Kur’an-ı Kerim, insan aklına sürekli çağrıda bulunur: “Hiç akletmiyor musunuz?”, “Gözlerinizi açmıyor musunuz?” Bu çağrılar, düşüncenin yalnızca bir imanı pekiştirme aracı değil, aynı zamanda var oluşun temel bir nefes alış biçimi olduğunu işaret eder. Oysa tarihsel süreç içinde pek çok din geleneği—İslam coğrafyası da dahil—bu çağrıyı tersine çevirmiş ve soruyu bir tehdit olarak kodlamıştır. Bugün Türkiye’de binlerce genç, binlerce dindar ailenin evladı ve onlarca entelektüelin yaptığı şey de belki tam olarak budur: onlara öğretilenlerle gözlemlediklerini bağdaştırmakta güçlük çektiklerini cesurca dile getirmek.
Son on yılda Türkiye’nin dinî manzarası çarpıcı ve hızlı bir dönüşüm geçirmektedir. Kamuoyunca tanınan dindar aydınların deist ya da ateist olduklarını kamuoyu önünde açıklaması; üniversite gençliği arasında “deizm” kelimesinin neredeyse bir kimlik ünvanına dönüşmesi; Diyanet İşleri Başkanlığı’nın bu eğilimi kabul eden resmî açıklamalar yapması (1) ; KONDA başta olmak üzere araştırma kuruluşlarının gerçekleştirdiği anketlerin dinî kimlikte somut bir kayma sergilemesi (2)—tüm bu göstergeler, ciddi bir dönüşümün fiilen yaşandığını kabul etmemizi zorunlu kılmaktadır. Öte yandan Zübeyir Nişancı öncülüğünde hazırlanan Türkiye İnanç ve Dindarlık Araştırması (TİDA), 2022 yılı saha verileriyle bu tabloya kritik bir ampirik zemin sunmaktadır. TİDA bulguları, kamuoyundaki dinden uzaklaşma algısının sahadaki gerçek tablodan belirgin biçimde yüksek olduğunu ortaya koymaktadır: çevrimiçi algı araştırmasına katılanlar inançsızlık oranını ortalama %20,5 olarak tahmin ederken saha verisi bu oranın yalnızca %5,7 olduğunu göstermektedir. (3)
Ne var ki bu fenomeni doğru okumak, onu acele biçimde yorumlamaktan çok daha güçtür. Peki bu eğilim gerçekten yeni midir, yoksa köklü tarihsel gerilmelerin günümüzdeki yansıması mı? Gençlerin dinden soğuması, her nesilde yaşanan kaçınılmaz kuşak çatışmasının ötesinde bir yapısal kırılmaya mı işaret etmektedir? Dindar entelektüellerin deist ya da ateist kimliklere yönelmeleri özgür bir entelektüel keşfin mi, siyasi hayal kırıklığının mı, yoksa her ikisinin iç içe geçmesinin mi meyvesidir? Ve belki de en can yakıcı soru: bu sürecin sonunda ne kalacaktır?
Türkiye’deki dinden uzaklaşma hem gerçek hem de kalıcılık potansiyeli taşıyan özgün bir olgu; ancak bu olgunun çok katmanlı nedenlerini kavramadan yapılacak her yorum—ister panik ister küçümseme biçiminde olsun—gerçeği gölgeleme tehlikesini barındırmakta.
DİNDEN UZAKLAŞMANIN TİPOLOJİSİ
“Dinden çıkmak” ya da “dinden soğumak” dediğimizde ne kastediyoruz? Bu soruyu sormadan yaşanan olguyu anlamak mümkün değil; çünkü söz konusu etiketler, birbirinden oldukça farklı bireysel ve toplumsal süreçleri kapsayan şemsiye kavramlardır. Sosyoloji literatürü, dinden uzaklaşmayı en az beş ayrı düzeyde kavramlaştırmaktadı (4); bu ayrımı gözetmemek, tartışmanın gereksiz yere ideolojikleşmesine zemin hazırlamaktadır.
