Anasayfa / GÜNÜN YAZILARI / Amerika’da Müslümanlığın yeni hâlleri: İslâmî kimlik ve ilerici Müslümanlar

Amerika’da Müslümanlığın yeni hâlleri: İslâmî kimlik ve ilerici Müslümanlar

CAIR'in verilerine göre 2025 seçim döneminde 76 Müslüman aday sandığa girdi, 38'i kazandı; bu, 11 Eylül sonrası dönemin en yüksek rakamı. Bu tablo bir tesadüf değil; uzun süredir biriken bir demografik ve siyasi dalganın artık gözle görülür hâle gelmesi. Amerika'daki bu çift dalga, eğer gerçekten kalıcı bir iz bırakacaksa, bunu siyasi zaferlerin sayısıyla değil, bu şahitliğin derinliğiyle yapacak. Siyaset sahnesinde öne çıkan bu çizgi genellikle Demokrat Parti’nin çatısı altındaki “Adalet Demokratları” grubunda buluşuyorlar.
8

Ocak ayının ilk dakikalarında Zohran Mamdani, New York’un metro istasyonuna dönüştürülmüş eski City Hall durağında, elini dedesinden kalan bir Kur’an’ın üzerine koyarak belediye başkanlığı yeminini etti. Şehrin 112. başkanı, bunu bir mührün üzerine değil, kutsal bir metnin üzerine basarak yapan ilk isim oldu. Görüntü, sıradan bir tören fotoğrafından fazlasını taşıyordu: ABD kamusal hayatında Müslüman kimliğinin artık gizlenecek, yumuşatılacak ya da mahcup olunacak bir ayrıntı değil, doğrudan sahneye çıkarılan bir unsur olduğunun ilanıydı.

Bu sahne tek başına değil. CAIR’in verilerine göre 2025 seçim döneminde 76 Müslüman aday sandığa girdi, 38’i kazandı; bu, 11 Eylül sonrası dönemin en yüksek rakamı. Mamdani’nin yanında Virginia’da eyalet düzeyinde seçilen ilk Müslüman kadın Ghazala Hashmi, Dearborn’da üçte ikiye yakın oyla yeniden seçilen Abdullah Hammoud, Michigan’da senatörlük yarışında öne çıkan Abdul El-Sayed ve Kongre’nin köklü isimleri Ilhan Omar ile Rashida Tlaib var. Bu tablo bir tesadüf değil; uzun süredir biriken bir demografik ve siyasi dalganın artık gözle görülür hâle gelmesi.

On yıllarca, İsrail’e destek Amerikan siyasetinde benzersiz bir şekilde korunan bir konumdaydı. İsrail’e askeri yardımı sorgulayan, İsrail politikalarını eleştiren veya Filistin haklarını açıkça savunan adaylar genellikle siyasi olarak dışlanmış durumdaydı. AIPAC gibi kuruluşlar, ülke genelinde seçim sonuçlarını şekillendiren bağış toplama ağları ve siyasi nüfuz yoluyla bu sınırların güçlendirilmesine yardımcı oldu.
New York ön seçimleri, bu durumun değişmekte olduğunu gösteriyor.

İsrail’in Gazze’deki savaşını eleştiren ve Filistin haklarını destekleyen birçok ilerici aday, Demokrat parti yönetimiyle bağlantılı adaylara karşı zafer kazandı. Bu zaferler, özellikle İsrail ve Filistin hakkındaki görüşleri önceki nesillerden önemli ölçüde farklı olan genç Amerikalılar başta olmak üzere, Demokrat seçmenler arasında daha geniş bir değişimi yansıtıyordu.

Bu dönüşümün merkezinde, Demokrat Parti’nin en etkili yükselen isimlerinden biri olarak hızla öne çıkan New York Belediye Başkanı Zohran Mamdani yer alıyor. Mamdani, taban örgütlenmesi, işçi ittifakları, dijital iletişim, gönüllü seferberliği ve müttefik ilerici ağlar aracılığıyla, ilerici politikanın nasıl seçim gücüne dönüştürülebileceğini gösterdi.

