Orhan Pamuk ile Cem Yılmaz genelde bir arada akla gelen isimler değil. Ancak her ikisi de bugün Netflix Türkiye’nin vitrininde (Masumiyet Müzesi ve Erşan Kuneri’yle) duran ve Yeşilçam Nostaljisi’yle birlikte anılan isimler. Her ikisi de Türkiye’nin iki büyük “hikaye anlatıcı”sı. Kendi dilini çoktan kanıtlamış ustaların, kariyerlerinin ilerleyen dönemlerinde, kendilerini güvende hissettikleri “nostalji sığınağına” çekilmeleri çok insani ve anlaşılır. Bu, “tükenme”den ziyade, yorgunluğun getirdiği bir konfor arayışı çerçevesinde eleştirilebilir. Masumiyet Müzesi ile Erşan Kuneri ilk bakışta farklı dünyalar gibi görünseler de ikisi de Netflix’te son yıllarda öne çıkmış Türkçe içerikler. Bu, ülkedeki sanat ve üretim ortamını konuşmak açısından bir fırsat.
İki dizi de motorunu erkek libidosundan alıyor: Bir tarafta erotik filmler çeken, kadın bedenini prodüksiyon malzemesi olarak gören bir yönetmen (Erşan Kuneri); diğer tarafta sevdiği kadının küpesinden izmaritine kadar her şeyini çalan saplantılı bir koleksiyoner (Kemal Basmacı). Ama Yeşilçam’ın o Nuri Alço frekanslı “natürel kötü adam” enerjisi, o arsız kötülük zekası her iki karakterde de tam yok. Belki de Nuri Alço stili, şu anki işlerden daha cesur, daha serbest bir stildi.
Sean Connery, Erşan Kuneri ve Kara Kitap
Şimdi biraz geriye gidelim: Sean Connery esinlenmesiyle türetilmiş bir isim olan Erşan Kuneri; Kara Kitap, Yeni Hayat gibi erken dönem Orhan Pamuk romanlarının mizahını çağrıştıran bir tını taşıyor. Bu diziyi beğensek de beğenmesek de adı güzel. Ki Masumiyet Müzesi’nde Celal Salik karakteri üzerinden de Kara Kitap’a selam gönderiliyor.
Başlarda hem Orhan Pamuk’un hem Cem Yılmaz’ın asıl gücü, “kendi dilini/dünyasını icat etme” tarafındaydı. Cem sahnede dili ve ritmi icat ediyordu. Pamuk romanda okuma biçimini. Son yıllarda ise nostalji ve geçmişle anılır oldular.
Nostalji bazen unutulmuş ayrıntıları, kayıp biçimleri, tuhaf ritimleri geri çağırır; bugüne taşır ve dönüştürür. İkinci (ve eleştirilerin konusu olan) yol: Nostalji geçmişi sığınak gibi kullanır. Tanıdık olanı tekrar eder, güvenli duygular üretir, riskten kaçınır. Pamuk ve Cem Yılmaz artık daha çok ikinci yolu mu temsil ediyor? Geçmiş onlar için bir bahçe olmaktan çıkıp bir sığınağa mı dönüştü? Tabii bir fark söz konusu: Cem Yılmaz “adını koyarak” Yeşilçam’la ilişki kurdu. Yeşilçam’ı açıktan ve doğrudan konu yaptı, filmlerine dahil etti. Pamuk’un yazınsal evriminde ise Yeşilçam rotasına doğru tam bir “yürüyüş” değil; melodram iskeletinin doğal çekimi var. Masumiyet Müzesi dizisindeki Yeşilçam çağrışımının nedenine gelecek olursak… Masumiyet Müzesi romanında Yeşilçam dokunuşları bulunmakla birlikte ana kumaş Yeşilçam melodramı kumaşından farklı. Bence romanın derdi güzel bir dönem atmosferi oluşturmak değildi. Belki o atmosferi bahane edip insanın kendine kurduğu tuzakları göstermekti. Bazı yorumlara göre Masumiyet Müzesi romanının güzelliği diziye yansımadı, dizi sadece “tipik bir yerli dizi” olabildi. Ama belki tam da bu “tipik yerli dizi” havası yurt dışında izlenmesinin kapısını açabilir.
