İlber Ortaylı’nın vefat haberi, İsrail’in Lübnan’a düşen bombalarından daha güçlü bir etki yarattı. Öyle ki, “ölünün arkasından konuşulmaz” düsturu hem savunduğu fikirler hem de üslubuyla nötr kalınması imkânsız bir figür olan Ortaylı için geçerli olamadı. Bu yüzden onun hakkındaki tartışmalar genellikle rasyonel bir tarih tartışmasından çok, kişisel dünya görüşlerinin çarpışmasına dönüştü. Karşılıklı zıtlaşmaların sertliği, onun tarihçiliğinden ziyade güncel politik çıkışlarından kaynaklanıyordu. İlkokuldan başlayarak tarih derslerinin sadece “padişahlar ve savaşlar” ekseninde verilmesinin toplumun tarih algısını nasıl şekillendirdiğini düşünürsek, bu tartışma ortamı Türkiye gibi bir ülke için oldukça sıradan kalıyor.
Ortaylı, sistemin bize öğrettiği ama kimsenin tam inanmadığı o “soğuk” tarihi, popüler bir kült haline getirip neşeyle ve alayla ısıtarak anlatan bir tarihçiydi. Bu anlamda renkli kimliği ve güçlü bilgi birikimiyle sistemin en başarılı restoratörü oldu. Sosyal ve ekonomik süreçleri anlatan gerçekçi bir tarih bilincinin yerine; “saray ve savaş” merkezli tarih anlayışıyla, kendine (sağ ya da sol fark etmeksizin) sorgulanmaz kahramanlar yaratma kültürü olan bu toplumda başrol oyuncusu olmayı başardı.
Kültürel Aristokrasi
Ortaylı’nın “Kürt karşıtlığı” olarak algılanan çıkışlarının arkasında aslında derin bir kültürel aristokrasi yatıyor. Türkiye’de Avrupa’daki gibi toprak mülkiyetine ya da köklü soyluluk unvanlarına dayanan sınıfsal bir aristokrasi hiçbir zaman olmadı. Ancak İlber Ortaylı ve temsil ettiği kesim için “kültürel aristokrasi” kavramı sınıfsal değil, zihinsel bir imtiyaz alanı olarak kullanıma giriyor. Onun için “kültürlü olmak”; birkaç dil bilmek, klasik müzik dinlemek ve imparatorluk bakiyesi bir nezakete sahip olmak demekti. Bu tanıma sokamadığı her grubu (sadece Kürtleri değil, muhafazakarları ya da taşralı Türkleri de) “cahil” ya da “kültürel olarak yetersiz” bularak küçümsemesi parodilere bile konu edildi. Ancak Kürt meselesi siyasi bir gerilim hattı olduğu için, bu kültürel kibir o alanda haklı olarak çok daha yaralayıcı ve “düşmanca” algılandı.
Bu söylemde “güncel siyasi çıkarlar” ve “ulusalcı mahallenin gözdesi olma” durumu da yabana atılamaz. Kendisini alkışlayan kitlenin kırmızı çizgilerini biliyor ve bu kitleyi konsolide edecek sert çıkışları bir tür entelektüel performans gibi sergileyebiliyordu. Bu, onun “bilge otorite” imajını besleyen bir yakıttı. Özetle Ortaylı’nın duruşu; hem imparatorluktan devralınan o “devletli elit kibri” hem de güncel siyasetteki “vazgeçilmez otorite” olma hırsıyla birlikte devlet hafızasına olan saygısının bir bileşimidir. Bu yüzden liyakatsizliği ya da cehaleti eleştirirken aslında devlete değil, o kadim hafızayı bozan kişilere kızıyordu. Onun devletli elit kibri, muhatabını eşit bir özne olarak görmesini engelliyor; onu sadece “eğitilmesi gereken bir tebaa” ya da “yola getirilmesi gereken bir unsur” olarak konumlandırıyordu. Yanındakinin görüşüyle ters düştüğünde onu ikna edemediyse iğneli sözlerle saldırıyor; TV programlarında sinirlenip sunucuyu ya da diğer konuşmacıları arkasında ağzı açık bırakarak çekip gidebiliyordu. Çünkü kimse onun eşiti değildi ve kendisine laf söylenmesine tahammülü yoktu. Sonra hiçbir şey olmamış gibi aynı programda çıkıyor, mahallenin sevimli “huysuz ihtiyar bilgesi” oluyordu. Buna seyirci olarak gülebiliriz ancak onun “seçkinci tarihçiliğinin”, Türkiye’nin toplumsal barışına hizmet etmek yerine kırılma hatlarını derinleştirme tehlikesi barındırdığını görmezden gelemeyiz.
