Anasayfa / GÜNÜN YAZILARI / Zaten intiharların çoğu başka birini cezalandırmak için yapılmıyor mu, savcı bey?

Zaten intiharların çoğu başka birini cezalandırmak için yapılmıyor mu, savcı bey?

Yakınlarımızın cinayete kurban gitmiş olmasını, intihar etmiş olmalarına tercih ederiz. Daha sorunlu olan ise toplumun polisiye hikâyelerle kötülüğü kendinden uzağa koyma arzusu, üçüncü sınıf Sherlock Holmes merakı ve bunu istismar eden medya ile şov peşindeki bürokrat-siyasetçilerdir. En kötüsü de buradan çıkan “adalet tecelli ediyor” safsatalarıyla yeni mağduriyetler ve yeni skandallar üretilmesidir. Öyle ki yolsuzluğa batmış eski kayyum-valiler ve çevreleri bile mağduriyet devşirip asıl günahlarının hesabını vermeden sıyrılabilir.
4

“Filmler hayatımızın bir parçası, senaryolar da öyle…”

Kieślowski

Bir Zamanlar Anadolu’da; Türkiye’de yapılmış en iyi şeylerden biri ve Türkiye denen memleket neye benzer, orada yaşayanlar kimlerdir, tüm bunlara merak salmış birilerine önerebileceğiniz hakiki bir başyapıt. Polisten görev kapıp bir gecelik harcıraha konmaya didinen bir jandarma çavuşu, suçluluğu kibriyle karışmış bir savcı, sadece yaşadığı yerle değil hayatla da arasına mesafe girmiş bir doktor ve içindeki hırsı bastırmak için sürekli kendini aşağılamayı en iyi yol bilmiş bir komiserin bir zamanlar Anadolu’nun bir yerinde bir cesedi aradıkları, fıkra kadar basit bir film. Zaten deha kokan filmler biraz da fıkralara benzer. Bu yazının başlığı, filmde bütün hayatı boyunca karısının intiharından için şüphe duymasına rağmen bu yüzleşmeden kaçmış bir savcının sorusuna kasaba doktorunun verdiği yanıt.

Türkiye son birkaç haftadır, üzerinden yıllar geçse de birisi kesin kes cinayet, diğerleri şüpheli üç ölümü konuşuyor. Biri otopsisinde net şekilde istismar bulgusu sayılacak PSA bulunmasına rağmen resmen ülkecek yapılmış bir linç sayesinde en ciddi şüphelinin pedofili bir katil damgası yemeden paçayı sıyırdığı Narin Güran cinayeti. Bir diğeri, beş yıldır kayıp olan ve şimdilerde Dersim bölgesinde devletin, Bir Zamanlar Anadolu’da filminin setinden katbekat kalabalık bir ekiple cesedini aradığı; eski vali ve oğlunun iştirak ettiği iddia edilen bir cinayetin kurbanı olan Gülistan Doku cinayeti. Sonuncu vaka ise sekiz yıl önce gece çıktığı spordan dönmeyen, inşaat hâlindeki bir binadan düşmüş cesedi bulunan ve o vakitler intihar ettiği söylenen ama bundan mutmain olmayan eski bir generalin oğlu Dorukhan Işık’ın ölümü.