1990’ların Atmosferi
O yıllarda Pamuk romanın alışıldık yürüyüşünü bozdu; Cem de mizahınkini. İkisi de o yıllardaki “çıkış”larını, seyircinin ya da okurun üstüne “tanıdık olanı” yağdırarak değil, tanıdık olanı hafifçe yerinden oynatıp yeni bir odanın kapısını açarak yaptı. Bu cesaret, 90’ların o melez atmosferinde gelişti. 90’lar Türkiye’sinde hem yerli hem de küresel hem doğulu hem de batılı olma arzusu bir kolektif iştaha dönüşmüştü. Özel televizyonlar, reklam sektörü, yeni köşe yazarları, klipler, yeni bir şehir temposu, birdenbire çoğalan çeviriler… Her şey aynı anda hem parlıyordu hem biraz yamuktu. Ne edebiyatın ne mizahın ne de pop kültürün sınırları tam çizilmişti. Hafızada Yeşilçam’ın ruhu vardı; öte yandan Amerikan sineması, yeni yayınevleri, dergiler, kasetler, CD’ler, ilk internet kafeler… O dönem bir “her telden” ortamıydı. Radyoyu açsan, bir yanda türkü; diğer yanda Spice Girls.
Pamuk’un 1991’de çıkan Kara Kitap’ında kurduğu labirent bu dönemi hem özetler hem de dönemin ortasında yeni bir pencere açar: Kara Kitap hem yerli bir şehir romanıdır hem okura “roman dediğin şey böyle de olabilir” diye göz kırpar. Cem Yılmaz’ın aynı yıllarda sahnede kurduğu enerji de mahalle dilini alıp “eski usul” nostaljiye çevirmeden, güncel şehir hayatının hızına uydurarak yeniden icat ediyordu. Pamuk ve Yılmaz hızlı referans değişimleriyle, okurun ve izleyicinin başını döndürebiliyordu. Yılmaz aynı “pop-labirent-şehirli-zihnin” daha kitlesel yüzüydü, Orhan Pamuk daha elit yüzü.
1990’ların Cem Yılmaz’ı
Cem Yılmaz’ın 90’ların sonu, 2000’lerin başındaki stand-up’larında tam anlamıyla bir “güncel şehir aklı” görürüz: Gündelik hayatın anlarından, kimsenin fark etmediği komik mekanizmaları söküp çıkarır. Enerjisi, düğmesine basılmış bir makine gibi değil; o anda doğan bir şey gibi akar. Bir “yeni oda”dan seslenir bize; Pamuk’un Yeni Hayat’taki ve Kara Kitap’taki yenilik iştahıyla akraba bir yerden. Kara Kitap’ın bölümleri, Cem Yılmaz’ın ilk stand-up’larının bölümlerine benzer. Zaten Cem Yılmaz kapkara giysilerle, kapkara bir koltuğa oturarak sahneye çıkardı 1990’larda. O şekilde anlatırdı hikayelerini. Ki hala da bunu sürdürüyor.
Yeşilçam Sığınağı
Yeşilçam meselesine dönecek olursak… Yeşilçam’ı Yeşilçam yapan, aslında pis tarafıdır. Netflix’in ve Ay Yapım’ın parlatıcı dili içinde, Yeşilçam ve Eski Türkiye, “sevimli ve steril bir hatırlama”ya indirgenebiliyor. O zaman da Yeşilçam’ın ve Eski Türkiye’nin gölgeli alanlarından yenilikçi bir hikâye kurma potansiyeli, açılmadan kapanıverebiliyor. Yaygın olan maalesef şu: Yeşilçam’ın bir yaratıcı laboratuvar değil, bir duygusal kestirme yol gibi kullanımı. Duyguyu hızla kurmak için en bilinen kalıplara yaslanılması. Zengin oğlan-yoksul kız, kader, mahcup bakışlar, büyük fedakârlıklar… Her renk ayarlı, her şey düzgün, her şey tam. Oysa Yeşilçam, tam olduğu için değil; tam olamadığı için Yeşilçam’dı.