Haziran ayındaki ön seçimler bu etkiyi gözler önüne serdi. Brad Lander, Kongre’nin İsrail’in en güçlü savunucularından biri olan Kongre Üyesi Dan Goldman’ı mağlup etti. Darializa Avila Chevalier, kıdemli Kongre Üyesi Adriano Espaillat’ı koltuğundan etti. Claire Valdez, ABD’nin İsrail’e askeri yardımının yeniden değerlendirilmesini savunurken adaylığını kazandı. En sembolik olanı ise, Filistinli Amerikalı aday Aber Kawas’ın New York Eyalet Senatosu koltuğu için Demokrat Parti ön seçimini kazanması oldu; bu da Filistin haklarına desteğin artık eskisi gibi siyasi bir yük olmadığını gösterdi.

Bu zaferlerin ardındaki ortak nokta sadece ideoloji değil, aynı zamanda örgütlenmeydi. Bu kampanyalar, geleneksel siyasi mekanizmalardan ziyade, taban aktivizmine, gönüllü ağlarına ve seçmen katılımına büyük ölçüde dayanıyordu. Başarıları, Amerikan siyasetinde uzun süredir devam eden bir başka varsayımı da sorguladı: seçim sonuçlarını yalnızca paranın belirlediği varsayımı.

New Jersey’de, Mısırlı-Amerikalı doktor ve askeri gazi Adam Hamawy, Arap ve Müslüman seçmenlerin çok ötesine uzanan bir destek topladıktan sonra Demokrat Parti’nin Kongre adaylığını kazandı. Kaliforniya’da ise Eyalet Senatörü Aisha Wahab, çekişmeli bir Demokrat Parti ön seçimini kazanarak, Müslüman Amerikalı adayların giderek farklı seçmen gruplarını temsil edebilecek ana akım siyasi liderler olarak nasıl görüldüğünü yansıttı.

Tablonun karşısında durup iki soru sormak gerekiyor. Bu, “Progressive Muslims” (İlerici Müslümanlar) denen yeni bir dini-siyasi akımın yükselişi mi? Yoksa Amerika içinden İslam’a doğru akan yeni bir kuşak mı söz konusu?

Bu bir “Progressive Muslims” dalgası mı?

Mamdani’nin siyasi biyografisinde belirleyici isimlerden biri, New York Üniversitesi İslam Merkezi’nin imamı Khalid Latif. Latif’in temsil ettiği çizgi, akademik literatürde “progressive Islam” diye anılan; sosyal adalet, azınlık hakları ve kimlik siyasetini İslami tevazu ve dayanışma vurgusuyla birleştiren bir yorum. Bu çizginin güçlü olduğu yer, tesadüfen seçilmiş bir cami değil: ülkenin en kozmopolit, en eğitimli üniversitelerinden birinin kalbi. ISPU’nun 2025 anketine göre Müslüman Amerikalıların %36’sı lisans ve üzeri eğitime sahip — Protestanlarla benzer, beyaz Evanjeliklerin üzerinde bir oran. Mamdani’nin seçmen tabanının çekirdeğini oluşturan kesim de büyük ölçüde bu profil: göçmen aile kökenli, üniversiteli, sosyal medyaya hakim, ikinci kuşak. Siyaset sahnesinde öne çıkan bu çizgi genellikle Demokrat Parti’nin çatısı altındaki “Adalet Demokratları” grubunda buluşuyorlar. Amerikan-İslam İlişkileri Konseyi tarafından (CAIR) resmen destekleniyorlar.

Amerika Demokratik Sosyalistleri (DSA) grubunun 9 adayından 8’i New York Ön Seçim yarışlarını kazandı.

Seçim kampanyasının ana gündemi Amerikan İsrail Halkla İlişkiler Komitesi’nin (AIPAC) sponsor olduğu rakiplerine karşın DSA adaylarının Filistin yanlısı tutumlarıydı.

Velhasılı kelam yeni dalga Müslüman siyasetçiler ABD’de İnsan haklarını temel alan İslamofobiyle mücadele eden ve Siyonist lobiye karşı Filistin davasını destekleyen söylemleri ile öne çıkıyorlar. Mevcut Müslüman Kongre üyeleri Ilhan Omar (Minnesota), Rashida Tlaib (Michigan), André Carson (Indiana), Lateefah Simon (California; 2024 seçimleriyle Kongre’ye ilk kez seçildi.)

