Geçtiğimiz günlerde adliye koridorunda patlayan bir silah ve sonrasında yapılan açıklamalar, aslında bu binanın gerçek sahibinin kim olduğu sorusunu yeniden gündeme getirdi.
Bir yanda adliyeyi kendi müstakil “iş yeri” gören bir ev sahibi edası, diğer yanda ise aynı çatının altında “kiracı” mahcubiyetine itilmek istenen savunma makamı…
Oysa adalet, sadece bir mahkeme salonu ve bir karardan ibaret değildir; aksine birbirine sıkı sıkıya bağlı üç temel sütun üzerinde yükselen hassas bir dengedir.
Malumunuz üzere evrensel hukuk literatüründe “Yargının Sacayağı” olarak adlandırılan bu yapı, tıpkı üçayaklı bir sehpa gibidir.
Bu sehpanın ayaklarını şu şekilde tanımlayabiliriz:
İddia (Savcılık): Suçun işlendiğini iddia eden (toplumun ve devletin haklarını savunan);
Savunma (Avukatlık/Baro): İddiaya karşı şüphelinin veya sanığın haklarını koruyan;
Hüküm (Hâkimlik/Mahkeme): İddia ve savunmayı dinleyerek tarafsız bir şekilde karara bağlayan bir çatı.
Klasik Roma Hukuku’ndan bu yana gelen bu kavramı “sav-savunma-karar” olarak da formülleştirmek mümkündür.
Bu unsurlardan biri zayıf kaldığında adaletin de çökeceği aşikârdır; yani yargılama “topal” kalır.
Seke Seke İlerleyen Adalet ve Kaderin Cilvesi
Bizim yargı sistemimiz zaten seke seke ilerliyor.
13 Ocak 2026 tarihinde İstanbul Anadolu Adliyesi’nde görevli Cumhuriyet Savcısı Muhammed Çağatay Kılıçaslan, aralarında gönül ilişkisi bulunan Bölge Adliye Mahkemesi hâkimlerinden Aslı Kahraman’ı silahla yaraladı.
Yakup Karadağ isimli bir şahsın, savcının elini zor kullanarak havaya kaldırıp onu duvara yaslayarak silahı elinden alması bir faciayı önledi.
Yakup Karadağ; Maltepe Açık Ceza İnfaz Kurumu’nda hükümlü olan ve “denetimli serbestlik” kapsamında adliyede çaycı olarak görevlendirilen biri.
Kaderin cilvesi bu ya, ceza yoluyla ıslah edilmeye çalışılan bir hükümlü, ıslahla görevlendirilen aktörlerden birini fiilen ıslah etmek zorunda kaldı.
Tabii ki bu münferit olay genele şamil edilemez.
Ancak bu olay, kabuk bağlamaya çalışan bir yaranın sosyal medya aracılığıyla yeniden kanamaya başlamasına vesile oldu.
X-Ray Cihazı Güvenlik mi, Dayatma mı?
“Hâkim ve Savcılar Derneği” de tartışmaya dâhil olarak, “Suçun şahsiliği, hukukun en temel ve evrensel ilkesidir. Her meslek grubunda, o unvanı taşımaya layık olmayan münferit kişiler çıkabilir,” şeklinde bir açıklama yaptı.
Kesinlikle yerinde ve makul bir açıklamaydı bu.
Fakat açıklamanın devamında, “Hâkim ve savcılar da X-Ray cihazından geçsin” şeklindeki eleştirileri bir dayatma olarak niteleyince avukatlardan tepki gördü.
Çünkü yargının olmazsa olmazlarından biri olan avukatlar, hâlâ adliyelere X-Ray cihazından geçerek girmekte.
Nedenini tekrar hatırlatalım: İstanbul Cumhuriyet Savcısı Mehmet Selim Kiraz’ın 31 Mart 2015 tarihinde adliyede katledilmesi.
Örgüt mensupları adliyeye sahte bir kimlik ve avukat cübbesi ile girince, o günden bugüne avukatların adliyeye X-Ray cihazından geçerek girmeleri zorunlu kılındı.
Kısacası örgüt tarafından kullanılan bir avukat cübbesi, tüm avukatlara yaptırım olarak döndü.
Bölünmüş Barolar ve “Kindar ve Dindar Nesil” Projesi
Hâlbuki öncesinde gerçek bir avukatın fail olduğu bir katliama da şahit olmuştuk.
17 Mayıs 2006 tarihinde bir avukat olan Alparslan Arslan, Danıştay binasına girerek adeta ölüm saçmıştı.
Buna rağmen avukatlara o dönemde böyle bir yaptırım uygulanmamıştı.
Bugün uygulananlar aslında güvenlik adı altında bir kurumun güvensiz hale getirilmesidir.