Yeşilçam’ı bir “bahçe” gibi kullanmak mümkün. Toprağı zengin: Karakterler, melodram, jestler, sınıf çatışması, şehir ve taşra, mahcubiyet ve kabadayılık, küçük mutluluklar ve büyük kayıplar… Ama bazen bahçe sığınağa dönüşür. Sığınak sıcak gelir. Çünkü orada risk azdır, tanıdıklık çoktur. “Saygı duruşu” diye başlayan şey, bir süre sonra “aynı tadı tutturma” işine döner. Kaslar, deneyden değil onaydan beslenmeye başlar. Yeşilçam, bazen bir tuzaktır.
GORA VE AROG
Cem Yılmaz’ın G.O.R.A ve A.R.O.G gibi erken komedileri, daha çok Hollywood’un bilimkurgu-macera dilini yerelleştiren pastişlerdi: Uzay operası, zaman yolculuğu, “büyük set” hissi, afiş-jenerik oyunları… Türkiye’nin ortak hafızasına göz kırpan anlar vardı ama omurga Amerikan sinemasıydı. Yeşilçam’a belirgin bir yöneliş Cem Yılmaz’da sonradan şekillendi. Pek Yakında filmi, Yeşilçam yönelimi bağlamında (olumsuz anlamda) kırılma noktası sayılabilir. Arif V 216’da da bu yönelim devam etti. Nostaljinin kendisi amaç haline gelince sürpriz, tempo, zeka ve deneysellik geri plana düştü.
Cem Yılmaz’ın dünyasında Yeşilçam, maalesef, bir sihirli fikirler kutusu değil; bir kostüm dolabı gibi: Afiş fontu, dönemin arabaları, saçlar, sigara dumanı, set jargonu… Yeşilçam’ın acayipliklerinden cinlikler çıkartmak yerine, Yeşilçam’ın en kolay okunur yüzünü parlatılıyor.
Erşan Kuneri
Erşan Kuneri, bu sürecin en netleştiği eşik. Dizinin merkezindeki karakter, bir Yeşilçam figürü… Erotik filmlerle ünlenmiş bir yönetmen-yapımcı, 70’ler-80’ler setleri, afişler, tür denemeleri, “piyasaya yetişme” telaşı… Bu, bir yaratıcılık patlamasına yol açabilirdi: Yeşilçam’ın hamlığını bugünün diliyle tersyüz etmek, dönemin endüstrisini absürt bir ruhla yeniden kurmak, Yeşilçam’ın “ayıp” sayılan köşelerinden, “saçma” sayılan klişelerinden yeni bir ufuk ve hikâye çıkarmak mümkün olabilirdi… Erşan Kuneri, bu yönde bir beklenti yaratarak Netflix’e gelmişti.
Ama Yeşilçam’la “oynanan oyun” referans ve kostüm düzeyinde kaldı. Cem Yılmaz’ın “Türkiye’nin ortak görsel hafızasıyla oynama çabası” belki başka yerlerde iyi sonuç vermiş olsa da sinemada ve Netflix’te, özellikle Erşan Kuneri örneğinde iyi sonuç vermedi. Tüm bunlara rağmen Erşan Kuneri bazı şeyleri doğru yaptı; mesela yabancı popüler kültürün parodisi tarafında.
Yeşilçam’ın Kiri, Pası
Yeşilçam filmlerinde bir “yokluk” estetiği vardır. Ses kötüdür, ışık bazen patlar, mekanlar bazen dökülür. Bu, Yeşilçam’ın derinliğidir. Ay Yapım ve Netflix prodüksiyonlarında (ki Masumiyet Müzesi aynı anda ikisi birden) ise “Lüks Yeşilçam” gibi bir tezat ortaya çıkıyor. Masumiyet Müzesi’nde Kemal’in gittiği pavyonlar bile çok şık, Füsun’un “fakir” mahallesi bile pastel renklerde ve “şirin”. Yeşilçam’ın kiri, pası, yoksulluğu silinmiş; geriye daha çok retro havası kalmış. Erşan Kuneri’de de setler pahalı ve şık. Yeşilçam’ın “yokluğu”, büyük bütçeli bir “varlıkla” taklit ediliyor.
