Anasayfa / GÜNÜN YAZILARI / Müslümanların ırkçılıkla imtihanı

Müslümanların ırkçılıkla imtihanı

Hüseyin Çelik, Serbestiyet için yazdı: "Dünyanın diğer uçlarındaki Müslümanlar için endişe duyup da kendi ülkelerindeki, Kuzey Suriye’deki Kürt Müslümanlara umursamaz bir tutumda olmak dinen ve ahlaken cevaplandırılması gereken bir durumdur."

İnsanların vehbî ve kesbî olmak üzere iki türlü özelliği vardır. Vehbî özellikler, insanlara doğuştan, iradesinin hiçbir müdahalesi olmadan verilen özelliklerdir. İnsan olarak yaratılmak; şu veya bu ırka mensup olmak; şu veya bu anne babanın çocuğu olmak; kadın veya erkek olmak; uzun veya kısa boylu olmak; esmer; sarışın veya kumral olmak; kara kaş gözlü veya başka türlü olmak; doğuştan bazı kabiliyetlere veya kabiliyetsizliklere sahip olmak insanın vehbî özellikleridir. Yani bir gayret sonucu kazanılmış değil, kendisine verilmiş özelliklerdir.

Aslında gerçek anlamda kader budur. Kader, kadar, miktar kelimeleri aynı kökten türemiş kelimelerdir. Allah, her kuluna doğuştan fiziki ve manevi bazı özellikleri, belli bir miktara göre vermiştir. Hal böyle olunca her insan, aynı yumurta ikizi olsa bile, dünyaya eşi benzeri olmayan bir varlık olarak gelir. İlk insandan bugüne kadar her insanın saçının kılındaki DNA’nın bile farklı olması, ilk insandan bugüne kadar hiçbir insanın parmak izinin diğerini tutmaması bu iddianın en basit ispatıdır. İşte bunun adı ‘vehbî’dir.

Hiç kimse mensup olacağı ırkını Allah’a sipariş vererek dünyaya gelmez. Bundan dolayıdır ki, İbni Haldun der ki: ‘Vehbî özellikleriyle övünenler ilkel kabilelerdir.’

Kesbî özelliklere gelince; mal, mülk, servet, unvan, mevki makam, şan, şöhret vs. bütün bunları elde etmek için kullanılan bütün enstrümanlar insanlara yine vehbî olarak verilmiştir. Akıl, zekâ, idrak, muhakeme, hafıza, hatırlama, unutma ve daha binlerce hâsse de insana vehbî olarak verilmiştir. Hal böyle olunca, insan cüz’î iradesini kullanıp bir şeyi elde ettiği zaman yani bir şey kesb ettiği zaman yine onunla kibre ve gurura kapılamaz, en fazla şükreder. Son model ve çok özellikli bir arabayı sürüp hedefine en seri şekilde ulaşan bir sürücü, bütün hızın kerametini kendinde ararsa sahip olduğu nimete karşı nankörlük yapmış olur.

İnsanlığın kadın ve erkek diye iki cinsten olduğu bir gerçekliktir ama cinsiyetçilik yapmak insanlık dışıdır. Irkların çeşitliliği, milletlerin ve milliyetlerin varlığı ve farklılığı bir gerçekliktir ama ırkçılık ve şoven milliyetçilik insanlığın kadim bir hastalığıdır.

İnsanların bireysel farklılığı yaratılışın bir gerçekliği olduğu gibi kitlesel farklılıklar da yaratılışın bir gerçeğidir. Ancak Allah hesap gününde bireyi muhatap alır. Allah, hesap gününde “önce Araplar gelsin hesabını versin, Türkler onları takip etsin, Kürtler de onların arkasında sıraya geçsin” demez. Ahmet, Mehmet, Hüseyin, Ayşe, Fatma, Jale hesabını birey olarak verecektir.

Hal böyle olunca İnsanların bilinmesi, anlaşılması ve değerlendirilmesi türüne göre değil, ferdi özelliklerine göredir. İnsanlar, böcekler gibi sert kabuklular, kanatlılar, önden bacaklılar, yumuşakçalar vs. şekilde kategorize edilemez.

Müslümanların ırkçılık yapması kahredicidir

İnsanlığı kana bulayan, milyonlarca insanın ölmesine kıtaların harabeye dönmesine sebebiyet veren iki büyük dünya savaşının temelinde aslında ırkçılık vardır. 

Başka dinlere ve medeniyetlere mensup insanların ırkçılık yapması elbette bizi de ilgilendirir ve rahatsız eder ama Müslümanların ırkçılık yapması kahredicidir. Kaldı ki bu hastalığın sözüm ona dindar insanlara da bulaşmış olması ayrıca vahimdir.

Müslümanların kitabı olan Kur’an-ı Kerim’de Allah ırk ve ırkçılıkla ilgili şöyle buyuruyor:

“Ey insanlar! Gerçekten biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizle tanışmanız için sizi halklar ve kabileler hâline getirdik. Şüphesiz Allah katında sizin en üstün olanınız, takvaca en ileride olanınızdır. Şüphesiz Allah bilendir, her şeyden haberdardır.”
(Hucurât Suresi, 13)

Yine Hucurât Suresi’nde, farklı ırklara mensup olup da Müslüman olanlara şöyle seslenilmektedir:

“Bütün mü’minler kardeştir; öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin ve Allah’a gönülden saygı besleyip O’na karşı gelmekten sakının ki O’nun rahmetine erişesiniz.”
(Hucurât Suresi, 10)

Kur’an-ı Kerim kitabının muallimi Hz. Peygamber, birçok hadisinde ırk ve ırkçılık meselesine ısrarla temas etmiştir:

“Ey insanlar! Şunu iyi bilin ki, Rabbiniz birdir, atanız da birdir. Arap’ın Arap olmayana, Arap olmayanın Arap’a; beyazın siyaha, siyahın beyaza takva dışında bir üstünlüğü yoktur…” 

(İbn Hanbel, 5/411) 

Bu Hadis, Veda Hutbesi’nin özünü teşkil eden hadistir. 