Bu vakaların hiçbirinde henüz bir itiraf yok ve cinayetin netleştiği tek hadise olan Narin Güran vakasında ise muhtemel fail değil, olayın mağdurları hüküm giymiş vaziyette. Eski generalin cinayet ısrarında olduğu davada beş inşaat işçisi müebbetle yargılanıyor; bu işçilerin kim oldukları, olayla ilgili nasıl bir savunma verdikleri şimdilik medyanın pek ilgisini çekmiyor. Doğrusu, intihar olasılığı hiç de düşük olmayan bazı medyatik vakalarda, acılı ebeveynlerin cinayet ihtimaline daha sıkı sarılıp intiharın suçlayıcı yükünden kurtulmaya meyletmesi çok anlaşılır bir insani reflekstir. Biraz karanlık ama yakınlarımızın cinayete kurban gitmiş olmasını, intihar etmiş olmalarına  tercih ederiz. Bu hikâyelerde daha kötü olan, toplumun polisiye hikâyeler üzerinden kötücüllükten kendini ayrı ve uzak hissetme arzusu ve üçüncü sınıf Sherlock Holmes’luk merakı ve toplumun bu zaaflarını istismar eden medya ile medyanın ilgisini şov fırsatı gibi gören bürokratlar-siyasilerin tutumudur. Ve en kötüsü, bu tutumla ortaya çıkabilecek “adalet  nihayet tecelli ediyor” safsataları, yeni mağdurlar, yeni skandallar ve yeni Narin Güran davası rezaletleridir. Öyle bir hâl ki yüksek ihtimalle gırtlağına kadar yolsuzluğa batmış eski kayyum-valilerin ve onların züppe çocukları bundan bir mağduriyet devşirip asıl büyük günahlarının bedelini ödemeden sıyrılabilir, hukuksuzluğun kurbanına dönüşebilir ve Türkiye’de getirisi olmayan hakiki gazeteciliği yapmaya çalışan ilkeli enayilere de küpü dolu bu hırsızları müdafaa etmek payı düşebilir. Evet, Türkiye’deki çürümüş medya ve siyaset düzeni yüzünden her an kendinizi yolsuz züppeleri savunan biri durumunda bulabilirsiniz; zira devlet içindeki klikler, bürokrasi ve medya operasyonlarında hasımları için en “kötücül” ithamları kullanıyorlar. Oysa ki Türkiye’de herhangi üst düzey bir medya, bürokrat, siyasi (muhalif bile olsa) ayak kaydırma işlerine ihtiyaç duyuluyorsa banka hesapları ve tapu kayıtları kâfi. (Bunu devlette şu an güç sahibi olanlara bir daha hatırlatalım.) Türkiye’de artık “bal tutan parmağını yalar”ın alışkanlığından mı bilinmez, kötülük seks’e, uyuşturucu ve cinayete indirgenmiş vaziyette; bin yıl öncenin masallarıyla uykuya dalan, Sodom ve Gomora’nın şeytani hayat tarzından dehşete, ibrete kapılan eski zaman insanları gibi olduk. İşte bu yüzdendir ki belki de zaten çaldıkları için kodesten çıkmaması gereken biri, eğer cinayetten aklanırsa birkaç yıl sonra “kumpasa kurban gittim” başı dik diye karşımıza çıkabilecek.

YALNIZIZ

“ Etrafta bir “yalnızlık” lafıdır gidiyor. Etmeyin, eylemeyin kardeşim. Bizim inancımıza göre “Yalnızlık Allah’a mahsustur”, kul kısmı yalnız kalmaz, kalamaz..”

Bu sözler birkaç yıl önce yalnızlık üzerine konuşmasından viral olmuş videosundan pek beğeni almış  Türk-İslamcı yazarlardan Mustafa Kutlu’ya ait. Bizde olmaz o işler; bizden seri katil de çıkmaz,bu topraklarda okul katliamı da olmaz… vs. vs. 85 milyon insanın yaşadığı devasa bir memlekette bütün olacaklara yahut olmayacaklara kefil olacak kadar özgüvenli laflar. Sanırım muhafazakâr aydınların en antipatik yanı, hayat üzerine konuşurken Allah’a sırtlarını dayamaktan gelen o kibir. İnançlı birinin inançsız birini küçümsemesi bana birinin ülkeyi tekelinde tutan partiye üye olup herhangi bir partiye üye olmayan, sendikası vesairesi bile olmayan bir adamı küçümsemesine benziyor. Oysa muhafazakârların en muteber şairleri Necip Fazıl henüz o kibre kapılmadığı zamanlarda Kaldırımlar’da ,Otel odalarında çektikleri bile bu topraklarda yalnızlığın hem fiziki hem ruhi olarak gayet mevcut olduğunu bilmeye yeter; hatta henüz Anadolu’da oteller değil de hanlar mevcut iken Faruk Nafiz’in Han Duvarları’na yazdıklarına kadar uzanır kimsesizlik. Elbette Necip Fazıl da o yıllarını harcanmışlıkla, dünya ve eşyaya karşı duyduğu dehşetle, kaybolmuşlukla betimlemiş, yani başka bir inkârı seçmişti.

