Şiddet aklıselimin, kelimelerin iflas ettiği “sözün bittiği yer” değil, sözün bizzat kendisi çoğu örnekte. İfade biçimi, “mesaj”ın ta kendisi; tonuyla, frekansıyla, yankısıyla da gündemi kaplayan bas’bayağı akustik bir abluka, uğultu.
Söz söyleme hakkının da gaspı. Hakikatin de… Zaten 1+0’a sıkışan daracık “ifade özgürlüğü”nü fiziksel, dijital işgaliyle, tehdidiyle iyice daraltan, otosansürü refleksleştiren bir kuşatma. Kelimeler, cümleler bir köprü değil duvar.
Bir döngü; şiddetin yaygınlaşması, sıradanlaşması, kutuplaştırma, normalleştirme, meşrulaştırma, alıştırma, özendirme… “Dönme Dolap”a hangi kapıdan girdiğin bile belirsiz. Bu baş döndürücü ortamda çıkış kapısını bulmak da kolay değil.
Sosyal medyanın, haberlerin, siyasetin, her perdeden linç kültürünün, o katı “kutsal”ların şiddetli diliyle her an üretiliyor. Sokakta, ekranlarda, her yerde, her vesileyle, her türlü ifadesiyle karşımızda. Bir ürün olarak “satan” pazarıyla, estetize edilen şiddetle “büyüsü” de etkili.
Şiddetin estetize edilmesi
Şiddetin kültürel, sanatsal sembollerle, geleneklerle¸ ritüellerle paketlenerek estetize edilmesi, hatta kutsanması ilk taşı atan insanın tarihi kadar eski aslında. Şiddet “seyirlik” kıvama gelince, sıradanlaşması, hatta meşrulaşması süreci de seyrini toplumsal, kültürel, siyasal bir tür ortaklık zemininde sürdürüyor.
Kendi payıma, estetize şiddete ta çocukluğumdan -usulca- tanığım. Bunda çocukluğuma haftada iki gün damgasını vuran “sinema günleri”ndeki yabancı filmlerin de payı büyük olmalı. Yaşadığımız semt nedeniyle o günlerde hayatın yüz yüze yansımalarından, “sınırlı” toplumsal iletişim araçlarına dayanan haberlerden çok sinemalarda tanık oluyoruz zira. Henüz…
Dev prodüksiyonlarıyla üç, üç buçuk saat boyunca nefes nefese izlediğimiz tarihi filmlerden “Ben-Hur”un, “Spartaküs”ün, bazı kovboy filmlerinin şiddetli sahnelerini bugün bile hatırlıyorum mesela. Teknolojinin gelişmesiyle öyle filmlerin daha kanlı canlısı, besbeteri, yeniden çevrimiyle de karşımda üstelik. Hafızayı tazelerken, yenilerini de biriktiriyor, “geliştiriyor”, çeşitlendiriyor.
21. Yüzyıl şiddet festivali
Efsanesi M.Ö. 70’lere dayandırılan Spartaküs’ün 2010’da “Kan ve Kum” adıyla bir dizi olarak yeni uyarlaması, 21. Yüzyıl’da her yönüyle estetize şiddet festivali misal. Reytingini üç sezon boyunca sürdüren dizinin hâkim rengi kan kırmızısı… Kumu, toprağı kanlı zaten. Dijital efektlerle her fırsatta ekranı kaplayan, ağır çekimle havada süzülen kanın parlaklığı göz kamaştırıyor!
En “göz alıcı” şiddet sahnelerinin ağır çekimle detaylandırılmasıyla, kanın koreografik dansıyla da şiddet pornografisi. Sahnelerin finalinde “kılıç”ın, “mızrak”ın -yakın çekim- vücuda girişinin kanlı estetiğiyle doruğa ulaşıyor.
Yerlisi güldüren, “ballı” şiddet
Çocukluğumun açık hava sinemalarında ulusal kahramanlıkların, savaşa, kavgaya, ölüme kahkahalarla giden delikanlılığın tarihini de izliyoruz tabii. İşin içine cesaret, genetik kahramanlık girince şiddet de şart. Ama çoğu şiddetli komedi… Hasımlarını gülerek, alay ederek, kahkahalarla dövenlerle de güldüren şiddet.