Hz. Muhammed Mekke’nin fethi gününde insanlara şöyle seslenmiştir: 

“Ey insanlar! Allah sizden cahiliye gururunu ve atalarla övünme âdetini gidermiştir. İnsanlar iki gruptur: İyi, takva sahibi ve Allah katında değerli kişi; günahkâr, bedbaht ve Allah katında değersiz kişi. İnsanlar Âdem’in çocuklarıdır. Allah ise Âdem’i topraktan yaratmıştır…”
(Tirmizî, Tefsîru’l-Kur’ân, 49; Ebû Dâvûd, Edeb, 110–111)

Asabiye kavramı ve toplumsal sonuçları

Esasen İslam dini, her çeşit ırkçılığı, kast sistemini, soy sop milliyetçiliğini sadece teorik olarak reddetmekle kalmamış, bunu hayata da geçirmiştir. Asr-ı Saadet, Dört Halife Devri ve daha sonraki bazı uygulamalar bunun en güzel örnekleridir. Asabiye’ye, yani kan bağına dayalı akrabalık ilişkilerinin ve üstünlük iddialarının esas olduğu, katı kabileciliğin hâkim olduğu geleneksel Arap toplumunda ayrımcılıkla mücadele hiç de kolay olmamıştır. Kendini üstün gören birçok kabilenin ileri gelenleri, köleleriyle aynı dine mensup olmayı kendilerine yediremedikleri için uzun zaman Müslümanlığa mesafeli kalmışlardır.

İslam hukukunda renk, ırk, soy sop, aşiret, kabile, sınıf ayırımı kesin olarak reddedilmiştir. Yetki ve sorumluluklar tayin edilirken de bu tutum aynen korunmuştur. Ancak bütün İslam tarihi boyunca, Emevîler’den başlamak üzere, bir sapma olarak ırkçı uygulamalara da ne yazık ki rastlanmıştır.

Yürürlükteki Yahudilik, ırk üstünlüğü esasına dayanan bir dindir. İsrailoğullarından olmayıp da sonradan Musevi olanlar bile Yahudilerin aşağılamalarından kurtulamamışlardır. Mevcut hâliyle Yahudilik, semavi bir din olmaktan ziyade bir ırkın dini olarak varlığını sürdürmesidir. Kaderin garip bir tecellisidir ki, Irkçılığa dayalı bu dinin mensupları, tarih boyunca aynı zamanda en fazla ırkçılığın kurbanı olan kitle olmuştur. Yahudiler, ırkçılığın bir tezahürü olarak galipken zalim, mağlupken hep zelil olmuşlardır.

Hristiyanlık, ırkçılığı reddeden bir din olmakla beraber, tarih boyunca sömürgeci olan Hristiyan milletler çok sayıda ırkçılık örneği sergilemiş ve büyük soy kırımlara imza atmışlardır.

İslam dininin, temel haklardan biri olarak kabul ettiği neslin korunması ilkesi soyun, çekirdek ailenin, ırkın, kabile ve aşiretin hayatın bir gerçekliği olarak kabul edildiğinin göstergesidir. Bir insanın mensubiyetlerini bilmesi, sahip çıkması, ifade etmesi yasaklanmamıştır. Tam aksine buna İslami terminolojide “sıla-i rahm” denilmektedir. Kaldı ki, bir insanın soyunu inkâr etmesi asla hoş karşılanmamıştır. Yasak olan şey, üstünlük iddiası ve buna göre hareket tarzı oluşturmaktır. 

Bir insanın çekirdek ailesini, kabilesini, mensup olduğu ırkı, mensup olduğu milleti sevmesinde bir problem yoktur. Germen’in Germen’i sevmesi, onun kültürüne, farklılıklarına sahip çıkması insani bir şeydir. Ancak Germen olan, antisemitist (Sami ırkına düşman) olursa orada çok ciddi problem var demektir. Arab’ın Arab’ı, Acem’in Acemi, Türk’ün Türk’ü, Kürt’ün Kürt’ü sevmesinde de bir problem yok. Ne zamanki Arap Acem’e veya Türk Kürt’e üstünlük taslarsa veya tersi olursa işte o zaman ırkçılık boy göstermiş demektir.

Kan bağına dayalı akrabalığın yüceltilip kutsanmasına İslami terminolojide “asabiye” denilmektedir. Tekâsür Suresi’nde kan bağı olan akrabalarının çokluğu ile övünen hatta mezarlıklardaki ölülerini bile hesaba katan müşriklerin bu tutumu şiddetle yerilmektedir. Peygamberimizin ifadesiyle “Asabiyet, bir kişinin kavminin haksız davranışına arka çıkmasıdır” (Müsned, IV, 107, 160; Ebû Dâvûd, “Edeb”, 112). Müşrik Arap toplumunda hayatın her alanında, tüm değerlendirme ve sosyal statü belirlemelerinde asabiye hâkimdir.

 Osmanlı’da millet sistemi, din esasına göre şekillenmişti

Osmanlı Devleti’nde hanedan aile Türklerdendir ama ırkçılık ve ırk esasına dayalı bir yapılanma söz konusu değildir. Osmanlı’da millet sistemi, din esasına göre şekillenmişti. Yapı, Müslim ve Gayr-i Müslim şeklinde kurulmuştu. Gayr-i Müslimler de elbette kendi aralarında din ve mezhep esasına göre ayrılıyordu.

Yavuz’un rubaisi: ittihadın önceliği

Yavuz Sultan Selim’in ayrımcılığı, ırkçılığı reddeden; İslam birliğini vurgulayan ünlü rubaisi, Osmanlı’nın milliyetçilikle ilgili tavrının en belirgin örneğidir:

“Milletimde ihtilâf u tefrika endişesi,

Kûşe-i kabrimde hatta bî-karar eyler beni

İttihad iken savlet-i a‘dâyı def‘a çâremiz,

İttihad etmezse millet, dâğdâr eyler beni.”

Yani mealen diyor ki,

“Milletimde bölünme ve parçalanma endişesi, beni mezarımda bile rahatsız eder. Düşmanın saldırılarını bertaraf etmenin yolu birlik iken, millet birlik içinde olmazsa bu durum beni harap eder.”