Çünkü avukatlar çabuk örgütlenebilen ve ses getirebilen bir meslek grubu.
Baroları bölme çalışmaları bunun en büyük göstergesiydi.
İktidar büyük barolara diş geçiremeyince “böl-parçala-yut” taktiğiyle 11 Temmuz 2020 tarihli yasayla çoklu baro sistemini getirdi.
Oysa bu yasaya 81 ilin baro başkanı karşı çıkmıştı.
Yasa amacına ulaşmadı; 2025 yılı itibariyle İstanbul’da bulunan yaklaşık 70.000 avukattan sadece 3.592’si, Ankara’da ise 30.000 avukattan sadece 2.829’u 2 numaralı baro üyesidir.
Bu iki il dışında İzmir dâhil hiçbir il 2 numaralı baroyu kurmak için gereken 2.000 avukat şartını sağlayamadı.
Burada iki ihtimal var: Ya iktidar kendisine yakın avukatları bile ikna edemedi ya da iktidarı destekleyen avukat sayısı ancak bu kadar.
Tabii ki bu durum sırf hukuk ile sınırlı değil; başta tıp ve mühendislik olmak üzere diğer meslekler açısından da geçerli. İktidarın Türk Tabipleri Birliği (TTB) ve Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği (TMMOB) gibi meslek odaları ile çok da barışık olduğu söylenemez.
Demek ki Necip Fazıl Kısakürek’ten esinlenerek yürütülen “dindar ve kindar bir nesil” projesini hayata geçirmek çok da işe yaramadı.
Oysa Aliya İzzetbegoviç şöyle der:
“Hiç kimse intikam peşinde koşmamalı, sadece adaleti aramalıdır. Çünkü intikam sonu olmayan kötülüklerin de kapısını açar. Geçmişi unutmayın; ama onunla da yaşamayın!”
Adliye Binaları Kimin İş Yeri?
Hâkim ve savcıların X-Ray cihazından geçmemesi gerektiğini söyleyenlerin temel argümanı, adliyelerin onların “iş yeri” olduğu iddiasıdır.
Hatta “Hâkim ve Savcılar Derneği” sosyal medyadaki açıklamasında, “Adliyeler, hâkim ve savcıların görev ifa ettikleri iş yerleridir,” diye yazınca, bir avukat “Doğru ya, biz adliyelere çekirdek çitlemeye gidiyoruz,” şeklinde ironik bir cevap vermişti.
Adliyelerin sadece hâkim ve savcıların “iş yeri” olduğunu iddia etmek, “mal sahibi benim” demektir.
Bu durumda avukatlar “kiracı”, halk ise “müşteri” konumuna düşürülüyor.
Bir konuyu hatırlatmakta yarar görüyorum:
Hâkim ve savcıların mesleğe kabulü Adalet Bakanlığı ve HSK; avukatların kabulü ise Barolar ve TBB üzerinden yürütülür.
Her iki süreçte de idari bir aktör olan Adalet Bakanlığı, adliye binalarının (moda tabiriyle sarayların) sahibidir.
Bu binalarda hâkim ve savcılara tahsis edilmiş odaların yanında, barolara da tahsis edilmiş bölümler vardır.
Bu binaların idaresinin Cumhuriyet Başsavcılıklarına verilmesi, burayı kimsenin şahsi malı yapmaz.
Bu “sahiplik” iddiasının geçmişte vahim örneklerini gördük. İBB soruşturmasının ilk günlerinde İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, bir kısım avukatı adliye binalarına bile yaklaştırmadı.
Üstelik adliye binasına alınan bir avuç avukatın iki-üç katı kadar çevik kuvvet polisi içerideydi ve savcılık koridorlarında avukatlara karşı barikat oluşturdular.
Bu konuyu 25 Mart 2025 tarihli “Ramazan’ın manevi atmosferine gölge düşüren kim?” başlıklı yazımla detaylıca anlatmıştım.
O günden bugüne değişen bir şey yok.
Hâlihazırda İstanbul Adliyesi’ndeki bazı bölümlere avukatlar hâlâ giremiyor.
Bir avukatın 7. katta bulunan bazı savcılara erişimi adeta hayal ötesi.
Hani avukatlar yargının sacayağından biriydi?
Sacayaklarından birini “tehlikeli” görmek nasıl bir yaklaşımdır?
Bunun tek nedeni, iktidar olanların veya o güce sığınanların kendini devletin sahibi görmesidir.
Oysa her iktidarın bir seçimlik canı vardır.
Günü geldiğinde kimin “mal sahibi” kimin “kiracı” olduğuna sadece bir sandık karar verir.