Birinci düzey olan pratikten uzaklaşma, gündelik hayatta en yaygın biçimdir. Kişi kendini hâlâ Müslüman olarak tanımlamakta; ancak namaz, oruç, cami gibi dinî pratiklerden giderek uzaklaşmaktadır. Bu profil, Türkiye’de her zaman var olmuş ve çoğunlukla “kültürel Müslüman” ya da “geleneksel dindar” kavramlarıyla karşılanmıştır.
İkinci düzey, kurumsal kimlikten kopuştur: kişi, dinin kurumsal boyutlarını—Diyanet, tarikatlar, cemaatler—reddederken bir tür bireysel inancı sürdürmektedir.
Üçüncü düzey deizmdir: peygamberlik ve vahiy inancından vazgeçilerek yalnızca bir Yaratıcı tasavvuru benimsenmektedir.
Dördüncü düzey agnostisizmdir. Beşinci ve son düzey ise ateizmdir.
TİDA’nın 2022 saha verileri bu tipologiye rakamsal bir zemin sağlamaktadır. Türkiye genelinde 18 yaş üstü nüfusun %94,3’ü Allah inancına sahipken yalnızca %5,7’si inançsız kategorisinde yer almaktadır; bu dilimin %1,5’i ateizm, %2,5’i agnostisizm, %1,7’si ise deizme yakın konumu kapsamaktadır. Kümeleme analizi yoluyla oluşturulan dört tipoloji şöyle dağılmaktadır: nüfusun %40,2’sini “ana akım dindar”, %29,5’ini “muhafazakâr mütedeyyin”, %22,2’sini “laik-Müslüman” ve %8,1’ini “laik-inançsız” grubu oluşturmaktadır. Özellikle laik-Müslüman profili—kurumsal dinî pratiklerden uzak durmasına karşın inancını sürdüren kesim—pratikten uzaklaşmanın ve kurumsal kopuşun en geniş kitlesini temsil etmekte; bu da dinden uzaklaşma tartışmalarının odağını deizmden çok ikinci ve birinci düzeylere çevirmemiz gerektiğine işaret etmektedir.
Bu bağlamda TİDA araştırması, Türkiye’deki “deizm” söyleminin terminolojik düzlemde de önemli bir düzeltmeye ihtiyaç duyduğunu ortaya koymaktadır. Saha verileri, felsefi-teolojik anlamda gerçek deizmin—Allah’ın varlığını kabul etmekle birlikte vahiy ve peygamberi reddeden tutumun—Türkiye nüfusunun ancak yaklaşık %2’sinde gözlemlendiğini göstermektedir. Kamuoyunda “deizm” olarak nitelendirilen eğilim ise Grace Davie’nin “aidiyetsiz inanç” (believing without belonging) kavramıyla çok daha isabetli biçimde açıklanmaktadır: Allah inancı sürmekte, ancak bireyler kurumsal dinî yapılardan ve pratiklerden giderek uzaklaşmaktadır. Dolayısıyla sosyolojik kopuş ile teolojik kopuş arasındaki bu ayrımı gözetmemek, hem meseleyi yanlış çerçevelemekte hem de çözüm arayışlarını hedef şaşırtıcı bir mecraya taşımaktadır.
Charles Taylor, A Secular Age adlı devasa eserinde modern çağda dinden uzaklaşmanın yalnızca bir inanç kaybı değil, inancın koşullarının köklü biçimde dönüşümü olduğunu ortaya koyar. (5) Taylor’a göre bu çağda iman, artık “naif” bir kategori değildir; alternatiflerin farkında olarak, sürekli sorgulamaya açık, kırılgan bir konumda tutulmaktadır. Bu perspektiften bakıldığında, Türkiye’deki dinden uzaklaşma eğilimi, dinin “zahmetsiz” bir kimlik olmaktan çıkıp bilinçli bir tercih meselesine dönüştüğü bir çağın kaçınılmaz meyvesidir.
DİNDEN UZAKLAŞMANIN NEDENLERİ
Türkiye’de dinden uzaklaşma olgusunun nedenlerini tek bir etken ya da tek bir çerçeveye hapsetmek, hem sosyolojik hem de psikolojik açıdan yetersiz kalacaktır. Şimdi bu nedenlerin her birini tek tek ele alalım. Bu unsurların her biri çoğu zaman iç içe geçtiği, birbirini beslediği ve katmanlı bir etki yarattığını da unutmamalıyız.
