Anasayfa / Öne Çıkanlar / Gol ile vicdan arasında: Messi ve Sócrates

Gol ile vicdan arasında: Messi ve Sócrates

Messi modern futbolun en parlak yeteneklerinden biri olabilir. Fakat Sócrates futbolun vicdanını temsil eden nadir figürlerden biridir. Bu yüzden bu iki isim yalnızca iki futbolcuyu değil, sporun iki farklı anlamını temsil eder: biri başarıyı, diğeri sorumluluğu.
2

Bazen tek bir fotoğraf uzun bir hikâyeyi anlatmaya yeter. Son günlerde sosyal medyada dolaşan bir karede Donald Trump önde yürüyor, birkaç adım arkasında Lionel Messi geliyor. Fotoğrafın kendisi sıradan bir protokol görüntüsü gibi görülebilir. Fakat sembolik gücü yüksek bir fotoğraftan söz ediyoruz. Dünyanın en büyük futbol yıldızlarından biri, savaş söylemleriyle ve elbette savaşla tanınan bir siyasi figürün arkasında yürürken görüntüleniyor. Hatta başka bir sahnede Trump konuşurken Ortadoğu’daki bombardımanı anlatıyordu. Sivil kayıplardan söz edilmiyor ama operasyonun başarısından söz ediliyordu. O sırada birkaç adım geride duran Messi gülümsedi ve alkışladı. Bazen tek bir görüntü, bir çağın spor ahlakını anlatmaya yeter.

Bu sahneler, futbolla siyaset arasındaki eski bir soruyu yeniden gündeme getiriyor: Büyük sporcular yalnızca sahadaki performanslarıyla mı hatırlanır, yoksa tarih onların karakterine de bakar mı?

Şöyle göz ucuyla baktığınızda futbol tarihine bu soruya iki farklı cevap vermiştir. Bir tarafta Messi gibi olağanüstü bir futbol yeteneği vardır. Rekorlar kıran, oyunun estetiğini ve belki taktiğini değiştiren bir oyuncu. Diğer tarafta ise Sócrates vardır. Brezilyalı futbolcu, doktor ve siyasal figür. Sahada orta saha oyuncusu, saha dışında ise askeri diktatörlüğe karşı demokrasi mücadelesinin simgelerinden biri.

Messi modern futbolun en parlak yeteneklerinden biri olabilir. Fakat Sócrates futbolun vicdanını temsil eden nadir figürlerden biridir. Bu yüzden bu iki isim yalnızca iki futbolcuyu değil, sporun iki farklı anlamını temsil eder: biri başarıyı, diğeri sorumluluğu.

Sócrates ve Corinthians Demokrasisi

Brezilyalı orta saha oyuncusu Sócrates yalnızca futboluyla değil, hayatının yönüyle de sıra dışı bir figürdü. Tıp fakültesi mezunuydu. Sahaya çıktığında doktor kimliğini geride bırakmıyor, aksine onu futbolun içine taşıyordu. Futbol onun için yalnızca bir oyun değildi asla. Toplumla, siyasetle ve özgürlük fikriyle ilişki kurmanın bir yoluydu.

1980’lerin başında Brezilya hâlâ askeri diktatörlük altında yaşıyordu. Siyasal alanın daraltıldığı, ifade özgürlüğünün sınırlı olduğu bir dönemdi. İşte tam bu atmosferde Sócrates ve takım arkadaşları Sport Club Corinthians Paulista içinde sıra dışı bir deney başlattılar: Corinthians Demokrasisi.

Bu deneyin fikri basitti ama radikaldi. Kulüp içindeki kararlar yukarıdan dayatılmayacak, birlikte alınacaktı. Futbolcular, teknik ekip ve kulüp çalışanları birçok konuda söz sahibiydi. Antrenman saatlerinden kamp düzenine, transfer kararlarından günlük işleyişe kadar pek çok mesele oylamayla belirleniyordu. Sócrates bu süreci yalnızca bir takım yönetimi modeli olarak görmüyordu. Ona göre bu, diktatörlük altındaki bir ülkede demokrasinin küçük bir provasıydı.

Corinthians oyuncuları sahaya çıktıklarında formalarının üzerine politik mesajlar yazıyordu. “Democracia” ya da “Diretas Já” gibi sloganlar, Brezilya’da doğrudan seçim talebini dile getiriyordu. Tribünlerde on binlerce insan yalnızca bir takımı desteklemiyor, bir fikre de tanıklık ediyordu. Futbol sahası, bir tür kamusal kürsüye dönüşüyordu.

Sócrates’in karizması bu hareketin merkezindeydi elbette. Uzun boyu, sakalı ve sakin ama kararlı konuşma tarzıyla hem taraftarları hem takım arkadaşlarını etkileyen bir figürdü. Fakat onu özel kılan şey yalnızca liderliği değildi. O, futbolun insanı siyasetten uzak tutan bir eğlence olması gerektiği fikrine hiçbir zaman inanmadı. Tam tersine, futbolun toplumdan koparıldığında anlamsızlaştığını düşünüyordu.