Masumiyet Müzesi’ne dönersek… Ne olursa olsun, Pamuk, memnun. T24’e verdiği ilk söyleşide “Diziyi, rejiden oyunculuklara ve mekân düzenlemelerine kadar çok beğendim” dedi ve “Hollywood’daki ilk taslak felaketti ama şu an yapımdan memnunum” diye ekledi.
Sadık okur ise belki daha çok romanın rutubetli, çirkinleşen, tozlu takıntısını özlüyor olabilir.
Mehmet Açar “Yeşilçamlaşma” eleştirisini paylaşmıyor: “Masumiyet Müzesi, geçmişin melodramlarıyla akrabalığını inkâr etmiyor(…); kültürel genlerimizdeki Yeşilçam’ı hissettiriyor ama onlara dönüşmüyor. Kaldı ki, ilk bölümleri Yeşilçam melodramlarının masalsılığından hayli uzakta, gerçekçi şehir dramı gibi (…) Eski Türk filmlerindeki gibi âşık çiftin arasına giren, kavuşmalarını engelleyen kötü adamlar, kıskanç ve marazi kadınlar yok.”
Masumiyet Müzesi’ndeki “toksik saplantı” tartışmasının genç kuşakta karşılık bulması da ilgi çekici. Belki de gençler toksik ilişki konulu sohbetlerine Masumiyet Müzesi sayesinde yeni bir arka plan, yeni bir fon buldular.
Sosyal Medyadan Masumiyet Müzesi Yorumları
Olumlu bir yorum: “Masumiyet Müzesi’ni bu kadar gerçek yapan (…) bu. (…) Kemal bir istisna ya da kötü niyetli bir canavar değil. Arzunun ona yaptırdığı her şeyin ahlaki açıdan da sorunsuz olduğunu zanneden, reddedilmeyi varoluşuna karşı bir saldırı addeden, ‘istediğimi alamadım, demek ki dünya adaletsiz!’ diye ağlayıp zırlayan erkek tipi toplumsal düzlemde uzunca bir vakittir meşrulaştırılıyor.”
Bir kullanıcı “risksiz, çok dikkatli, çok profesyonel… ancak böyle aktarılmalıydı” derken, bir başkası “abartılı ve vasat bir uzun metraj rakı reklamı olmuş, vasat bir hikayeyi ıstıraba çevirmiş” diyebiliyor. “Selahattin Paşalı muhteşem bir Kemal olmuş, kitaptaki tüm duyguları yansıtıyor” yorumları da var. “Wattpad kitabı” diyen de var, “ıslak rüya” diye iğneleyen de. “Hırslı, duygusuz ve tek derdi şöhret olan fakir kız ve zengin çocuk hikayesinden fazlası değildi. Zeynep Günay’ın efsununa kapılıp izleniyor yine de.” diyen de çıkıyor.
Turgay Bakırtaş: “Masumiyet Müzesi ile birlikte tekrar fark ettim: Kimi dönem dizileri dönem dizisi gibi durmuyor hiç. Aşırı estetize edilmiş dekor ve kıyafetler, kıyamet kopsa bozulmayan makyaj ve saçlar, estetik cerrahi kataloğu gibi suratlar…”
Netflix Meselesi
Erşan Kuneri ile Masumiyet Müzesi’nin başta değindiğimiz ortak noktası: İkisi de Netflix işi. İzleyicinin kulağına bazen şu his geliyor: “Bu, Cem Yılmaz işi olmaktan biraz çıkmış; daha çok Netflix işi gibi.” Ya da: “Bu, Pamuk’un romanının adını taşıyor; ama üzerinde daha çok Netflix’in tınısı var.”