Dijital Çağda Alternatif Söylemlerin Çoğalması ve Dindarların Yetersiz Kalışı
Türkiye’nin 18 yaş altı nüfusunun büyük çoğunluğunun internet bağlantısına sahip olduğu bir çağda, dinî otorite yapıları tarihte benzeri görülmemiş bir sarsıntı yaşamaktadır. Bu sarsıntı salt teknik değil, köklü biçimde epistemolojik bir nitelik taşımaktadır: kim, neyi, nasıl bilir sorusunun yanıtı değişmektedir.
Geleneksel dinî bilgi aktarımı üç temel mekanizmaya yaslanıyordu: kişisel otorite (imam, hoca, şeyh), kurumsal onay (medrese, ilahiyat fakültesi, Diyanet) ve sosyal kontrol (aile, cemaat, mahalle). Dijital çağ bu üç mekanizmanın işlevini derinden sarsmıştır. YouTube’daki ateist tartışma kanalları, Reddit’teki din felsefesi grupları ve Twitter/X’teki anonim teoloji tartışmaları, gençlerin bu üç mekanizmanın dışında kalan geniş bir entelektüel ekosisteme erişimini mümkün kılmaktadır. Artık bir lise öğrencisi, hiçbir akademik kuruma bağlı olmaksızın Spinoza’nın Tanrı anlayışını, Bertrand Russell’ın “Neden Hristiyan Değilim” metnini ya da İslam’a yönelik çeşitli Batılı eleştirel çalışmaları okuyabilmektedir.
Sorunun kritik boyutu şurasındadır: Kurumsal İslam, bu enformasyon akışıyla boy ölçüşecek bir kapasite geliştirememiştir. Enis Doko’nun tespit ettiği üzere, İslam âlemi küreselleşmeye hazır değildi; “âlimler, modern sorunlara, farklı dinlerden gelen eleştirilere yeterince yanıt geliştiremedi.”(6) Öte yandan Doko’nun “Deist Skolastikler” makalesinde dikkat çektiği gibi, bu boşluğu doldurmaya çalışan bazı düşünürler de yeterli entelektüel donanımdan yoksun biçimde, basit saldırı ve etiketlemeyle yetinmekte; böylece dinî otoritenin boşluğuna çözüm değil, yeni bir dogmatizm ikame etmektedir.(7)
Dijital ortamın yalnızca dinden uzaklaşmayı kolaylaştırdığı savı, tek yönlü bir okuma olacaktır. Aynı ekosistem, pek çok gencin köklü dinî gelenekleri—İslam felsefesini, Sufi metafizik geleneğini, kıraat bilimini, İslam tarihini—kendi iradesiyle ve eleştirel bir perspektifle yeniden keşfetmesine de kapı aralamaktadır. Dijital çağ, dini hem daha kırılgan hem de daha özgün biçimlerde yeniden inşa edilebilir kılmaktadır.
Bu neden altında başka bir unsuru da vurgulamak gerekir. Dijital çağ yüzlerce sanal cemaatçik oluştu. Bu grupların yüzeysellik ve radikalizmde yarıştıkları muhakkak. Kur’ancı, Hadisçi, Tarihselci, Tasavvufçu, Şiici/İrancı fark etmeksizin sosyal medya fanatizmi dindarlar arası çatışmayı derinleştirmekte kalmıyor fanatik münazaracı/düellocu sosyal medya fenomenlerinden bazılarının hızla bir uçtan diğer uca savrulmalarına hatta dinden çıkmalarına da yol açıyor. Daha da ilginci tüm bu tarafların rakipleri yüzünden dinden kopuşun hızlandığını öne sürmeleridir.
Siyasi İktidara Duyulan Toplumsal Muhalefet ve Dinden Uzaklaşma
Türkiye’de dinden uzaklaşmanın en güçlü itici güçlerinden biri, İslamcı köklerden gelen ya da dindar kimliği sahiplenen siyasilerin yönetim pratiğiyle yaşanan derin hayal kırıklığıdır. Dinin iktidar aracına dönüştüğü toplumlarda, onun adını taşıyan iktidarın yarattığı hayal kırıklığı, ister istemez dinin kendisine yönelik bir sorgulamaya kapı aralamaktadır.