Ortaylı’nın bu seçkinci tutumu, yalnızca sınıfsal bir küçümseme değil, aynı zamanda belgesiz yaşanmış acıları tarihin dışına itme barikatıdır. Çetin Altan’ın “Kahrolsun Komünizm Diye Diye” kitabında dedesi Tatar Hasan Paşa’nın Erzurum’da isyanı bastırmak için görevlendirildiğini “hızını alamayıp” bir de kadın astığını ve bu kadının idam sehpasına giderken “Ben bir hatun kişiyim, şapka ile ne derdim ola ki” dediğini aktarır. Ortaylı bu anlatıyı resmi kayıtlarda yer almadığı gerekçesiyle reddeder, onun için bu bir şehir efsanesidir. Çetin Altan vicdanının sesini duyan tek kişilik zihin açıcı, kışkırtıcı bir muhalif, İlber Ortaylı ise devletin ve arşivlerin sesiydi. Ermeni meselesini bir “mukatele” (karşılıklı boğazlaşma), Dersim’i “feodalizmin tasfiyesi”, istiklal Mahkemeleri’ni ise bir “ihtilal zarureti” olarak kodlayan bu soğuk rasyonalizm, bireysel dramları devletin makro anlatısı içinde eritir. Yüzleşmeyi engeller, entelektüel zırha bürünüp devleti korur, ama halkın gayri resmi hafızasını “cahillik” parantezine alıp dilsiz bırakır.
“Büyük Doğu Medeniyeti”
Ortaylı’yı bir “ikon” olarak gören milliyetçi/ulusalcı kesimin, onun en temel derslerini “siyaseten kullanışsız” buldukları için görmezden gelmesi ise ironik bir durumdur. Ortaylı’nın vefatına kadar ısrarla vurguladığı “Büyük Doğu Medeniyeti” tezi, peşinden sürüklediği kitlenin ezici çoğunluğu tarafından hiçbir zaman tam olarak içselleştirilmedi. Aslında Ortaylı, ulusalcı/seküler mahallenin en büyük çelişkisini onları fazla incitmeden yüzlerine vuruyordu. Türkiye’deki Batıcı elitlerin Ortadoğu’yu “karanlık, geri kalmış ve kopulması gereken bir yük” olarak gören yüzeysel bakışını, o devasa imparatorluk vizyonuyla darmadağın ediyordu.
Her şeyden önce Ortaylı bir dilciydi. Arapçanın matematiksel yapısını, kelime zenginliğini ve bu dilin yarattığı medeniyetin (edebiyat, felsefe, tıp, astronomi) büyüklüğünü bizzat kaynak olarak görüyordu. Elitlerin “çöl bedevisi” diye küçümsediği toplumu, dünya medeniyetinin kurucu unsurlarından biri olarak konumlandırıyordu. Türklerin İslam’ı ve yüksek kültürü doğrudan Araplardan değil, İranlılar üzerinden (Farsça etkili bir süzgeçle) aldığı teziyle, Türkiye’deki “Arap düşmanlığı” ile “kültürel gerçeklik” arasındaki kopukluğu deşiyordu. Mezopotamya ve Sami kültürleri Yunan ve Roma medeniyetlerinin alternatifi değil, bu kültürlerin eşiti ve besleyicisiydi. Batı karşısında değersizlik yaşayan Türk aydınlarına bu ders çok sert geliyordu. Milliyetçi olarak gördükleri Ortaylı’yı çok sevdikleri için duymazdan geldiler. Bu geniş kitle, onun bu akademik Doğu hayranlığını genellikle görmezden gelmekten başka hiçbir itirazda bulunmadı. Oysa Ortaylı’nın bu tezi, onların konforlu “Batılılaşma” hikayesine hiç uymuyordu.