Loveless-2017

Rusya’nın Nuri Bilge Ceylan’ı Andrey Zvyagintsev’in Loveless filminin kederli çocuk karakteri Alyosha’yı andıran Maraş okul katliamcısı çocuk da aynı inkârla ele alınmak istendi. Birinin henüz çocuk yaşta bütün bir dünyadan böylesine bir kinle nefret edip öldürebildiği kadar kimseyi öldürüp bu dünyadan çekip gitmek istemesi gerçeği  ve yalnızlığı üzerine kimse kafa patlatmak istemiyor; dışarıdan şeytani bir elin ittirmesiyle ancak bunun mümkün olabileceğine inanmak istiyorlar. Teknolojinin fütursuz kullanımı, hayat pahalılığı, politik bunalım, adaletsizlik vs. üzerine bir de pandeminin alışkanlıkları; yılda 200’den fazla güneşli gün gören Türkiye’nin İsveç’ten daha az gün ışığı alması bu hikâyede şiddet içerikli dizilerden ve bilgisayar oyunlarından daha mukni bir dış faktör gibi duruyor. Amerika’daki gibi sınırsız silah kullanımı serbestisi olmaması dışında yeni intihar saldırılarını önleyecek sosyokültürel bir avantaja sahip değil Türkiye. Yani şuna varmamız gayet adil olur: yalnızlık da, intihar da bizde hep vardı ama belki yalnızlık üzerine düşünmek yoktu. Düşünmeye yeltenenler de tabii birer gülünç Albert Camus mukallidi muamelesi gördüler. Oysa “Bu hayat denen absürtlük yaşamaya değer mi, değmez mi? İşte felsefi tek hakiki soru bu.” diyen Camus’yü taklit etmeye uğraşmak bile hayırlı bir işti.

HAYAT KURTARAN HAYAT BİLGİSİ

Türkiye sanırım dünyada insanların birbirini en fazla cehaletle ve aptallıkla suçladığı memleket. Ali Nesin’in deyimiyle ülkenin yüzde 90’ı, ülkenin yüzde 60’ının aptal olduğuna inanıyor. Tıpkı ölüm gibi hiç kimse cehaleti ve aptallığı da kendine yakıştırmıyor. Türkiye’de toplumun bu komplekslerini, zaafları iyi yakalamış, geçenlerde hayatını kaybetmiş star derecesinde ünlü eski tarihçisinin en çok alkış alan sözleri de yine cehaletle ilgiliydi. Bir profesörün popstara dönüşmesi, onun insanüstü özelliklerinden ziyade ırkçı eğilimleri güçlü bir toplumun onaylanma ihtiyacını fırsata dönüştürebilen kurnazlığından kaynaklanıyor da olabilirdi pekâlâ ama bu kimin umurundaydı. Dürüst olmayan bir tarihçi; esasında üçüncü sınıf bir polyglot da olsanız, yaşadığınız ülkeye ayna tutma enayiliğini yapmazsanız böyle bir matemle uğurlanabilirsiniz dersini vererek gitti.

Peki Türkiye’de varsa bir cehalet, nerededir bu; sahiden mevcutlarsa kimdir bu sayıları on milyonları bulan cahil sürüleri?

Türkiye geçen hafta yayınlanan bir belgeselle yeniden gündeme gelmiş Narin Güran cinayetinde jandarmanın sümenaltı ettiklerinden, otopside çıkan PSA bulgularının göz ardı edilmesine  kadar ihmal zincirinin sebep olduğu bir buçuk yıl önce muhtemel katile işaret etmek için medyanın kindar bir pedofilin yavan cinayeti ihtimaline tahammülü yok dediğimiz büyük bir skandalla yüzleşiyor. Narin Güran meselesinde en büyük lafları edenler, o kibirlerinden henüz taviz vermeyenlerin bile en azından yeniden yargılama dedikleri bir kıvama geldi işler; gerçi yeniden yargılama deyip merhamet lütfunda bulunduklarında bile olayın mağdurlarının birkaç yıl daha içeride kalması detayı onların daha az aptal durumuna  görünmesinden mühim olmadığı için getirdikleri nedamet bile henüz yarım ağızla… Neredeyse iki yıl boyunca Serbestiyet’te yayınlanan yazılarla, her türlü kanıt, belge, delil ile ikna olamayanlar; biraz müzik, biraz drama ile “bu işte bir iş var” dediler. Ekranlardan kendilerine gösterilen narin bir şeyler görmüş olmalı ihtimali üzerine inşa edilen  uçuk senaryolara ekrandan izleyip hak verdiler; şimdi  başka bir ekrandan jandarma beceriksizlik yaptı ve bütün bunlar bu yüzden yaşandı dendiğinde de inandılar. Elbette mesele belgeselde sözü edilen şeytani hayalet Nevzat’ın kendini saklamasından ve Şakir Başçavuş’un defineci-üfürükçü adamın talimatıyla pusula niyetine kullandığı çubuklardan daha kompleks. Ta Yargıtay’a kadar uzanan el, Şakir Başçavuş’un kudretli eli değil; MGK kararı ciddiyetinde, yargı eliyle kusursuz devamlılıkla yol alan bir kumpas var ve hâlâ sürüyor ve öyle görünüyor ki her şeyin gayet farkında yeni Adalet Bakanı bile bu işi ne şekilde düzeltebileceğine henüz karar verebilmiş değil.