İktidardaki partinin İslamî referanslarla meşrulaştırdığı söylemler, vaatler ve politikalar ile gündelik yönetim pratiği arasındaki derin uçurum; özellikle eğitimli, dindar ailelerden gelen genç kuşaklar arasında kronik bir güven erozyonuna yol açmaktadır. Bu erozyon, ilk aşamada kurumsal bir hayal kırıklığı olarak şekillenebilir: “Bu adamlar İslam’ı temsil etmiyor.” Ancak zamanla bu kurumsal ret, daha derin bir soru biçimini alabilmektedir: “Böyle bir temsil biçimini üreten din anlayışı da sorgulanmalı değil mi?”
Bu toplumsal hayal kırıklığı da çok katmanlıdır. 28 Şubat’ta İrtica ile korkutulan seküler kesimler Fethullah Gülen ve Adnan Oktar grupları gibi sekülerler ile diyaloğu ve beraber yaşamı savunan “light”, “güler yüzlü dindarlık” pratiklerinin filmin sonunda büyük bir ihanet ve güvensizlikle sonuçlanması ilk katmanı oluşturur. Bu grupları politik pragmatizmi için bir vakit korup kollayan büyümelerine zemin hazırlayan merkezi iktidarın da “kitle partisi” Adalet ve Demokrasi temalı söylemlerinin ardından güçlendiğinde otoriter uygulalamarın artması dine ve dindara yönelik hayal kırıklığının öfkeye evrilmesiyle sonuçlanmıştır.
Mücahit Bilici’nin isabetli tespitine göre Türkiye’de ikinci dalga modernleşmenin tamamlanmasıyla birlikte “dinin ahlaklaşma” süreci teklemiştir; “Allah korkusu yerini toplum korkusuna bırakmaktadır.”(8) Bu toplumsal gerilim, siyasi iktidarın dinî söylemiyle birleşince dinden uzaklaşmayı hem tetiklemekte hem de meşrulaştırmaktadır. Toplumsal baskı bir yönde işleyince bastırılan kimlikler daha görünmez kılınmakta; karşı yönde işleyince ise bastırılan kimlikler bir tür direniş ve özgürleşme anlatısına dönüşmektedir.
İran örneği bu açıdan son derece aydınlatıcıdır: 1979 Devrimi sonrasında İslam adına kurulan teokratik devletin yarattığı hayal kırıklığı, 2020’lere gelindiğinde yalnızca dini kurumları değil, din kimliğinin kendisini de sorgulatır hâle getirmiştir. (9) Türkiye ile İran’ın siyasi bağlamları birbirinden önemli ölçüde farklılaşmakla birlikte, din-devlet özdeşleşmesinin ürettiği tepkinin birbirine koşut örüntüler sergilemesi dikkat çekicidir.
Dindarlığın Kültüre İndirgenmesi: Milliyetçi-Muhafazakâr Söylemin İçi Boşaltması
Türkiye’deki dinden uzaklaşmayı anlamak için gözden kaçırılmaması gereken en kritik dinamiklerden biri, dindar milliyetçi-muhafazakâr söylemin dindarlığı yavaş yavaş içinden boşaltmasıdır. Bu süreç, doğrudan bir din karşıtlığı değil; aksine dini sahiplenir görünen ancak onu dünya görüşü bilincinden, entelektüel derinlikten ve ahlaki sorumluluktan soyutlayan bir kültürel indirgemecilik biçiminde işlemektedir. Karşımızda şekilciliğin popülizmini besleyen sosyal medya fenomeni ve troller ordusu ile güncel hukuksuzluklardan haksızlıklardan bihaber ve ilgisiz derin uzmanlar bulunur.