Sonuçta Ortaylı, o çok eleştirilen üstten tavrıyla aslında kendi mahallesine şunu diyordu: “Siz Batılıyız diye geçiniyorsunuz ama Doğu’nun büyüklüğünü anlayacak kadar bile donanımlı değilsiniz.” Modernist takipçileri bu durumu bir “tarihçi fantezisi” olarak gördü, elit “cahiller” ise gerçeği anlamayı reddettiler. Türkiye’deki seküler-seçkinci kesimin en büyük zihinsel duvarını Ortaylı bile aşamadı. Tarihsel mirası güncel siyasi önyargılara kurban etmek, DNA’sına yerleşmiş bu kesimin mezara kadar götüreceği bir refleksti bu. Ortaylı’nın akademik bir titizlikle anlattığı “Sami medeniyeti” ya da “Arap-İslam felsefesi“, bu kitle için sadece müzelik bir değer, “eskide kalmış bir başarı” olarak kodlandı. Onların zihnindeki “Arap” imajı Ortadoğu’nun son yüzyıldaki savaşlar, radikalizm ve geri kalmışlık görüntüsüyle belirleniyordu. Ortaylı’nın işaret ettiği İbn Haldunlar, Farabiler ya da dilin matematiksel ihtişamı, bugünün siyasi gerçekliği karşısında “tarih nostaljisi” gibi algılandı. O da bu duruma fazla tepki göstermedi; yine onların arasındaydı, onların sevgisine ve ilgisine muhtaçtı. Sevmelerine rağmen bu fikirlerini “duymamak“, kitlenin zihinsel konforunu koruyordu ve buna yapılacak hiçbir şey yoktu. Nasılsa bu kesim; Kürt karşıtlığı ve göçmen karşıtlığı konusundaki görüşlerini bol bol besleyen, kendilerini haklı ve bilgili olarak üstün hissetmelerini kolaylaştıran bir figür olarak ona yaslanabiliyorlardı.
Bilgi ve İktidar
Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılış süreci, Cumhuriyet’in kuruluşu ve yakın tarihteki travmatik dönemlerde yaşanan insani dramlar düşünüldüğünde; toplumun kendi gerçeğiyle yüzleşmesini engelleyen bu “cımbızla kahraman yaratma” kültürünün ne kadar yaygın olduğunu kanıtlayan son örnek İlber Ortaylı oldu. Evet doğru, İlber Ortaylılar öyle kolay yetişmez. Bilgi sahibi olmak da bir iktidardır ve iktidarlar öyle kolay ele geçirilmez. Yılların çabasıyla elde edilen o çok yönlü birikim; “Hocam sizden başka kimse bunu anlatamaz” denilerek yapılan o meşhur ego şişirme taktiğiyle, Ortaylı gibi “tek otorite” olmayı seven bir karakteri kolayca belirli saflara çekebilir. Dolayısıyla Ortaylı bir yandan Atatürkçü mahallenin “bilge hocası” rolünü oynarken, diğer yandan muhafazakâr kesimin de kitaplıklarına sızarak hükmettiği alanı maksimize etti. Bu durum onun için bir çelişki değil, gücünün onayıydı.
İlber Ortaylı gibi figürlerin sergilediği o sert seçkinci kibir, aslında halktan kopuk olmanın yarattığı bir kompleks değil; tam tersine, halkı “dönüştürememiş olmanın” verdiği derin bir hayal kırıklığının sonucudur. Türkiye’de gerçek bir aristokrasi olmadığı için bu boşluk; diploma, dil bilmek ya da arşiv okumak gibi “kültürel sermaye” ile doldurulur. Ortaylı bu sermayeyi bir şövalye zırhı gibi giyip, halkın “sıradanlığına” karşı bir üstünlük alanı yaratmıştı. Bu bir savunma mekanizmasıydı. Ortaylı ve onun temsil ettiği Cumhuriyet elitleri, halkın bir gün kendi standartlarına yükseleceğini ummuşlardı. Ancak halk kendi yerel kültüründe ısrar edince, ortaya o meşhur “cahil” çıkışları çıktı. Yani bu kibir aslında bir “öğretmen azarı” gibiydi; “Neden hâlâ benim istediğim gibi olmadınız?” öfkesiydi.