Batılılaşma döneminde, İttihâd-ı İslam fikrinin edebiyatta ve düşünce dünyamızdaki en önemli temsilcilerinden olan Namık Kemal’in, Yavuz’a büyük hayranlığının esas sebebi, İslam birliğine yaptığı katkıdır. Şair Abdülhak Hamid’i, başta Endülüs tarihi olmak üzere, İslam tarihi ile ilgili piyesler yazmaya teşvik eden de Namık Kemal’dir. Kendisinin yazdığı Cezmi romanı ile Celalettin Harzemşah ve Vatan Yahut Silistre isimli piyesleri İttihâd-ı İslam mefkuresinin onun kaleminden edebiyatımıza olan yansımalarıdır. Abdülhak Hamid’in şiirine nazire olarak yazdığı Selîmiyye isimli şiirinde ise İttihâd-ı İslam’dan dolayı Yavuz Sultan Selim’i “İslam Kahramanı” olarak niteler. Onun “İttihâd-ı İslam” başlıklı ünlü makalesi başlı başına her türlü ırkçılığa reddiye mahiyetindedir.

Yeni Osmanlılar’ın üç ileri gelenlerinden biri olan Ziya Paşa’nın Endülüs Tarihi’ni yazması da aynı amaca hizmet içindir. Ziya Paşa’nın çok ünlü olan Terkib-i Bend’indeki şu beyit, Batı’dan çıkıp bütün dünyayı kasıp kavuran soy sop milliyetçiliğine ve bizden de bu fikirlere kapılanlara isyandır:

“Milliyyeti nisyan ederek her işimizde,

Efkâr-ı Firenge tebaiyyet yeni çıktı.”

Şairin burada kullandığı “milliyet” kelimesi, İslam milletidir. Özetle dediği şudur: Her işimizde Müslüman olduğumuzu unutarak Batılı fikirlere göre hareket etmek yeni çıktı.

Yeni Osmanlılar, “millet” kelimesini asli anlamında yani bir dinin mensupları anlamında kullanıyorlardı. Onlara göre “ümmet”bir devletin bütün vatandaşları anlamındaydı. “Osmanlı Ümmeti” ifadesi Müslim, Gayr-i Müslim bütün Osmanlı vatandaşlarını kapsıyordu. Irk veya kavim karşılığında kullandıkları kelime ise “Cins”ti. Zamanla bu kelimeler anlam kaymalarına uğramıştır.

Nitekim Ali Suavi, ırk meselesinde Avrupa ile Osmanlıları karşılaştırırken şu ifadelere yer verir: 

Türk Devleti zuhur etti ama cinslik davasına itibar etmeyip her cinsten bulduğu ehliyetlileri istihdam eyledi. Evet Şark’ta cinslik davasına bedel Tevhid davası vardır. Yani Türklük hâkim değildir, Müslümanlık hâkimdir. Avrupa’da ise din hâkim değil, cinslik hakimdir. İşte Şark ile Garb’ın farkı budur.” (Hüsyin Çelik, Ali Suavi, İletişim Yayınları, 2. Baskı, İstanbul, 2021, s.440)

II. Meşrutiyet Dönemi, Osmanlıcılık, milliyetçilik, İslamcılık ve bunların etrafındaki meselelerin en çok tartışıldığı dönemdir. Bu dönemin önemli şahsiyetlerinden biri olan Bediüzzaman Said Nursi, İslam Birliği konusunda Sultan Selim’e biat ettiğini, onun İslam Birliği konusundaki fikirlerini benimsediğini söylerken, Namık Kemal ve Ali Suavi gibi şahsiyetleri de bu konudaki selefleri arasında zikreder.

Mehmet Akif’te menfî milliyetçilik eleştirisi

II. Meşrutiyet Dönemi’nde her türlü menfî milliyetçiliğe savaş açan şahsiyetlerden biri de milli şairimiz Mehmet Akif’tir. Gerek makalelerinde gerekse şiirlerinde İslam kardeşliğini ısrarlı bir şekilde ön plana çıkarır ve vurgular. Balkan Savaşları’ndan sonra Arnavutlar dahil, Osmanlı’nın Kürtler hariç, Müslüman vatandaşlarının ayrılıkçı çabalara girmeleri kendisi de aslen bir Arnavut olan Mehmet Akif’e manifesto mahiyetinde şu satırları yazdırır:

İşte, ey unsur-i isyan, bu elîm izmihlâl.

Seni tahrik eder üç beş alığın ma’rifeti!

Ya neden beklemiyordun bu rezil âkıbeti?

Hani, milliyyetin İslâm idi… Kavmiyyet ne!

Sarılıp sımsıkı dursaydın a milliyyetine.

“Arnavutluk” ne demek? Var mı Şeriatte yeri?

Küfr olur başka değil kavmini sürmek ileri

Arabın Türke; Lâzın Çerkese, yâhud Kürde;

Acemin Çinliye rüchânı mı varmış? Nerde!

Müslümanlıkta “anâsır” mı olurmuş? Ne gezer!

Fikr-i kavmiyyeti tel’in ediyor Peygamber.

En büyük düşmanıdır rûh-i Nebî tefrikanın;

Adı batsın onu İslâm’a sokan kaltabanın!

Şu senin âkıbetin bin bu kadar yıl evvel.

Sana söylenmiş iken doğru mudur şimdi cedel?

Artık ey millet-i merhume, sabâh oldu uyan!

Sana az geldi ezanlar, diye ötsün mü bu çan?

Ne Araplık, ne de Türklük kalacak aç gözünü!

Dinle Peygamberi Zişân’ın İlahi sözünü.

Veriniz baş başa; zirâ sonu hüsrân-ı mübin.

Ne hükümet kalıyor ortada billâhi, ne din!

“Medeniyet!” size çoktan beridir diş biliyor;

Evvelâ parçalamak, sonra da yutmak diliyor.

Arnavutluk size ibret olacakken, hâlâ

Ne bu şûrîde siyaset, ne bu fâsid da’vâ?

Görmüyor gittiği yanlış yolu, zannım, çoğunuz…

Size rehberlik eden haydudu artık kovunuz!