Söz konusu söylem çerçevesinde din, büyük ölçüde kimlik işaretleyicisine—başörtüsü, cami, ramazan estetiği, ulusal semboller—dönüştürülmüş; inançtan hesap sorma, adaleti talep etme ve iktidarı sorgulama kapasitesi törpülenmiştir. Eğitim ve kültür politikaları da bu çerçeveyi pekiştiren bir işlev görmüştür: din eğitimi büyük ölçüde ezberci, pratik ritüele odaklı ve eleştirel sorgulamayı bastıran bir yapıda kurgulanmış; İslam’ın entelektüel mirasını, din felsefesini, kelam tarihini ve karşılaştırmalı dinî düşüncenin zenginliğini görünmez kılmıştır.
Bu durumun paradoksal sonucu şudur: Din eğitiminin ağırlıklı biçimde yüzeysel, sorgulamayı bastıran ve alternatif teolojik perspektiflerden yoksun bir yapıda kurgulanmış olması, paradoks olarak eleştirel sorgunun patlayıcı bir güçle gün yüzüne çıkmasını kolaylaştırmıştır. Sistematik teoloji, din felsefesi ve karşılaştırmalı dinler eğitiminin zayıf kaldığı bir ortamda, eleştirel bir soru soran birey, ne kendi geleneğinin zengin entelektüel mirasından ne de cevap geliştirme yollarından yeterince haberdar olabilmektedir. Ortada geriye kalan, milliyetçi-muhafazakâr bir kültürel şablona indirgenmiş, dünya görüşü boyutundan yoksunlaştırılmış bir “dindarlık”tır. Bu dindarlıkla yetişen genç, ciddi bir düşünsel soruyla karşılaştığında elinde tutunacak gerçek entelektüel bir çıpa bulamamaktadır.
İslamcı Hareketlerin ve Cemaatlerin Yanlış Pratikleri
Taliban, İran rejimi, Hizbullah, El Kaide ve IŞİD gibi Dünyadaki kimi hareketlerin ve Türkiye’deki çeşitli cemaatlerin yanlış pratiklerinin İslam’a mâl edilmesi, dinden uzaklaşmanın somut ve ölçülebilir nedenlerinden birini oluşturmaktadır. Kamuoyuna yansıyan tarikat yurtlarında yaşanan cinsel istismar, mali yolsuzluk ve psikolojik baskı haberleri, belirli cemaat mensupları ve onların çocukları arasında hem kurumsal hem de teolojik bir sorgulamanın zeminini hazırlamaktadır.
Eyyüp Ay’ın Dip Dalga’ya katkısında ortaya koyduğu gibi, İslam’dan uzaklaşma süreçlerinin büyük bölümünde temel çatışma noktası, Kur’an’ın özgün mesajının değil, asırlar içinde birikmiş dinî kültürün—hadis külliyatının, tarikat pratiklerinin, cemaat normlarının—İslam’ın kendisiymiş gibi sunulmasından kaynaklanmaktadır.(10) Dip Dalga araştırmasına katılan 60 kişinin büyük çoğunluğu, iyi eğitimli bireyler olmakla birlikte, dinden çıkma süreçlerinde bu katmanlı ve kümülatif güven krizinin belirleyici rol oynadığını aktarmaktadır.
Bu çerçevede önemli bir ayrıma dikkat çekmek gerekmektedir: Bir cemaatin ya da siyasi hareketin yanlış pratiklerini İslam’ın özüne atfetmek, analitik açıdan meşruiyet taşımamakta. Ne var ki bu analitik ayrımın, yaşanmış bir travmanın sıcağında ve kurumsal dinin yetersiz epistemik araçlarla donatılmış olduğu bir ortamda yapılmasını beklemek gerçekçi değildir. Tam da bu nedenle cemaat travmaları, yalnızca bireysel bir psikolojik sorun olarak değil, yapısal bir din eğitimi başarısızlığının tezahürü olarak da okunmalıdır.
Hedonizm: Maneviyatı Kemiren Sessiz Dalga
Enis Doko’nun son dönem çalışmalarında güçlü biçimde dile getirdiği analiz, dinden uzaklaşma tartışmasına özgün ve son derece önemli bir boyut katmaktadır: Türkiye’de asıl yükselen eğilim, yaygın kanının aksine ateizm ya da deizm değil, hedonizmdir. (11) Bu tespiti ciddiye almak, olgunun derinliğini anlamak için zorunludur.