Yabancı filmler kadar sahici de gelmiyor. Yeşilçam “Renkli” günlere geçtiğinde kanın rengini, kıvamını tutturmak bile mesele. Kıvamı koyulaştırmak için kan rengi boyaya bal katıldığını okuyorum arşivlerden. Perdedeki de bal gibi şiddet…
Tam tekmil müzikali…
Bu mevzuda gözümün önünden bir film şeridi gibi geçen çocukluğumda “West Side Story”nin yeri de farklı. “Romeo ve Juliet”i 364 yıl sonra balkonlardan yangın merdivenlerine, arka sokaklara çıkaran yapım, daha ilk karelerindeki estetik ambalajıyla, notasıyla şiddet güzellemesi.
Şiddeti besteleyen, çetelerin ölümcül kavga dövüş enstrümanlarını, ritüellerini müziklerinin tekrarlayan ana ritimleri, perküsyonu, dansları arasına yerleştiren, markalaştıran görkemli bir “Müzikal” zira. Sözünden öte “ses”iyle, o sesin yayılması, yankısıyla şiddet sahne akustiği…
Ankara sinemalarında 60’ların ikinci yarısında gösterime giren bir “gençlik” filmi üstelik. O yıllardaki çocukluğumuzu “ilk gençliğimiz” olarak anlamlandırmaya, tanımlamaya hevesli olduğumuz için bizim için de model. Tahta kılıç kalkanla canlandırdığımız filmler gibi de değil, sahici. Gözümüzün önündeki “canlısı” ile de gerçek.
Çifte kavrulmuş “asi gençlik”
James Dean’in o efsane “Asi Gençlik”ine de (1955) yetişen bazı abilerimiz için bu iki filmin etkisi “çifte kavrulmuş” misali herhalde. Öne çıkarılan “gençlik kültürü” açısından kavgaları, “delikanlılık”, cesaret testleri-gösterileri ve ölümcül finalleriyle de devam filmleri sanki. İki filmin de başrolünde Natalie Wood. Onun da zamansız, sır dolu ölümü trajik.
İçselleştirmeye müsait… En azından görünümleriyle benzer, “film gibi” bir asi gençlik akımı Ankara sokaklarında da -motorize- geziyor. Semtimiz Bahçelievler dönem filmleriyle de rüzgârı arkasına alan deri ceketli, “motosikletli gençler”in de adresi.
Efsanenin adı Atmacalar
En ünlüleri de “Atmacalar”… Merkez üssü eski 42. Sokak’taki “Cino Kıraathanesi”. “Batı Yakasının Hikâyesi”ndeki gibi elbette suça sürüklenmiş, yasa dışı bir “sokak çetesi” filan olmasalar da farklı bir arkadaş grubu.
Liderleri geçirdiği motosiklet kazası nedeniyle beline platin yerleştirilen efsane isim Tanju. Grubun tek Harley Davidson’ı da Tanju’da zaten. Önde gelen Arif, Yılmaz ve diğer arkadaşları da o dönemde güçlü, 3.5’luk (350 cc.) bordo Jawa motosikletleriyle (o motorlara manda kafa da deniyordu galiba) gümbür gümbür.
Efsaneyi Tanju’nun bindiği iki kişilik siyah üstü açık Triumph da tamamlıyor. Arkaya taranıp, uçları yukarıya doğru kıvrılmış James Dean, Elvis, Johnny Hallyday (Belki Amerikalı, öyle melodili olmak için bir sürü “n”, “l” ve “y” var takma isminde) saçları, favorileriyle yakışıklı, afili gençler. Aralarında Elvis’e çok benzeyen arkadaşları, “Sincaplı Çocuk” olarak anılıyor. Gömlek cebine ince zincirle bağlı bir sincabı var çünkü.
Parmak şıklatma ve parola ıslık
Film de o günlerde o türün estetik zirvesi… Ritüelleri, ritimleriyle de hayata yerleşiyor hemen. Müzikal gençlik çetesinin öne çıkardığı, dosta düşmana uzattığı “parmak şıklatma” ve o meşhur üç notalık ıslık sesleri, parolalarıyla başlıyor. O ıslık hem tehlike habercisi/uyarısı, hem de o semtte bir mülkiyet, çeteye aidiyet melodisi, dili… Kendini o yolla da gösterme, “tanıtma” aracı.
Ana müzikal temanın da tekrarlayan nakaratları… Müzikte o tür aykırı notaların, tınıların “tritone”, “şeytan aralığı” denilen tekinsiz, huzursuz edici bir aralığın üzerine kurulması da temaya gayet uyuyor.