Bunu benden duyunuz, ben ki, evet, Arnavudum…

Başka bir şey diyemem… İşte perîşan yurdum!…

Safahat’ın Hakkın Sesleri bölümünde yer alan bu satırlar hem İslam dininin kavmiyete bakışını hem Müslümanların Avrupalı akıl hocalarının tahriklerine kapılarak içine girdiği perişan vaziyeti hem de olması gerekenleri çok net bir şekilde ortaya koyar. 

Araplığı öne çıkaran bazı yapılanmalar ile İttihatçıların Türkçü koluna ve onlar paralelinde neşriyat yapan yazar ve çizerlere en anlamlı tepkilerden biri İstanbul Darülfünun öğretim üyelerinden Babanzade Ahmet Naim Efendi’den gelir.

Babanzade Ahmet Naim ve “Frenk İlleti” olarak ırkçılık

Arap İttihâd Kulübü’nün 1908’de kurulmasından sonra Babanzade“Arap İhvanımıza Bir Nasihat” başlıklı yazısı başta olmak üzere, yazdığı birçok makale ile Araplar arasında ciddi şekilde yer bulmaya başlayan kavmiyetçiliğin ne derece zararlı ve İslamiyet’e aykırı olduğunu belirtmiştir.

Onun, sadece yayınlandığı dönemde değil, Cumhuriyet döneminde de çokça tartışma konusu olmuş ve ırkçılık karşıtlarının başucu kitapçığı hâline gelmiş makalesi, 1914 yılında Sebilürreşad’ın 293. sayısında yayımlanmış olan “İslam’da Dâvâ-yı Kavmiyet”tir. Adı geçen makale daha sonra kitapçık hâline getirilerek defalarca basılmıştır.

Babanzade, hanedan Türkler’ de olduğu hâlde, II. Meşrutiyet’ten sonra sivil ve askerî yöneticilerin en etkilileri Türklerden olduğu hâlde onların da Türkçülük yapmalarına tepki gösterir. Yazar, Türkçüleri Halis Türkçüler ve İslamcı Türkçüler olmak üzere ikiye ayırır ve iki gruba da ciddi eleştiriler yöneltir. Ona göre ırkçılık bir “Frenk İlleti”dir. Yani Batı’dan gelmiş bir hastalıktır.

Bu dönemde henüz Kürtler arasında yaygınlık kazanmış bir Kürtçülük hareketi olmamakla birlikte, kendisi de bir Kürt olan Ahmet Naim onları da uyarır:

“Kürd ihvanımız ise, anladığıma göre, henüz bu hastalıkla musab olmamışlardır. Ve fî-mâ-ba‘d olmamalarını Cenâb-ı Hak’tan niyaz ederim.”

Özetle dediği şu: Kürt kardeşlerimiz henüz bu hastalığa yakalanmamışlardır ve Allah’tan niyazım bundan sonra da yakalanmamalarıdır.

Süleyman Nazif ve Türkçülüğe yönelik sert itiraz

II. Meşrutiyet’in ilanından sonra İslami dönemden ziyade, İslamiyet öncesi Orta Asya Türklüğü ’nün ön plana çıkarılmasına ilk tepkilerden biri Süleyman Nazif’ten gelir. Ahmet Ağaoğlu ile girdiği polemikte, Orta Asya steplerinde kendilerine ecdat arayanları, Moğolların barbarlıklarından iftihar tabloları çıkaranları “Cengiz Hastalığı” na yakalanmakla itham eder. Klasik Osmanlı kaynaklarında Cengiz Han“Cengiz-i hunriz”, yani kan dökücü Cengiz olarak nitelendirilirken, Türkçüler’ in onu baş tacı yapması Süleyman Nazif’i fazlasıyla kızdırmıştır. O gün, Cengiz Han’ı örnek önder olarak görenlere Süleyman Nazif, önder olarak bir tek adres göstermiştir:

“Bizim gaye-i hayalimize bin üç yüz seneden beri Hz. Muhammed şerefbahş oluyor, onun yerine Cengiz’i ikame edemeyiz.”

Süleyman Nazif, Türkçü değildi ama tartışmasız bir vatansever ve duruşu olan bir aydındı. İstanbul’un İngilizler tarafından işgal edilmesi üzerine kaleme aldığı ve Hadisat gazetesinde yayımladığı “Kara Bir Gün” başlıklı kısa yazısı, tutuklanmasına ve Malta’ya sürülmesine sebebiyet vermişti. Yakup Kadri, işgal altındaki İstanbul’u, azgınlıklarından dolayı helak olmuş iki şehir olan Sodom ve Gomore’ye benzetmiş ve aynı isimle bir roman yazmıştır. Birçok sözde aydın, işgal güçlerine yaranma ve onlardan iltifat görme yarışına girerken Süleyman Nazif, tarihe not düşecek o meşhur yazıyı yazmıştı. Dünyayı kana bulayan iki Dünya Savaşı’nın arka planına baktığımız zaman ikisinin de ortaya çıkmasının temel sebebi ırkçılıktır. Nitekim bunun çok iyi farkında olan Albert Einstein, milliyetçiliği “modern çağın bir çocukluk hastalığı, insan ırkının kızamığı” olarak niteliyordu.

Meclis-i âlinizi teşkil eden zevat yalnız Türk değildir…

Osmanlı Devleti, I. Dünya Savaşı’nın kaybedenlerinden oldu. Millî Mücadele’yi başlatan, sürdüren ve sonuca götüren ruh yine İslam kardeşliği idi. En azından Misak-ı Millî sınırları içinde kalan kavimlerin incitilmemesi ve onlara karşı en ufak ayrımcılığın olmaması için azami gayret gösteriliyordu. Millî Mücadele’nin lideri Mustafa Kemal, TBMM’nin açılışını özellikle kutsal Cuma gününe denk getirmiş; başta kendisi olmak üzere milletvekilleri Hacı Bayram Camii’nde kıldıkları namazdan sonra tekbirler getirerek Meclis binasına kadar yürümüş ve müftü efendinin duasından sonra TBMM resmen açılmıştır. Öncesinde Mustafa Kemal, Heyet-i Temsiliye adına vilayetlere gönderdiği genelgede Meclis’in açılışı dolayısıyla hatimlerin indirilmesi, Mevlid-i Şerifler ve Buhari-i Şeriflerin okunması talimatını vermiştir.