Sócrates daha sonra Corinthians deneyimini şöyle özetlemişti: “Oynadığım en büyük takım oydu. Çünkü spordan fazlasıydı. Siyasal zaferlerim profesyonel bir futbolcu olarak kazandığım zaferlerden çok daha önemlidir. Bir maç 90 dakikada biter ama, hayat sürer.”

Corinthians Demokrasisi birkaç yıl sürdü ama etkisi çok daha uzun oldu. Çünkü bu deneyim, futbolun sadece bir spor olmadığını aksini düşünen herkese gösterdi. Bir takım, bir ülkenin siyasal atmosferine müdahale edebilir; bir oyuncu, yalnızca gol atan bir figür olmakla yetinmeyebilir.. Ya da daha önemlisi bir orta saha oyuncusu, bir toplumun vicdanına dönüşebilir.

Modern futbolun sessiz yıldızı: Messi

Bugünün futbol dünyasında Lionel Messi yalnızca büyük bir oyuncu değildir. Aynı zamanda modern spor ekonomisinin en güçlü sembollerinden biridir. Onun kariyeri, futbolun son otuz yılda nasıl küresel bir endüstriye dönüştüğünü de gösterir. Messi’nin yeteneği tartışma götürmez. Fakat bu yetenek, sponsorluk anlaşmaları, yayın hakları, küresel reklam kampanyaları ve milyarlarca dolarlık bir spor piyasası içinde parlamıştır.

Herkesin kabulündedir: Modern futbol yıldızları artık yalnızca sporcu değildir. Aynı zamanda markadırlar. Markalar ise risk almayı sevmez. Politik tavır, küresel sponsorluk ağında kırılganlık yaratabilir. Bu nedenle yıldız oyuncular çoğu zaman dikkatli bir mesafe içinde kalır. Sessizlik çoğu zaman onlar için bir tercihten fazlası olarak içinde bulundukları sistemin ürettiği bir davranış biçimidir.

Messi’nin kariyeri bu açıdan tipiktir. Sahada olağanüstü bir yaratıcılık sergileyen, oyunun ritmini değiştirebilen bir futbolcu olan Messi kamusal meselelerde genellikle temkinli bir figür haline gelir. Elbette Messi tamamen sessiz bir sporcu değildir. Zaman zaman sosyal meseleler hakkında konuşmuş, Arjantin’deki bazı toplumsal kampanyalara destek vermiştir. Fakat küresel ölçekte politik bir pozisyon almayı tercih etmemiştir.

Bu durum yalnızca Messi’ye de özgü değildir. Modern spor yıldızlarının büyük çoğunluğu benzer bir çizgide hareket eder. Çünkü küresel spor ekonomisi, oyuncuların mümkün olduğunca geniş bir hayran kitlesine hitap etmesini ister. Popülerlikle edindikleri kimlikleri politik olanın dışında tutmaları istenir. Zira politik tavır, çoğu zaman bu kitleyi bölme riskini taşır. Bu riskin asgariye indirilmesi bu endüstrinin abecelerindendir. 

Bu yüzden Messi’nin bazı fotoğrafları bazen sahadaki performansından daha fazla şey anlatır. Güç merkezleriyle yan yana gelen, büyük organizasyonların vitrini haline gelen ya da protokol koridorlarında çekilen görüntüler.. Bunlar çoğu zaman bireysel tercihten çok sistemin doğal sonucudur. Çünkü artık modern spor yıldızı yalnızca bir oyuncu değildir asla. Daha fazlasıdır. Ve hatta artık küresel bir markadır.

Gol ile vicdan arasında

Bu yüzden Sócrates ile Messi’yi karşılaştırmak iki futbolcuyu yargılamak anlamına gelmezi, gelmemelidir de.. Daha çok futbolun geçirdiği dönüşümü anlamaya yardımcı olur bu kıyas. Sócrates’in yetiştiği dönemde futbol, toplumsal mücadelelerle daha doğrudan temas kurabilen bir alandı. Bir oyuncunun sesi tribünlerin ötesine geçebilir, sahadaki bir jest ülkenin siyasal atmosferine dokunabilirdi. Messi’nin dünyası ise bambaşka bir düzen içinde şekillendi: Küresel yayın ağlarının, dev sponsorluk anlaşmalarının ve milyarlarca dolarlık bir spor ekonomisinin ortasında nefes alan bir dünya bu..  

Yazının başındaki fotoğrafı bu yüzden yeniden hatırlamak gerekir. Donald Trump’ın önde yürüdüğü, Messi’nin birkaç adım arkasında göründüğü o kare belki gerçekten sıradan bir protokol anıdır. Ama yine de modern futbolun bahsettiğimiz o tuhaf gerilimini daha da görünür kılar bizlere. Peki o tuhaf gerilim nedir? Elbette ki olağanüstü bir yetenek ile büyük güç merkezleri arasındaki mesafedir..

Futbol tarihi elbette kupaları ve rekorları kaydeder. Ama bazen bir oyuncunun sahadaki başarısından çok hayatının yönü hatırlanır. Sócrates’in mirası tam da burada durur. Yani kalbimizde. Çünkü oyunu güzelleştirmekle beraber bize oyunun ne anlama geldiğini de hatırlatırlar hep..

Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?

Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.

Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.

Bu Sayfayı Paylaşın