Netflix’in keskin bir karakteri var. Anlatı temposu, bölüm ritmi, “merakta bırakan bölüm finali” (cliffhanger) alışkanlığı, görsel normlar, “kolay çevrilebilir” dramatik vurgular… Netflix’le Yeşilçam yan yana gelince ortaya “pürüzsüz ve steril nostalji” çıkıyor. Geçmişi hatırlıyorsun ama sanki geçmiş seni hatırlamıyor. Ay Yapım da ayrı bir çarpan.
Oysa Yeşilçam’ın büyüsü, pürüzlerindedir. Düzgün olmayan kesmelerde, fazla yakın planlarda, aşırı müzikte, acele yazılmış diyaloglarda, setin “bulduğu” çözümlerde… Yeşilçam’ın ruhu, kusursuzluk arayışında değil hayatta kalma refleksinde saklıdır. Netflix+Ay Yapım ise tam tersine bir “kusursuz paket”: Görüntü temizdir, hikâye akıcıdır, ritim kontrol altındadır, duygular doğru anda yükselir. Yeşilçam’ı Netflix paketine koyunca, ortaya “dönem dizisi” klişesi çıkar: Süslü kostümler, ışıl ışıl dekorlar, romantik bakışlar, ağır ağır akan bir nostalji. Yeşilçam’ın ham ve doğal enerjisi, kozmetiğe dönüşür.
Zaten, Orhan Pamuk’un metni, eşyaya ve hafızaya saplanmış bir anlatıcı üzerinden bir “kürasyon” (sergicilik) duygusu taşıyor. Netflix bunu görsel olarak büyütünce, her şey “sadece şık bir dönem melodramı” gibi algılanabiliyor. Masumiyet Müzesi dizisi çoğu izleyiciye edebiyat klasiklerini değil; Kral Kaybederse’yi, Kızılcık Şerbeti’ni ve benzer popüler dizileri düşündürüyor. Dizi üzerine konuşurken, aklımıza Kemal Basmacı’nın edebiyattaki olası akrabaları gelmiyor. Belki Kızılcık Şerbeti’nin Fatih’i ya da Adını Feriha Koydum’un Emir’i geliyor.
Kara Kitap
Pamuk’un Masumiyet Müzesi öncesindeki romanlarından Kara Kitap’a tekrar bakalım: Anlatıcılar, metinler, gazeteler, hikâyeler, şehir iç içe geçer. Roman, tek bir kameranın değil; şehrin bütün kameralarının kaydıdır. Üstelik bu kayıt güvenilmezdir. Kara Kitap’ın gücü, okurun kendini rahat hissetmesine izin vermemesidir. Melankoli de vardır, mizah da. Dedektiflik oyunu da vardır aşk da.
Kara Kitap’ta roman bir “hikâye” olmaktan çıkar, labirente dönüşür. Okur, sayfayı çevirdikçe “Kim ne yaptı?” sorusundan çok “Ben nereye çekiliyorum?” sorusunu sorar. Pamuk, okuru kaybetmeyi göze alır. Bazen bilerek ona yolu kaybettirir. Yeşilçam ve erkek libidosu Kara Kitap’ta da vardır ama ön planda değildir.
Bu ton, Pamuk’un sonraki işlerinde yerini “derleyici” tona bıraktı. Masumiyet Müzesi zaten adıyla bunu ilan eder: Hikâye, bir müze mantığıyla kurulur; nesneler, hatıralar, detaylar, katalog duygusu… Roman (ve sonrasında dizi de) “anlatı” olmaktan çok “sergi”dir. Okur, labirentte değil vitrinin önünde dolaşır. Ki tam olarak aynısı Erşan Kuneri dizisi için de geçerli.
Feyyaz Yiğit
Bir öneri: Bu konfor alanından, bu konforlu vitrinden çıkış için, Kara Kitap’ın dizisinin çekilmesi ve Feyyaz Yiğit’e Galip rolünün teklif edilmesi… Kara Kitap’ın özünün bugüne taşınması, “dönem dizisi” cilasıyla değil, metnin labirent duygusunu yakalayan cesaretle mümkün olabilir. Bu yüzden aklıma “steril vitrini” bozabileceğini düşündüğüm Feyyaz Yiğit geldi. Onun o arızalı, ritmi bozan enerjisi, bizi steril vitrinden kurtarabilir. Kara Kitap’ın “okuru hikayenin içinde kaybetme” ve “ters köşe yapma” cesareti ekrana Feyyaz Yiğit gibi ters köşe bir isim üzerinden yansıyabilir.