Tüketim kültürü, dijitalleşme ve özellikle gençler arasında yaygınlık kazanan hazcılık, toplum içerisinde köklü bir anlam krizine yol açmaktadır. Yemek, eğlence, cinsellik, film izlemek… Popüler kültür bu yaşam tarzını pompalayan güçlü bir makine işlevi görmekte; sosyal medya, reklamlar ve dijital içerikler sürekli hedonist bir varoluş modeli sunmaktadır. Doko’nun vurguladığı üzere, bu hedonist yaşam tarzı maneviyatı doğrudan zedelemekte; kişi “Müslümanım” dese bile din hayatında etkin bir rol oynamaz hâle gelmekte, yalnızca kimlik düzeyinde bir bağlılık kalmaktadır.
Hedonizmin dine rakip olmadan dini içten aşındırması, bu dinamiği özellikle tehlikeli kılmaktadır. Açık bir ideolojik çatışma yoktur; bunun yerine, dinin talep ettiği sorumluluk, öz disiplin ve anlam arayışı ile kolaylık, hazır zevk ve kısa vadeli tatmin arasındaki sessiz bir rekabet söz konusudur. Hedonizm anlam vermez: bu, modern psikolojinin de güçlü biçimde desteklediği bir bulgudur. Ancak anlam vermemesi kısa vadede fark edilmez; çünkü hedonizm bağımlılığa yol açarak hep daha fazlasını isteyen bir sarmalı besler. Bu sarmalın uzun vadeli sonuçları depresyon ve anlam boşluğu olarak tezahür etmektedir. (12) Dücane Cundioğlu’nun “Bir kızın elini tutamadık o yıllarda, nasıl oldu bilmiyorum. Bir anda 25-30 yaşlarına geliverdik. Ona hiç üzülmem, çünkü çok yüksek ideallerim vardı. Üzüldüğüm tek şey; kendi çağımı hiç yaşayamadım…” ifadelerini de bu minvalde okuyabiliriz.
Dinî Travma ve Hınç
Türkiye’de dinden uzaklaşmanın en az görünür, en sancılı ve analitik açıdan en az irdelenen boyutunu dinî travmalar ve bu travmaların ürettiği hınç duygusu oluşturmaktadır. Bu dinamiği kavramlaştırmak için Max Scheler’in geliştirdiği ve Nietzsche’nin öfkeden ayrıştırarak felsefi bir kategori olarak kurduğu ressentiment—Türkçeye “hınç” ya da “içerleme” olarak çevrilebilir—kavramına başvurmak son derece aydınlatıcıdır.
Scheler’e göre ressentiment, kendini doğrudan ifade edemeyen ve nesnesine karşı doğrudan harekete geçemeyen bir aşağılanma ya da mağduriyet duygusunun birikimli bir nefrete dönüşmesidir. (13) Bu nefret, zamanla değer yargılarını tersine çevirir: güçlü olarak deneyimlenen şeyin değersizleştirilmesi ve zayıf olarak deneyimlenenin yüceltilmesi yoluyla bir tür psikolojik intikam alınmaktadır. Scheler’in temel örneğinde bu dinamik, kendi efendisine karşı doğrudan isyan edemeyen kölenin efendisinin değerlerini aşağılayarak ruhsal bir dengelenme arayışına girmesiyle tezahür eder.
Bu kavramı Türkiye’deki dinî travma bağlamına uyarladığımızda son derece açıklayıcı bir tablo ortaya çıkmaktadır. Çocukluk ve ergenlik dönemlerinde aileden, okuldan ya da cemaat yapılarından gelen dinî baskı, zorbalık, istismar ya da ağır utandırma deneyimleri yaşayan bireyler, bu deneyimlerin yarattığı öfkeyi çoğu zaman o dönemde ifade edememektedir. Sosyal kontrol mekanizmaları, aile otoritesi ve cemaatin kapatıcı etkisi bu öfkeyi bastırmaktadır. Ancak bastırılan öfke kaybolmaz; birikerek bir hınca, orta yaş sonrasında ise çoğu zaman dine ve dindarlığa yönelik kökten bir redde dönüşmektedir. Örneğin Turan Dursun ve Ahmet Arslan’da bariz öne çıkan “Tanrı Nefreti”nin çocukluk travmalarıyla doğrudan ilgisi vardır. Bu nefret ve hınç histerisi Dücane Cundioğlu’nda narsistik histeriye dönüşmekte “geçmişini aşağılama” şeklinde kendini göstermektedir. Mustafa Öztürk’ün öfke ve hayal kırıklığı ile karışık duygusal patlamalarını da bu kategoride değerlendirebiliriz.
