor. Hayır diyorum bizim şerle işimiz olmaz, gülüyor. Hastalıkla on bir yıldır boğuşuyor. İki ameliyat geçirmiş terapileri devam ediyor. Aran nasıl hastalıkla diye soruyorum. Fena değil kardeş kardeş geçiniyoruz, mutluyuz diyor.”

“Yapmamak” da önemli 

Ardından mevzu yine “gımıldak”a geliyor. “Sinema bütün dillerde hareketli kımıldayan anlamına geliyor diyor. İşte size Türkçe bir kelime kımıldak, Kütahyacası da gımıldak. Sinemacı da doğal olarak gımıldakçı oluyor. Sonra gımıldak bizim en sevdiğimiz mucizevi bir buluş oluyor.”

Söyleşinin sonuna doğru Çelik’in “Ahmet Uluçay ne yapmamaya çalışıyor?” sorusu geliyor. Derin bir soru… “Yapma”nın çok zor olduğu bir ülkede “yapmamak” da yapmak kadar değerli bazen. Gürbüz Özaltınlı’nın yedi yıl önceki yazısı geçiyor aklımdan: “İyilik ve kötülük üzerine”.

“İyi bir insan olmak mı önemli, kötü bir insan olmamak mı?” sorusuyla başlayan yazısı, kötülük yapmamaya çabalamanın ne denli değerli ve çoğu kez daha mümkün göründüğünü ortaya koyan harika bir örnek. Hele yaşadığımız günlerde… Gelişmenin, değişmenin, umudun önüne duvar örecek, bu düzene karşı direnenleri, mücadele edenleri yıpratacak, yalnız bırakacak “şey”leri yapmamak mesela.

Bir film yetiyor bazen… 

Uluçay’ın Çelik’in -kendi deyimiyle bu “zor sorusu”na yanıtında da bunu başarmanın yollarından birisi gizli sanki: “Bu zor bir soru oldu. Benim ne yapacağım belli olmaz. Babam rahmetli 24 saatte 48 yön değiştiriyorsun derdi. Ama babamı asla şaşırtmamak için değiştirmediğim yönüm kalmıyor.” 

Çoğu insan için tarifi, kıyası bile imkânsız zorlu hayat koşullarına, hatta onu yıllarca amansız seyriyle de kısıtlayan beyin tümörüne hayalleriyle, duruşuyla meydan okuyor. En zor, çaresiz görünen koşullarda bile büyük hayallerin peşinde değişmek, değişmeye kapalı olmamak… 

İlk adım çoğu kez. Bunun hayat okulunda, tedrisatında sinema, izlenen filmler de var. Bazen bir film yetiyor bakışının, giderek duruşunun değişmesine. Bir film okuyorsun, hayat algın, hayata bakışın değişiyor.

(¹) “Ahmet Uluçay ile konuştuk”, Müzeyyen Çelik, İzdiham, 14 Mart 2016. Yazımda Ayşe Pay’ın çok geniş bir kaynakçayla hazırladığı “Örnek Okur’unu Arayan Yönetmen: Ahmet Uluçay” adlı çalışmasından da yararlandım.

Önceki İçerikİktidar da çözüm için sahaya indi: Ömer Çelik ve Bilal Erdoğan Terörsüz Türkiye’yi anlatacak
Sonraki İçerikİsmet Özel’in Şiir Okuma Kılavuzu pek çok başka konuda da kılavuzluk edebilir