Yeşilçam Melodramları
Masumiyet Müzesi romanının çekirdeğinde, Yeşilçam melodramını çağrıştıran bir iskelet var: Sınıf farkı, yasak ilişki, takıntılı bir aşk, bir hayat boyu süren bekleyiş ve kayıp. Belki romanın lezzeti melodram iskeletini ele alıp onun üstünde daha karmaşık bir zaman ve hafıza çalışması yapmasındaydı.
Melodram iskeleti öyle bir mıknatıs ki ister istemez odağı kendine çekebiliyor. Dizinin bekaret konusundaki cesur yaklaşımı bile steril Ay Yapım görselliği içinde eriyip gidebiliyor. Öte yandan, dizi, “pürüzsüz paket” hissine rağmen, yer yer edebi ve yaratıcı bir sinir ucu da taşıyor. Bazı sahnelerde eşya, sessizlik ve saplantı gerçekten “yazılı” bir dünyadan geliyor. Dizi, tüm Netflix ve Ay Yapım baskınlığına rağmen, yer yer özgün bir görsellik yakalayabiliyor.
Yeşilçam dışında bir gölge daha var: Eric Rohmer. Rohmer’in “Claire’in Diz Kapağı” (Claire’s Knee) gibi filmlerindeki o garip karışım; erotizmle saplantının birbirine karışması, asıl aksiyonun bakışlarda ve cümle aralarında yaşanması, uzun diyalogların hafif görünürken aslında ağır bir ahlak ve arzu muhasebesi taşıması… Bu, bir yönüyle güzel. Tabii buradan eleştiri de çıkabilir: Rohmer bunu 50-60 yıl önce başardıysa, bugün aynı karışımı üretmek ne kadar yenilik sayılır?
Bir Sticker Paketi Olarak Yeşilçam
OT, Kafa, Bavul gibi dergilerin kapaklarında, hem Yeşilçam hem genel olarak geçmiş hem (Orhan Pamuk dahil) Türk edebiyatı çoğu zaman bir “sticker (yani “çıkartma”) paketi”dir: Siyah-beyaz bir fotoğraf, üstüne kısa bir cümle, biraz hüzün, biraz racon, biraz “ah be hayat”. OT, Kafa, Bavul kapaklarının ürettiği basitleştirilmiş geçmiş ve Yeşilçam algısı çok baskın… Netflix’in “evrensel dizi dili” bu nostalji türüyle kolay anlaşıyor: Nostaljiyi “dümdüz paketleme” ve “dönem dizisi” klişeleri zemini. Paket güzel olunca itiraz zorlaşıyor, herkes “ne var canım, ne güzel” diyor. Tam da “ne güzel” dediğimiz yerde, yaratıcı kaslar gevşiyor: Geçmişi “kolay duygu üreten bir şema”ya indirgiyoruz.
Sticker’laşan geçmiş… Kimseyi rahatsız etmeyen, kimseyle kavga etmeyen, kimseyi zora sokmayan, düşünsel deneyler veya labirentler içermeyen, zekayı zorlamayan güvenli nostalji… Okur, kapağı görünce “bizim memleketin duygusu budur” diye rahatlıyor. Rahatlama, yapay bir ortak dil yaratıyor. Bu tuzağı aşmanın yolu? Yeşilçam’ı/geçmişi Netflix’in ritmine uydurmak değil; Netflix’in ritmini Yeşilçam’ın/geçmişin hamlığıyla, cinliğiyle, fırlamalığıyla bozmak? Yeşilçam, sadece hüzün ya da racon değildir. Gerçek bir endüstri aklı, korkunç bir hız, anlık çözümler, set üstü zekâ, bazen bir oyunculuk patlaması, bazen komik bir acemilik, bazen hiç beklenmeyen bir şiirselliktir. Özellikle Erşan Kuneri’nin ama kısmen de Masumiyet Müzesi’nin bunları ıskaladığını düşünüyorum.