Dip Dalga araştırmasının nitel verileri bu dinamiği güçlü biçimde desteklemektedir. Araştırmaya katılan bazı bireyler, dinden çıkış süreçlerini salt entelektüel bir değerlendirme olarak değil, “yıllarca bastırılmış bir şeyin patlaması” olarak tariflemektedir. Bu anlatılarda din, yalnızca yanlış olduğu için değil; acı verdiği, aşağıladığı ve bastırdığı için terk edilmektedir. Hınç, bu bağlamda hem bir savunma mekanizması hem de kimlik yeniden inşasının yakıtı işlevini görmektedir.(14) Dip Dalga kitabını hazırlayan Hamdi Tayfur’un da radikal İslamcı geçmişi göz önüne alındığından İslami Mücadeleden İslam’la mücadeleye geçiş yapsa da aynı psikolojik motivasyonla hareket ettiğini, kendisinin misyonerce bir adanmışlık ile hareket ettiğini söyleyebiliriz.
Öte yandan Scheler’in analizinin en keskin kısımlarından biri, ressentiment’ın sahte bir özgürleşme ürettiğini göstermesidir: hınç temelli bir dinden uzaklaşma, gerçek bir entelektüel ya da varoluşsal keşif olmaktan çok, bastırılmış bir acının yer değiştirmesidir. Bu durum, söz konusu bireylerin yaşadığı travmaların gerçekliğini küçümsemez; ancak dinden uzaklaşmanın psikolojik motivasyonlarını entelektüel motivasyonlardan ayırt etmenin analitik önemini ortaya koyar. Din eğitiminin ve din adamlığının bu travmaları ciddiye alması, yalnızca insanî bir sorumluluk değil, aynı zamanda kurumsal dinî güvenilirliğin yeniden inşası için de zorunlu bir önkoşuldur.
Kümülatif bir ironi de söz konusudur: Din adına yapılan davranışların ürettiği hınç, bugün Türkiye’de dinden uzaklaşmanın en güçlü ve en derin kaynaklarından birini oluşturmaktadır. Bu gerçeği görmezden gelen her dinî yenileme girişimi, yalnızca teolojik ve kurumsal boyutlara odaklanarak psikolojik boyutu dışarıda bırakmaktadır.
Sonuçta hem mühtedilik yani bir dine dahil olma / hidayete erme hem de mürtedlik yani bir dinden çıkma karşıklıklı bir trafiği olan ve tüm dinler için süregelen bir olgu. Ancak konu İslâm olunca bir kişinin mürted olması büyük bir haber olabiliyor. Kur’ân’a baktığımızda mürtetlerin dünyada cezalandırılmayacağını ancak Ahiretlerini yaktıklarını okuyoruz. Geleneksel anlayışlarda ise rivayetlerin tarihsel bağlamlarından kopartılmaları sebebiyle dinini değiştirenin öldürülmesi gerektiğine dair yanlış bir anlayış halen hakim. (15)
Hz. Muhammed’in dizinin dibindeki vahiy katibi Abdullah b. Sad b. Ebi Serh’ten Hz. Ebu Bekir dönemindeki kitlesel dinden çıkma hareketlerine kadar ve günümüze kadar mürtetlik Müslümanlar açısından bu durum hayatın doğal akışındaki yanlış tercihlerden biri olmuştur. Yukarıda sıraladığım 5 temel sebep zaman zaman iç içe geçebilmekte.
DİPNOTLAR
[1] Ali Bardakoğlu’nun Diyanet İşleri Başkanı sıfatıyla yaptığı açıklamada, özellikle imam-hatip çevrelerindeki gençler arasında deizmin yaygınlaştığı belirtilmiştir. Bkz. Emre Şen, “Diyanet Başkanı’ndan deizm uyarısı,” Hürriyet, 26 Ocak 2018.