Onun etkisiyle miydi hatırlıyorum ama arkadaşlarımızı sokağa çağırırken bizim de üç notalı bir parola ıslığımız var o günlerde. Islığı çaldın mı pencereler açılıyor. Ritme uyarak öyle parmak şıklatma da başta Erol Büyükburç’un, deri ceketli Erkut Taçkın’ın sahnesiyle popüler.
“Sustalı bıçak” ikonu
Filmin belki en tehlikeli ve “yepyeni” sembollerinden birisi ise sustalı bıçaklar… “Sustalı”lar sesi, pırıltısıyla filmin görsel, akustik simgeleri arasında da hemen öne çıkarılıyor. Sadece ölümcül bir silah değil film sayesinde artık bir “ikon”.
Sustalıların açılırken çıkardığı o keskin, metalik ses gerilimi de zirveye taşıyan bir efekt. Müzikal düellolara sadece sesiyle, çeliğinin parlaklığıyla değil, dansıyla, ritme uygun adımlarıyla, koreografisiyle eşlik ediyor. Film onun ölümcüllüğünü vurgularken, “büyüleyici!” etkisini de öne çıkarmak için elinden geleni yapıyor esasında.
“Tezgâh”a düşen sustalılar
Cebimize koymasak da etkisi az değil. Zira sonradan “öldüren cazibesi”ne sadece o filmle değil, hemen tüm çeşitlerini uluorta görerek de tanık oluyoruz. Yandan açılan, düğmesini bastığında “şırrak” diye çıkan sustalılara, sapının dışa dönük tarafı “muştalı” olanlar da ekleniyor. O türüne, onu taşıyan, herkese gösteren “biri”yle de aşina oluyoruz.
Hemen her şeyin satıldığı “pazar”larda, okul önündeki “tezgâh”larda sergilenen bir ürüne dönüşünce gazetede haberlerini de yapıyoruz yıllar sonra. O “tezgâh”a pazarlarda “Halı Dövücü” adıyla satılan beyzbol sopaları da yerleşiyor. Ölümcül bir silah olarak o da ABD yapımı filmlerin standart “ev eşyası”.
İnternete bakıyorum… Sustalılar arasında öne çıkan “Klasik İtalyan Stiletto”su bugün hâlâ online satışta. “Yasak” ama,haberlerden Atlas Çağlayan’ı öldüren 15 yaşındaki E.Ç.’nin silahının “sustalı tabir edilen bıçak” olduğunu da öğreniyorum.
İçinde çeteleşen şeyler
“West Side Story” ile de sanki insanın içinde -usulca- çeteleşiyor bazı şeyler. “Hayırdır” deyip de hayra yorulamayacak bir şeyler… Nitekim film de o yıllarda -bile- ırkçılığın, ötekileştirmenin, göçmen düşmanlığının, yoksulluğun yıkıcı etkisini hafiflettiği, şiddeti “izlenebilir bir gösteri”ye dönüştürdüğü, romantize ettiği, gerçeklik algısını zayıflattığı eleştirilerine de neden oluyor. Dikkati asıl sorundan uzaklaştırıyor…
1961 model “ötekileştirme”filmin birçok sahnesinde karşımızda. Daha en başında polis dedektifi Yüzbaşı Schrank karşı karşıya gelen çetelerden göçmen Porto Rikolu gençlere bakıp, “Sanki mahalle yeterince pis değildi…” diye söyleniyor. “Beyler” diye seslendiği “beyaz çete”yle (Jets) ise ahbap…
Kırmızı etiketli tehlike…
Filmin diğer yakasındaki “Köpekbalığı (Shark) çetesi” göçmen, “renkli” Porto Rikolular. Filmdeki “sürekli bıçak çeken, öfkeli, agresif gençler”. İyice abartılan yapay, eğreti aksanlarıyla da etiketleniyorlar.
Kadınları da başroldeki beyaz kahverengi Natalie Wood dışında “arsız”… Hem de herkesten “ateşli”, “şehvet”li, “cinsel dürtüleri yüksek”. “Nüfusları hep artıyor, sürekli çoğalıyorlar!” yakınması şarkılarıyla da “unutulmaz”. Ötekileştirme, ırkçılık şarkı sözleriyle, nakaratlarla belleğe yerleşiyor, bir zamanların ekolu dolduran kasetler gibi yankılanıyor: “Porto Riko okyanusa batsın!”