Türkiye’de ilk defa ailenin masumiyetini iddia ettiğimiz vakit bize itibar edip “acaba” diyen tek kesim, Türkiye’deki Selefiler oldu. Ülkede kendilerini daha ılımlı muhafazakâr sayanlar meseleye hesapçı ve ürkek yaklaşmıştı; “ufku açık, eğitimli seküler” olma iddiasında olan kesimlerden ise en sert tepkiyi almıştık. Dini doğrudan yorumlamaktan gelen zihinsel alışkanlığın kazanımı mıydı onların bu hadiseyi olduğu gibi ele alma becerisi, yoksa daha esrarlı bir şey mi, emin değilim; ancak ülkenin inanç konusunda en radikal kesiminin bu makul yaklaşımı ve feraseti, benim gibi imanı noksan, acılar içinde kıvranan bir agnostik adamın bu davada hep hatırlayacağı bir detay olacak.

Cinayeti anlamak, ayan beyan ortada duran faili görmek için derin  bir polisiye akıl yürütmeye, delile ihtiyaç yoktu; 19 gün boyunca bütün ülkenin en merak ettiği sırrı bunca insanın ittifak hâlinde saklamayacağını bilmek basit bir hayat bilgisiydi ve maalesef ülkemiz bundan mahrumdu. Öyle ki köyü ve köylüyü en iyi bilen yazar Yaşar Kemal’in yakın dostu ve hâlihazırda  ülkenin en çok satan romancısı bile “bütün bir köy sustu” gibi “like” dilencisi postlar paylaşmıştı. Sürekli yakıştırılan, esamesi okunan hakiki, hem de en karasından cehalet  galiba tam olarak buydu. Üstelik bu mevzuda en katı tutumu, en önyargılı tavrı seküler kesim gösterdi. İşin daha garip yanı, Narin Güran cinayetini kendisine anlattığım Le Monde’da editör olarak çalışan feminist arkadaşım da Türkiye’deki eğitimli sekülerler kadar linçi bir barbarlıkla olmasa da mesafeli  yaklaştı ve Le Monde bu cinayeti konu ettiği üç haberinde aile suçlanmasa bile kadın ve çocuk örgütlerinin talepleri üzerinden işlendi. Bu konuya sürekli ilgi duyan,davanın gidişatı hakkında sürekli malumat isteyen ise sıkı bir katolik olan arkadaşımdı ve bununla da yetinmeyip  bir ara Fransa’da mağdur anne için bir kampanya yapmaya bile heveslendi. Fransa’nın çok bilindik Le Petit Grégory tecrübesinin de tesiriyle de olsa gerek, olaya burada yaşayan insanların yaklaşımını Türkiye’dekilerle kıyaslamak için, Türkiye’deki medya anlatısı ve kronolojisiyle aktardığımda bile aileyi direkt suçlu gören tek bir kişi olmadı. 