[2] KONDA Araştırma ve Danışmanlık, Gençlik 2019: Kim Bu Gençler? Ne İstiyorlar? (İstanbul: KONDA, 2019), 34–42.
[3] Zübeyir Nişancı, Sayılarla Türkiye’de İnanç ve Dindarlık (İstanbul: IIIT & Mahya Yayıncılık, 2023). Saha araştırması Aralık 2021–Mayıs 2022 tarihleri arasında Türkiye genelinde 35 ilde 1.942 katılımcıyla yürütülmüştür. Algı araştırması ile karşılaştırmalı bulgular için bkz. a.g.e., s. 33–42. Tipoloji analizi (iki aşamalı kümeleme) için bkz. a.g.e., s. 185–194. Deizm-aidiyetsiz inanç ayrımı için bkz. a.g.e., s. 197–198.
[4] Talal Asad, Formations of the Secular: Christianity, Islam, Modernity (Stanford: Stanford University Press, 2003), 181–210.
[5] Charles Taylor, A Secular Age (Cambridge, MA: Harvard University Press, 2007), 3–21. Taylor sekülerleşmeyi dinin tasfiyesi değil, inancın koşullarının köklü biçimde dönüşümü olarak tanımlar.
[6] Enis Doko, “Hedonizm, toplum içerisinde anlam krizine yol açıyor,” Anadolu Ajansı / Ayrımcılık Hattı, 18 Haziran 2025.
[7] Doko, “Deist Skolastikler,” Serbestiyet, 10 Eylül 2024. Doko bu yazısında Aristoteles mantığından kalan skolastik düşünce kalıplarıyla hareket eden ancak dinî içerik yerine dinî eleştiri üreten figürleri “Deist Skolastikler” olarak adlandırmaktadır. Aynı yazar, “Deist Skolastikler,” Serbestiyet, 10 Eylül 2024.
[8] Mücahit Bilici, “Allah Korkusundan Toplum Korkusuna?” Serbestiyet, 10 Eylül 2024.
[9] GAMAAN ve Ladan Boroumand Foundation, Iranians’ Attitudes Toward Religion: A 2020 Survey Report (Washington/Amsterdam, 2020).
[10] Eyyüp Ay, “Dip Dalga Kitabına Bir Dipnot,” içinde Fatih Toktaş (ed.), Dip Dalga’nın Boyu (Ankara: Ankara Okulu Yayınları, 2023), 193–217.
[11] Enis Doko, “Hedonizm, toplum içerisinde anlam krizine yol açıyor,”
[12] Pippa Norris ve Ronald Inglehart, Sacred and Secular: Religion and Politics Worldwide (Cambridge: Cambridge University Press, 2004), 48–72.
[13] Max Scheler, Das Ressentiment im Aufbau der Moralen (1915); Türkçe çeviri: Hınç, çev. Abdullah Yılmaz (İstanbul: Kanat Kitap, 2004). Scheler’in ressentiment kavramı için ayrıca bkz. Thomas Brobjer, “Nietzsche’s Influence on Max Scheler,” Nietzsche-Studien 37 (2008): 1–19.
[14] Dip Dalga araştırmasına katılan 60 bireyden elde edilen nitel veriler. Bkz. Hamdi Tayfur (ed.), Dip Dalga (Ankara: Ankara Okulu Yayınları, 2022). Psikolojik analize ilişkin kapsamlı değerlendirme için bkz. Asım Yapıcı, “Dindarlıktan Dinî İnkâra/İnançsızlığa Yönelimin Psikolojik Nedenleri: ‘Dip Dalga 2 Kadın’ Örneği,” içinde Fatih Toktaş (ed.), Dip Dalga’nın Başka Kadınları (Ankara: Ankara Okulu Yayınları, 2024), 91–117.
[15] Bülent Şahin Erdeğer, Hz. Muhammed kendisini eleştirenleri öldürtmüş müdür? Din değiştiren öldürülür mü? https://www.indyturk.com/node/542756/ Taha Cabir Alvani, İrtidat Tarihsel ve Metinsel Analiz, Çev. İbrahim Kapaklıkaya Mahya Yay. 2014
Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?
Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.
Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.