I. Meclis’in birçok oturumunda Mustafa Kemal kürsüye gelerek şu ifadeleri ve benzerlerini sarf etmişti: “Meclis-i âlinizi teşkil eden zevat yalnız Türk değildir, yalnız Çerkes değildir, yalnız Kürt değildir, yalnız Laz değildir. Fakat hepsinden mürekkep (oluşan) anasır-ı İslamiyedir (İslam unsurlarıdır) … Her biri… yekdiğerinin her türlü ırkî, içtimaî, coğrafî hukukuna daima riayetkârdırlar.”

Gerçekten de I. Meclis’te hâkim olan ruh İslam kardeşliğidir. Türkiye, sadece Türk etnisitesinden olan insanların değil, Müslüman ama Türk olmayan birçok kavmin de vatanı idi ve bu vatan işgal altında idi. Vatanperverlik, Türkiye’de yaşayan bütün Müslüman ırkların Türk Bayrağı altında samimi olarak Millî Mücadele’ye destek vermesi, bir çeşit varlık ve yokluk meselesi idi.

Misak-ı Millî sınırları içindeki ikinci büyük kavim olan Kürtler, Osmanlı’ya ihanet etmemiş; Türk kardeşleriyle, asırlardan beri olduğu gibi, Mütareke ve Millî Mücadele yıllarında da birlikte yaşama iradesi ortaya koymuş tek Müslüman yerli halk Kürtler’di.

Cumhuriyet’in ret, inkâr ve asimilasyon politikaları 

1919’da Birinci Dünya Savaşı’nı resmen bitirmek ve yeni dünya düzenini kurmak üzere toplanan Paris Konferansı’na Ermeni Bugos Nubar Paşa ile anlaşarak Kürtler ve Ermeniler için Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da müstakil yurt talebinde bulunan Kürt Şerif Paşa’ya en ciddi ve anlamlı tepkiler yine Kürtler’den gelmiştir. Hem Meclis-i Mebusan’daki Kürt milletvekilleri, hem Kürt aşiretleri hem de başta Bediüzzaman Said Nursi olmak üzere Kürt kanaat önderlerinden çok ciddi tepkiler gelmiş, dönemin gazetelerinde boy boy Türklerle birlikte yaşama ve kardeşlik beyanları yayımlanmıştır.

Lozan Barış Konferansı’nda kurulacak yeni devleti temsilen bulunan İsmet Paşa’nın Musul Vilayeti’ni talep ederken elindeki en büyük kozlardan birisi, oradaki nüfus çoğunluğunun Kürt olması ve Kürtler’ in Türklerle birlikte hareket ve mücadele ettikleri tezi idi. Hatta İsmet Paşa’nın Konferans Başkanı Lord Curzon’a kendisinin de Kürt olduğunu söylemesi bu iddiasını güçlendirmeye yönelikti. Her ne kadar Türk delegasyonunun üyesi Rıza Nur, İsmet Paşa’nın “Ben de Kürdüm” demesiyle hayatının en büyük şokunu yaşamışsa da gerçek bu idi.

Lozan Görüşmeleri devam ederken, Birinci Meclis’teki Kürt milletvekilleri, Meclis’te yaptıkları konuşmalarla İsmet Paşa’nın Lozan’da sadece Türkleri değil, aynı zamanda Kürtleri de temsil ettiğini beyan ederek İtilaf devletlerinin Türk delegasyonuna karşı “Kürt kartı”nı kullanmalarına engel olmaya çalışıyor, Türk ve Kürtlerin kader birliğinden ısrarlı bir şekilde söz ediyor ve bir bütünün ayrılmaz parçaları olduğunu vurguluyorlardı.

Kaderin garip bir tecellisidir ki, bu konudaki en hararetli konuşmaları yapan Dersim Mebusu Hasan Hayri Bey ile Bitlis Milletvekili Yusuf Ziya BeyŞeyh Said İsyanı ile ilişkilendirilerek İstiklâl Mahkemeleri tarafından idam edilmişlerdir.

Tek parti dönemi, asimilasyon ve resmî ideoloji

28 Haziran 1923 tarihinde yapılan ilk genel seçimlerle oluşan II. Meclis artık tek parti meclisi idi. Cumhuriyetin kurulması ve ardından çıkarılan 1924 Anayasası ile birlikte yeni devlet, Türklerin dışındaki bütün etnik unsurları yok sayan, bununla da yetinmeyip ağır bir asimilasyon programı başlatan bir devlet hâline geliyordu.

İtalyan faşistlerinden ilham alınarak devlete tapmak, Alman faşistlerinden ilham alınarak ırka tapmak artık yeni Cumhuriyetin vazgeçilmezleri idi. Türklerin İslam potasında asırlar boyunca oluşturduğu kültür ve medeniyet yok sayılıyor; Türklere Hititler’ den, Sümerler’ den ve daha birçok medeniyetten yeni atalar icat edilmeye çalışılıyordu. Osmanlılar, Selçuklular ve Müslüman olan diğer Türk devletleri yok sayılarak bir çeşit tarihe havan atlayışı yaptırılıyor, Türk kültürü Orta Asya’nın steplerinde aranıyordu.

Dilin aynı zamanda dinin de taşıyıcısı olduğunu bilen Cumhuriyet elitleri, özellikle Arapça ve Farsça’dan Türkçe’ye geçmiş ve Türkçeleşmiş bütün kelimelere savaş açmışlardı. O kadar çok kelime atıldı ki Türkçe adeta kuş diline dönüştürüldü. Girilen çıkmazı gören Mustafa Kemal, bundan bir dönüş manevrası yaptı ve bu manevranın adı, Yakup Kadri’nin deyimiyle “bizi dünyaya karşı rezil eden Güneş Dil Teorisi” idi. Teoriye göre bütün dünya dilleri Türkçe ’den türemişti. Hâl böyle olunca Türkçe’ ye başka dillerden geçen kelimeler asıllarına rücu ediyordu, dolayısıyla bir mahzuru yoktu.