Dünyaları iyi-kötü, günahkâr-günahsız, şeytan ve Tanrı gibi keskin çizgilerle ayrılan her iki dinin de en keskin yorumuna sahip Katolik ve Selefilerin maneviyatçılığın doğasından gelen anneliği yücelten, hatta kayıran yaklaşımından değildi bu doğru tavırları. İşin sırrı galiba insanın özüne olan inançları ve henüz kendilerinin modern dünyanın dayattığı büsbütün potansiyel canavar insanoğlu anlatısına teslim olmamalarıydı. 2 bin yıl önce “İlk taşı günahsız olanınız atsın” uyarısı sayesinde değil; şizofreniden yahut uyuşturucudan muzdarip olmayan bir annenin çocuğunu öldürme olasılığının neredeyse sıfıra yakın olacak kadar düşük bir istatistiğe tekabül ettiğinden, naturel inançlarından gelen hayat bilgisi sayesinde emindiler. Yetmiş küsur yaşında olan ,teknolojiyle tek bağı tuşlu bir telefondan ibaret annem de katilin kim olduğunu biliyordu ve yanılmadı ama ülkede “kusursuz cinayet yoktur” sözüyle nam salmış meşhur adli tıpçı prof, anne’nin katilliğini savundu ve karşısında bütün hayatı boyunca  Türk medyasının kepazeliğiyle ile alay etmiş ülkenin en ünlü talk show’cusu, kasabanın şerifinin (muhtar) katil çıktığı western senaryosuna benzerliğiyle bu  hadisenin ilgi çekiciliği üzerine saatlerce tartıştılar.

 Birkaç  Netflix dizisi, bir kaç kitap ve sosyal medyadan haber takibiyle geçip giden rutinden ibaret bir yaşam sürenler kendilerini maalesef insanlık tarihinin en bilinçli nesli zannediyor. Bu sanrılar içinde geçip giden ömürleri içinde tabii ki bu minik linç olayında yanılmak bir uyanışa elbette sebep olmayacak; ibret alıp daha empatik canlılar hâline gelmek bir yana, bu defa medyanın verdiği polisiye detayların yanıltıcılığı yüzünden bu kanıya vardıklarını iddia edecek ve birinin sonsuza dek bir cezaevi hücresinde kalmasına sebep olabilecek bir lince, sonuçları umursamadan katılmak cüretindeki  ahlaksızlık akıllarına bile gelmeyecek.

“… Halay başı olacaksın, Arap; bu dünyada halay başı olacaksın!” 

Komiser Naci-Bir Zamanlar Anadolu’da

Belgesel, hikâyeyi kendinden başlatan bir çeşit YouTuber Zola’lığa tevessül etmişse de bütün bir memleketin başının bu mevzuda utanç içinde en azından yeni bir lince kadar öne eğilmesi, mahcubiyet duyması ve buna tanıklık hazzını yaşamamıza da vesile olmaları, Serbestiyet’in bu tarihî linç vakasında oynadığı biricik doğru rolün göz ardı edilmesinden çok daha mühim. Bu konuyu ilk defa tastamam yazıp “bu aile masumdur” diyen bizlerin emeği , bizden rol çalan muhterislerden ziyade biraz da çağın ruhuna kurban gidiyor. Artık yazının pek bir hükmü yok (bu tespitin yazılı şekilde yapılmasının da bir hükmü yok); insanlık her gün 1 milyar saat, yani 114 bin yıllık bir zamanı YouTube’da geçiriyor, bu da amiyane tabirle para YouTube’da demek. Yazıda hâlâ değer ve asalet bulan bizler, el yapımı ayakkabılar yapan bir kunduracıyla aynı hislerle bu hayata tutunmaya çalışıyoruz; kaderine razı, ümitsiz ama yine de mağrur.

Bir çocuk cinayeti ve onu soruşturanlar mevzuyken Şeriflerin suçlu çıktığı Tarantino’nun Django’su bile hatırlanmışken bir türlü akıllara gelmeyen değerli Bir Zamanlar Anadolu’da filminin sonuna gelelim: Film, sinemada sesin tesiri (lahana kullanıldı) derslerinde okutulacak bir otopsi sahnesi ile biter; ciğerlerinde çıkan topraktan diri diri gömüldüğü anlaşılmasına rağmen bunu görmezden gelen doktor, yüzüne sıçrayan maktulün bayat kanıyla irkilip ürperir; yüzünde temizleyemediği kan lekesiyle uzakta Anadolu’da bir okul bahçesinde adeta canlanmış bir Bruegel tablosunu izlerken film sona erer.

Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?

Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.

Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.

Bu Sayfayı Paylaşın