Türkiye’de bu keskin ideolojik hatların, yeni kuşakta biyolojik bir süreçle esnediğini görüyoruz. Ortaylı’nın temsil ettiği o “saf, steril ve tepeden bakan” elitizm, yeni neslin melezleşmiş gerçekliği karşısında tutunmakta zorlanacaktır. İlber Ortaylı gibi figürlerin o devasa, ansiklopedik hafızasına ulaşmak artık yeni nesiller için klavye tuşlarına basmaktan ibaret. Ancak Ortaylı gibi figürlerin en büyük başarısı; bilgiyi bir performans ve otorite nesnesine dönüştürerek insanlarda “ben de bilmeliyim” ya da “bilen birine sığınmalıyım” hissi uyandırmasıydı. Yeni nesil bu merakı ne kadar taşıyacak, o da ayrı bir tartışma konusu, burada asıl mesele o klavye tuşuna basacak merakın canlı kalmasında.
Sonuçta sadece bilgi aşkı değil; her masada başköşede oturma ve her mahallede alkışlanma arzusu; sağlığını, şeker hastalığını ve hatta entelektüel itibarını bile riske atabiliyordu. O “her yerde olma” tutkusuna ek olarak kendisini kadim devlet aklının günümüzdeki sözcüsü ve koruyucusu olarak konumlandırmıştı. Ortaylı’nın dur durak bilmeyen hırsını medyada tüm ayrıntılarıyla seyrettik. Onun hırsı yalnızca alkışlanmak değil, aynı zamanda “devletli bir aydın” olarak tarihe not düşmekti.
“Binler yaşa ey harikalar yağdıran ordu”
Medyada yayınlanan gençlere son hitaplarından birinde arkasındaki panoda Namık Kemal’in ünlü “Binler yaşa ey harikalar yağdıran ordu” dizeleri yazılıydı. Mekân, bu görüntüden anlaşıldığına göre Milli Savunma Üniversitesi ya da Harbiye’de Cumhuriyet’in 100. yılı gibi milli temalı üst düzey bir tören olmalıydı. Ortaylı kürsüden, “…size başarılı bir yüzyıl diliyorum. Biz o günleri görmeyiz tabii ama, sizin çocuklarınız görür; onlara iyi bir vatan hazırlamaya devam edersiniz.” diye sesleniyordu. Z mi X mi tartışmalarına kulak asmadan, “zehir gibi çocuklar geliyor” derken aslında o güne kadar “cahil” diye azarladığı kitleye değil, o kitlenin içinden filizlenen yeni zekâya hitap ediyordu.
Ortaylı’nın sözünü ettiği “zehir gibi” çocuklar; “babaya” sormak yerine tuşlara basarak arkadaşlarıyla konuşmayı yeğleyen, demokrat olma formasyonu bu devletçi nesle göre gelişmiş gençler aslında. Evet, İlber Ortaylılar kolay yetişmez; ama bugün asıl zor olan, o devasa bilgi yükünü seçkinci bir barikat olmaktan kurtarıp, eşitler arası diyaloğun köprüsü yapabilmektir. O zaman bu köprüden, kadim hafızanın yükünü geleceğin merakıyla birleştiren, barikatları kaldırmış o özgür zihinler geçecektir.
İlber Ortaylı’nın vefatı, devletçi tarihçilik geleneğinin bittiği anlamına gelmiyor; ancak bu ekolün en donanımlı, en renkli ve kitleleri peşinden sürükleyen o “popüler” otoritesi kürsüden indi. Onun bıraktığı bu devasa ve nötr kalınamayan mirası; yeni neslin demokratik, eşitlikçi ve devlet aygıtından bağımsız merakıyla harmanlamak, Türkiye’nin yeni entelektüel sınavı olacaktır.
Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?
Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.
Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.