Irkçılık her alanda idi: dilde, dinde, eğitimde, edebiyatta, tarih tezinde; özetle hayatın her alanında idi.

Dönemin meşhur Adalet Bakanı Mahmut Esat Bozkurt, tek partili dönemin ırkçı bakışını yansıtan ve utanç verici olan şu sözleri sarf ediyordu: “Dost, düşman, hatta dağlar bu hakikati böyle bilsinler; bu memleketin efendisi Türklerdir. Saf Türk ırkından olmayanların Türk vatanında tek bir hakları vardır: Türklere hizmetçi olma, köle olma hakkı.”

1924 Anayasası’nın 88. maddesi, vatandaşlığı şöyle tanımlıyordu: 

“Türkiye ahalisine din ve ırk farkı olmaksızın vatandaşlık itibariyle Türk ıtlak olunur.” 

Anayasa’nın bu maddesine göre Türkiye ahalisi içinde farklı dinler ve farklı ırkların varlığı kabul ediliyor ama bunlara vatandaşlık adı olarak “Türk” deniyordu. Ne var ki bu tanımlama ve yaklaşım da Bozkurt’u tatmin etmiyordu. Ona göre memleketin efendisi saf Türk ırkına mensup olanlardı; ülkede yaşayan diğerlerinin ise sadece saf Türk ırkından olanlara hizmetçi ve köle olma hakları vardı.

Lozan’da “ben de Kürdüm” diyen Bitlisli İsmet Paşa, 27 Nisan 1925 tarihli Türk Ocakları Kongresi’nde, Başbakan sıfatıyla yaptığı konuşmada çok rahatlıkla şunları söyleyebiliyordu:

“Vazifemiz, Türk vatanı içinde bulunanları behemehâl (ne yapıp edip) Türk yapmaktır.
Türklere ve Türkçülüğe muhalefet edecek unsurları kesip atacağız.
Vatana hizmet edeceklerde arayacağımız evsaf (nitelikler) her şeyden evvel o adamın Türk ve Türkçü olmasıdır.”

1932’de toplanan Türk Tarih Kongresi’nde tespit edilen “Türk tarih tezi”nde, Türk ırkının çok defa öne sürüldüğü gibi sarı olmadığı, beyaz ve brakisefal olduğu görüşünün benimsendiği görülmektedir. Türk olup olmadıklarını öğrenmek için insanların kafataslarının ölçüldüğü bir döneme girilmişti.

 Öğrenci andı tartışması ve “empati” gerekçesi

Cumhuriyetin 10. yılında, dönemin Millî Eğitim Bakanı Reşid Galib’in bizzat yazıp ilk defa kendisinin okuduğu öğrenci andı, 2013’e kadar her sabah öğrencilere toplu olarak ve yüksek sesle okutuldu. Ant, “Türküm, doğruyum, çalışkanım” şeklinde başlıyordu. Bu andı, gayrimüslimler dâhil Türkiye Cumhuriyeti’nin vatandaşı olup da Türk olmayan herkesin okuması da mecburi idi.

Millî Eğitim Bakanlığımın ilk yılında, ülkenin güneyinde yaşayan ancak T.C. vatandaşı olmayan çoğu İngiliz ve Alman yabancıların çocuklarının ant içme mecburiyetini yönetmelik değişikliği yaparak kaldırdım diye Türkiye’deki ırkçı çevrelerin aylarca hışmına uğradım. Kayseri’de katıldığım bir program esnasında basın mensupları bana değişikliğin gerekçesini sorunca şunları söyledim: 

“Ant içen çocuk, şayet Türk değilse ‘Türküm’ dediği zaman ona yalan söyletmiş oluyoruz. İkinci kelimede ‘doğruyum’ dediği zaman, birincisi yalan olduğu için ikincisi otomatikman yalan olmaz mı? Almanlar, her gün oradaki vatandaşlarımızın çocuklarını sıraya geçirip onlara ‘Germenim, varlığım Germen varlığına armağan olsun’ şeklinde yemin ettirirlerse biz ne hisseder, nasıl tepki gösteririz? Bize yapılmasını istemediğimiz şeyi başkasına yapmamak, insani ve vicdani olan şeydir. Meselenin özü empati yapmaktır.”

Neyse ki, ancak komünist ve faşist ülkelerde benzeri bulunan öğrenci andı, 2013’te tamamen kaldırılarak bir ayıp temizlenmiş oldu. O gün öğrenci andını kaldıran AK Parti hükümeti, bugün ortağı olduğu koalisyondan dolayı bu icraata şimdi imza atabilir miydi? sorusunun cevabını okuyucuların takdirine bırakıyorum.

Irkçılığın uç örneği: Nihal Atsız’ın vasiyetnamesi

“Rüzgâr eken fırtına biçer” atasözü tahakkuk ediyordu. Cumhuriyet’in resmî devlet anlayışı ırkçılığa dayanınca onun yetiştirdikleri daha da ileri gidiyorlardı. Boynuz kulağı çoktan geçmişti. Türkiye’de, Cumhuriyet dönemindeki Türkçülüğün üstatlarından biri olan Hüseyin Nihal Atsız, oğlu Yağmur Atsız’a yazıp bıraktığı vasiyetnamede bütün dünyayı olduğu gibi neredeyse Türkiye nüfusunun yüzde yetmişini de düşman ilan ediyordu. Söz konusu vasiyetname, ırkçılığın vardığı nokta bakımından tam bir ibret tablosudur:

“Yağmur oğlum;

Bugün tam bir buçuk yaşındasın. Vasiyetnameyi bitirdim, kapatıyorum. Sana bir resmimi yadigâr olarak bırakıyorum. Öğütlerimi tut, iyi bir Türk ol.

Komünizm bize düşman bir meslektir. Bunu iyi belle. Yahudiler bütün milletlerin gizli düşmanıdır. Ruslar, Çinliler, Acemler, Yunanlılar tarihi düşmanlarımızdır.

Bulgarlar, Almanlar, İtalyanlar, İngilizler, Fransızlar, Araplar, Sırplar, Hırvatlar, İspanyollar, Portekizliler, Romenler yeni düşmanlarımızdır.

Japonlar, Afganlılar ve Amerikalılar yarınki düşmanlarımızdır.