Ay Yapım
Masumiyet Müzesi’nin “steril” görüntüsünün ardındaki diğer ortak: Ay Yapım. Netflix ve Ay Yapım, bizzat tanrının yazdığı bir metni diziye dönüştürse, tanrı sette köşede otursa, işin merkezinde yine Netflix-Ay Yapım tınısı kalır.
Ay Yapım’ın dünyasında acı bile şık çekilmek zorundadır. Gözyaşları doğru ışıkta parlamalı; yasak aşkın yaşandığı odalar, ne kadar izbe olursa olsun, dergi kapağı gibi görünmelidir. Oysa Orhan Pamuk edebiyatını yükselten, tam da bu sterillikten uzaklığıydı. Şehirli orta sınıf hayatının gri, lekeli ve ruhsuz dokusu içinde gizlenen ruhu gösterebilmesiydi.
Pamuk’un Kemal’i, aşkı uğruna eşyaların, izmaritlerin, takıntıların arasında eriyip giden; zamanla “çirkinleşen” bir adam. Dizinin Kemal’i hep jön kalmak zorunda olan, acısını bile stil sahibi olarak yaşayan bir figür. Ay Yapım’ın görsel hafızası o kadar güçlü ki, Kemal Basmacı ne kadar derinleşmeye çalışırsa çalışsın, “herhangi bir Ay Yapım-Netflix jönü” konumuna sabitlenebiliyor. Sanki Orhan Pamuk edebiyatı, Netflix’e yüklenirken “Görüntü İyileştir” butonuna basılmış; üstüne de Ay Yapım’ın “yalı filtresi” sürülmüş. Netflix’in küresel pürüzsüzlüğü, Ay Yapım’ın yerli ihtişam uzmanlığıyla birleşince, edebiyat okurunun hayal ettiğinden başka bir kimya doğuvermiş. Ay Yapım’ın filtresinden geçen rutubet bile ambalajdan yeni çıkmış gibi duruyor. Ki Erşan Kuneri dizisinin kimyası da sadık Cem Yılmaz izleyicisinin umduğundan farklı bir kimyaydı.
Masumiyet Müzesi ve Erşan Kuneri’nin bir ortak noktası da her ikisine dair hem büyük övgüler hem ağır yergiler okuyabiliyor olmamız. Benim muradımsa “iyi-kötü” yargısı değil; potansiyellerin nerede kaybolduğuna ve nostaljinin ne zaman bahçe ne zaman sığınak olduğuna göz atmaktı.
Geleceğe Bakış
Peki bundan sonra?
90’ların “Bunu böyle de yapabilirim” cesaretinin, o melez cesaretin yeniden canlandığını görme şansımız olacak mı? Yoksa “bunu böyle yapalım, garanti olsun” rahatlığı mı ağır basacak? Geçmiş eğer bir nostaljik sığınak olursa bizi müzeye kapatır. Netflix ve Ay Yapım’ın renk paletinde hayal gücümüz daralır.
1990’ları ve Yeşilçam’ı güvenli bir dekor olmaktan çıkarıp riskin, gizemin ve maceranın malzemesi yapabilmek ne kadar mümkün? Eğer geçmişi bir “sticker paketi” olmaktan kurtarabilirsek bahçe yeniden çiçek açar. Yoksa en parlak zekâlar bile kendi imzalarının müzesine kapanmak zorunda kalabilir.
Tabii tüm bu eleştirel okumalara rağmen, Orhan Pamuk ve Cem Yılmaz’ın Türkiye’nin kültürel hafızasındaki yerini teslim edelim. Onlar, 90’ların ve 2000-2010 döneminin ikliminde okuma, izleme ve mizahla ilişki kurma biçimlerimizi yeniden icat ettiler. Bugün geçmişin cilalı vitrinlerinde oyalanmalarını eleştirebiliyor olmamız, bu gerçeği değiştirmez.
Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?
Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.
Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.