Ülke için külliyen tehditlerinin, tehlikelerinin altı filmde kırmızı renkle de çiziliyor; gömlekleri, fularları, kemerleri, kuşaklarıyla, hatta o sahnelerdeki kırmızı ışıklandırmalarla…
Oyuncuları boyayan ötekileştirme
Ötekileştirmenin daniskası ise filmin “kahverengiye boyanmış, iyice makyajlanmış beyaz oyuncuları”yla ortaya çıkıyor. Natalie Wood dâhil birçok beyaz oyuncuya abartılı kahverengi makyaj yapılıyor. “Öteki” çünkü onlar…
Öyle ki filmin baş kadrosundaki Rita Moreno (Rosa Gonzales Alverio Marcano) Porto Rikolu bir anne, babadan Porto Riko doğumlu… Ama yeterince kahverengi, “öteki” görülmediği için onu bile boyuyorlar iyice.
Üstelik “yüz boyama” 1960’larda zirvedeki yerini toplumsal, yasal olarak koruyan beyaz-siyah ayrımcılığının da tarihi sembollerinden birisi. Beyazların yüzlerini siyaha boyayarak sahneye çıkmaları, şarkılar söyleyip, gösteri yapmaları “alaylı” bir akım, “blackface”… Fred Astaire, Bing Crosby gibi ünlü şarkıcı, dansçı, oyuncuların popüler, ırkçı sahne makyajı da o filmle güncelleniyor.
Başkaldırıya “asi gençlik” paratoneri
İki filmle -hayatın içinden- değinmeye çalıştığım “asi gençlik”, meselenin daha vahim yüzünü de perdeliyor. O yıllarda şiddetle süren Vietnam Savaşı’na karşı 1960’ların başında mayalanan, sokağa taşan “1968 kuşağı”na, “Çiçek Çocuklar”a karşı da bir tür “alternatif”. Başkaldırıya Hollywood paratoneri, estetik, stilize barikat…
Sisteme karşı birikim, sistem içi tahliye delikleriyle zayıflatılarak düzen sürdürülüyor. Savaşın, adaletsizliğin yarattığı infialin, düzenin sunduğu “asi”liğin sınırları içinde eritilmesi, bir kaçış olanağının da ifadesi… O yolla da “hiza”ya sokuluyorlar.
Spielberg’in “yeniden sürümü”

Böyle bir pazar ürünü olarak West Side Story, 2021’de de Steven Spielberg versiyonu, “kalıbı”, yeniden sürümü ile yine karşımızda. Yönetmen bu filminde de “orta yol”u -mesela daha kanlı, vahşi bir şiddetle- bulmaya çalışıyor ama sert eleştirilerden kurtulamıyor. Düzeltme çabaları elbette yüzeysel… İlkinin aksine bazı sahneleri kana bulayarak ama suya-sabuna dokunmadan.
Lâkin 100 milyon dolarlık bütçeyle çekilen film, dünya çapında gişede de anca 76 milyon dolar hasılat yaparak maliyetini bile kurtarmıyor. “Gişe rekortmeni” Spielberg’in kariyeri için de bir bomba; en büyük finansal başarısızlığı.
“West Side StoryKurtarılamaz”!
Porto Rikolu film yapımcısı, yazar ve akademisyen Frances Negrón-Muntaner’in sert, “yapısal” eleştirisi ise makalesinin adıyla bile bugünler için fikir verici; “West Side Story’e Veda”: Kurtarılamaz. Evet, tarihe kara damgasını vuran bazı şeyler hem kurtarılamaz, hem de öyle ya da böyle, “ve fakat” kurtarılmamalı bazen.
Columbia Üniversitesi’nde yedi yıl “Etnik Köken ve Irk Çalışmaları Merkezi”nde profesör ve müdür olarak da çalışan Negrón-Muntaner’in temel argümanı kozmetik düzeltmelerin filmin, hikâyenin sorunlu temelini, “DNA’sını” değiştirmeyeceği…
Ona göre Spielberg’in filmi de zaten bir “sanat” olmaktan ziyade, “1961’in yarattığı hasarı onarmaya çalışan bir ‘halkla ilişkiler’ projesi gibi”. Ancak o hasar o kadar büyük ki ona göre asıl çözüm bu kara hikâyeyi -o kayıtla- geçmişte bırakmak… Öyle binaları yamayıp, boyayıp yeniden ayakta tutmaya çalışmak değil.
Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?
Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.
Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.