Ermeniler, Kürtler, Çerkezler, Abazalar, Boşnaklar, Arnavutlar, Pomaklar, Lazlar, Lezgiler, Gürcüler, Çeçenler içerki düşmanlarımızdır.

Bu kadar çok düşmanla çarpışmak için iyi hazırlanmalı.

Tanrı yardımcın olsun.

Hüseyin Nihal Atsız  ̶  4 Mayıs 1941”

Bu ifadeler ancak hasta bir ruhun yansımaları olabilir. Bereket ki Almanya’da yaşayan ve kısa bir süre önce vefat eden Yağmur Atsız, babasının baştan sona ırkçı, kafatasçı hezeyanlarına itibar etmeyen liberal bir aydındı. Oğlu itibar etmemişti ama maalesef Türkiye’de Nihal Atsız hayranı olan ciddi bir kitlenin varlığı da bir gerçektir.

Nihal Atsızların yerini şimdilerde, solculuktan İslamcılığa geçmiş ancak iliklerine kadar şoven, ırkçı bir canlıya dönüşen İsmet Özel almış. “Ben üstünüm, çünkü Türküm. Allah beni diğer milletlerden üstün yarattı. Çünkü Türküm.”, “Kürtler asimile edilmezse ve Aleviler de sünnileşmezse Türk Devleti ortadan kalkar.” gibi hezeyan dolu laflar eden bu zat ya bunamış ya da ilgisizlikten dolayı bu provokatif laflarla ilgi çekmeye çalışıyor. Bunun başka bir açıklaması olamaz.

Sonra Türkiye’nin dağına taşına “Ne mutlu Türküm diyene” vecizesi yazıldı. Buna karşı çıkanlara dendi ki, “Ne mutlu Türk olana” denmiyor, “Ne mutlu Türküm diyene” deniyor. Irk olarak Türk olmayanlar “Türküm” deyince hem mutlu hem Türk oluyorlarsa, aynı mantıkla “Ne mutlu zenginim diyene” vecizesiyle Türkiye’nin fakirlik problemini bitirebiliriz. Bu durumda “zenginim” diyenlerin hem mutlu hem zengin olması gerekir.

Türkçe atasözü der ki, “Bal bal demekle ağız tatlanmaz.” İnsanlara bal yedirmedikten sonra binlerce kez “bal” dedirtmekle onların ağzını tatlandıramazsınız.

Erken Cumhuriyet dönemindeki ırkçı politikalarla ilgili detayları, İletişim Yayınları arasında çıkan, aynı zamanda Onur Atalay’ın doktora tezi olan “Türk’e Tapmak: Seküler Din ve İki Savaş Arası Kemalizm” isimli kitaba havale ederek devam ediyoruz.

Cumhuriyet’in ret, inkâr ve asimilasyon politikaları darbe dönemlerinde daha da azgınlaşmıştır. 1960 Darbesi’nin, ismen de olsa lideri olan Türkiye’nin 4. Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel’in şu ifadeleri, ırkçılığın ne yazık ki cinnet boyutunu ortaya koymaktadır. Kendisi Erzurumlu bir Kürt olan Cemal Gürsel, 24 Ekim 1960’ta Diyarbakır’ı ziyaret eder. Burada toplanan kalabalığa yaptığı konuşmada Kürt diye bir millet olmadığını, onların dağlı Türkler olduğunu söylerTürkçülüğün Esasları’nı yazmış ve kendisi gibi aslen Kürt olan Diyarbakırlı Ziya Gökalp’i yere göğe sığdıramayan “Cemal Aga”, Gökalp için “Türk milletine millî bir peygamber olacak kadar büyük bir adamdır.” der. Aynı konuşmada Kürtlerin aslında Türk olduğu tezine kendisini fena hâlde kaptırmış olan Gürsel, tarihe geçecek şu cümleyi Diyarbakırlıların yüzüne karşı pervasızca söyleyebiliyordu: 

“Türkiye’de Kürt diye bir şey yoktur. Size Kürt diyenin yüzüne tükürün.”

1980 Darbesi’ni yapan Kenan Evren de aslında Kürtlerin dağlı Türkler olduğunu, karların üzerinde yürüdükleri zaman çıkan kart kurt seslerinden dolayı bu ismi aldıklarını utanmadan, sıkılmadan söyleyebiliyordu:

“Kürt diye bir millet yoktur; onlar dağ Türkleridir, dağda karda yürürken kart-kırt-kürt diye ses çıkar, Kürt lafı oradan gelir!” 

Bununla da yetinmeyen 1980 darbecileri, Kürtçe’yi her yerde yasaklamak gibi bir utanca da imza atmışlardı.

Milliyetçilik, ümmetçilik ambalajı

Türkiye’deki İslami gruplar, Cumhuriyet’le birlikte devletten dayak yiyen kesimlerden oldukları için PKK’nın ortaya çıkmasına kadar çoğunlukla Kürtlere Müslüman kardeşliği perspektifinden bakıyorlardı. PKK’nın Marksist ve Leninist yapısı, PKK ve onun çizgisindeki Kürt STK’larının dini, imanı bir tarafa attıkları için Türkiye’deki dindar ve Kürt olmayan çevrelerin de Kürtlere karşı bakış açısı olumsuz yönde değişmeye başladı. Kendisiyle birlikte camide saf tutan Kürt’e bile “acaba!” diye bakmalar başladı.

Devletin resmî politikaları ve eğitim kurumlarında öğretilenlerin de etkisinde kalan muhafazakâr camia, kendi aralarında olan Kürtlerin uzun yıllar kendilerine “Kürt” demekten çekindiklerinin; yerine göre utandıklarının, yerine göre korktuklarının şahidi idi. AK Parti iktidarındaki ilk on yılda hayata geçirilen demokratikleşme çabalarından sonra artık gayrimüslimler, Kürtler ve Aleviler gibi ötekileştirilen topluluklar kendi kimliklerini gizlemeden ifade etmeye başladılar. Onlar gibi devletin her daim sillesini yemiş muhafazakârların önemli bir kısmının bu saatten sonra millî duyguları, manevî duygularını bastırmaya başladı.

Bütün Kürtleri PKK ile özdeşleştirme gayretleri ne yazık ki yaygın hâle gelmeye başladı. Hâlbuki Türkiye’de yaşayan takriben yirmi beş milyon Kürt’ün, PKK çizgisindeki partilere en fazla beş milyonu destek veriyor. Buna rağmen günlük hayatında, dinî inançları ve dinî yaşayışı her şeyin önünde olan azımsanmayacak bir kitle, Kürt meselesi ve Kürtlerin en masum kültürel hakları gündeme geldiği zaman çok rahatlıkla ırkçı refleksler gösterebiliyor. Ne yazık ki dillerinden “ümmet” kelimesi düşmeyen İslami cemaatlerin önemli bir kısmının, bu kelime kalplerine nüfuz edemiyor. Milliyetçilik, ümmetçilik ambalajına sarılarak servis ediliyor. Hem bu durum hem de devletin bölgeci ve ırkçı politikaları her geçen gün daha fazla Kürt’ü, ne yazık ki PKK’nın veya onun paralelinde faaliyet gösteren yapılanmaların kucağına itiyor.

Somali, Sudan, Mısır, Arakan, Myanmar, Filipinler ve benzeri diyarlardaki Müslümanlarla ilgili bir sıkıntı olduğu zaman tepki gösteren, dayanışma hâlinde olan, hatta ciddi maddi yardımlarda bulunan İslami cemaatler ve mütedeyyin camia, kendi ülkelerinde 90’lı yıllarda sergilenen faili meçhul cinayetlere, gözaltında kaybolmalara, köy boşaltmalara, Kürtlere devlet eliyle yapılan her türlü kötü muameleye seyirci ve sessiz kaldılar. Bunda elbette PKK’nın ekmeğine yağ sürme endişesi vardı. Ancak sıradan, PKK’ya en ufak sempati duymayan, hatta çocuğunu askere gönderip PKK ile silahlı mücadele yapılmasına destek veren, zaman zaman devlet ile PKK’nın baskıları arasında çaresiz kalmış olan Kürt vatandaşların günahı neydi?

Köyde küçük bir azınlık PKK’ya destek verip yardım ve yatakçılık yaptı diye bütün bir köyü boşaltıp, hatta yakıp kurunun yanında yaşı da yakan politikalar, imanlı ve vicdanlı Türkiye Cumhuriyeti’nin Kürt olmayan Müslüman vatandaşlarından tepki görmeyi hak etmiyor muydu? Dünyanın diğer uçlarındaki Müslümanlar için endişe duyup da kendi ülkelerindeki, Kuzey Suriye’deki Kürt Müslümanlara karşı umursamaz bir tutum içinde olmak dinen ve ahlaken cevaplandırılması gereken bir durumdur. Bugün Türkiye’deki ve Kuzey Suriye’deki hatırı sayılır sayıdaki Kürt PKK’ya müzahir ise bunda bu yaklaşımın çok ciddi payı vardır.

Türkiye’de oldum olası Kürtlerin haklarına solcular sahip çıktığı hâlde (Kemalist solcular değil), sağcıların ve muhafazakârların umursamaz olması üzerinde durulması gereken bir durumdur. Malumdur ki size yapılan bir haksızlık canınızı acıtıyorsa siz canlısınız; ancak başkasına yapılan haksızlık canınızı acıtıyorsa siz o zaman insansınız.

Türkiye’de gayrimüslimlerin hakkını Müslümanlar, Alevilerin hakkını Sünniler, Kürtlerin hakkını Türkler veya Kürt olmayan T.C. vatandaşları savunmadıkça veya tersi olmadıkça biz medeni ve demokrat bir toplum olamayız. Kaldı ki İslam dininin de emrettiği budur.

Türkiye’de anlaşılmayan bir konu da Kürtlerin dışındaki, Türk olmayan kavimlerin entegrasyon sürecini tamamladıkları, ancak Kürtlerin arıza çıkardığı şeklindedir. Aradaki önemli fark sanırım gözden kaçırılıyor: Arnavutlar, Boşnaklar, Gürcüler ve Çerkeslerin on bir kolu, Türkiye’ye muhtelif zamanlarda başka diyarlardan gelmiş vatandaşlarımız ve kader ortaklarımızdır. Ya Kırım Harbi, ya Doksan Üç Harbi, ya Balkan Harbi, ya I. Dünya Harbi ya da mübadele sonucu gelmiş Müslümanlardır. Onların çok önemli bir kısmının gönüllü asimile olması, Kürtlerin de asimile olması gerektiği anlamına gelmez. Çünkü Kürtler, asırlardan beri bu toprakların yerli halkı olarak yaşıyorlar. Onların Türkiyelilik ortak paydasında kalarak dillerine ve kültürlerine sahip çıkmaları ve kendilerine karşı yürütülen sistematik asimilasyona direnmelerinden daha tabii bir şey yoktur.

Hem Türk ırkçılığına hem de Kürt ırkçılığına aynı şekilde tepki göstermek her yurtsever vatandaşın görevi olmalıdır. Kürtleri, Kürtçüler’den ayrı olarak düşünüp ele almadığımız sürece yanlış yapmaya devam edeceğiz.

Hukuk devleti, demokrasi ve ortak gelecek

Bunca olumsuzluk, provokasyon ve çabaya rağmen ülkemizde çok şükür hâlâ bir Türk-Kürt çatışması yoksa bu kadim kardeşliğimizin sonucudur. Onlarca ortak paydamız var. Milyonlarca Türk-Kürt evliliği var. Bu ülkede, farklılıklarımızı koruyarak huzur ve barış içinde yaşamamız aynileşmemizi gerektirmiyor. Hiçbir etnik grup için özel bir şey yapmamıza da gerek yok. Çare ve çözüm, gerçek anlamda bir hukuk devleti ve demokrasiye sahip olmaktan geçer.

İçinde bulunduğumuz salonda herkese yetecek kadar oksijen bulunursa Türk de, Kürt de, Sünni de, Alevi de, gayrimüslim de, dindar da, dinsiz de rahat nefes alır.

“Bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine” …

Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?

Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.

Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.

Bu Sayfayı Paylaşın