Ama bu tablo, “Müslüman Amerika”nın tamamı değil. Aynı ülkede muhafazakâr, siyasetten uzak duran, hatta bazı toplumsal konularda sağa yakın duran çok daha geniş bir Müslüman nüfus var — Pew’in araştırmaları Müslüman seçmenlerin %42’sinin Cumhuriyetçilere yakın durduğunu, aile değerleri gibi konularda muhafazakâr eğilimler taşıdığını gösteriyor. “Progressive Muslims” (İlerici Müslümanlar) etiketi, dolayısıyla bir cemaatin geneline değil, kentli, ikinci kuşak, siyaseten örgütlenmiş bir azınlığa işaret ediyor; ama bu azınlık, medya görünürlüğü ve siyasi etki bakımından orantısız bir ağırlık taşıyor.

Düğüm Noktası: LGBT’ye bakış

Bu noktada bir gerilim de görmezden gelinemez. Mamdani’nin rakibi Cuomo, kampanya boyunca onun LGBT haklarına verdiği desteği öne çıkararak Müslüman seçmene “Mamdani gerçek bir dindar değil” mesajı vermeye çalıştı. Seçim, kısa süreliğine tuhaf bir “gerçek İslam nedir?” tartışmasına sahne oldu. Eleştirenler — örneğin SAPIR dergisinde yayımlanan bir analiz — bu siyasi dalganın bazı temsilcilerinin İslamofobiye karşı hassasiyeti yüksek tutarken, kendi içindeki radikal akımlara karşı aynı netliği göstermediğini iddia ediyor. Buradaki asıl mesele, sosyal adalet vurgusunun İslami bir temellendirmeyle mi yapıldığı, yoksa İslami kimliğin sol siyasetin bir aksesuarına mı dönüştüğü sorusu — ve bu soru, Müslüman cemaatin kendi içinde de tartışmalı.

Soldan sağa: Nouman Ali Khan, Yasir Qadhi, Ömer Süleyman, Hamza Yusuf

Türkiye’de tartışma alanı bulamayan LGBTİQ+ kimliği ve hakları konusu ABD’li Müslümanlar arasında yüksek sesle yapılıyor. ABD’li (ve genel olarak Batı’daki İngilizce konuşan) Müslüman vaizlerin LGBT hakları konusundaki tutumları tek bir çizgide değil; ama iki ana eğilim üzerinden oldukça net bir tablo oluşuyor. Birinci kanat İslâmî kimliği geleneksel mirasından kopartmadan savunan Yasir Qadhi , Ömer Süleyman, Hamza Yusuf ve Nouman Ali Khan gibi yeni nesil davetçi figürler şeklinde karşımıza çıkıyor. Her dört isim de politik düzeyde LGBT bireylerle birlikte yaşam ve işbirliğine açık bir yaklaşım geliştirmiştir. Ancak ahlaki normların değişimine karşı klasik çizgiyi korurlar. Şiddet karşıtı ve toplumsal uyum odaklı bir dil kullanırlar. LGBT kimliğini meşru birer kimlik olarak görmemekle birlikte eşcinsel bireylere yönelik nefret söylemini açık biçimde reddederler. Bu yaklaşım “ahlaki normativite ile sosyal pluralizm” dengesine dayanır.

(Bkz. https://serbestiyet.com/roportaj/ozel-roportaj-nouman-ali-khan-ateistler-ve-lgbtlilerle-insani-diyaloga-ihtiyacimiz-var-180072/ )

ABD’li Müslüman vaizlerin LGBT meselesine yaklaşımı radikal bir dönüşümden ziyade katmanlı bir yeniden konumlanma süreci olarak değerlendirilmelidir. Teolojik normatif yapı büyük ölçüde korunurken, sosyo-politik söylem daha kapsayıcı ve empati merkezli bir forma evrilmiştir. Yeni Müslümanlaşma mühtedi/revert dalgada bu isimlerin etkinliği bulunuyor.

İkinci kanat olan “İlerici Müslümanlar” LGBT kimliğinin teolojik yeniden yorumunu savunuyor. Kur’an başta olmak üzere klasik metinlerin tarihsel bağlam içinde yeniden okunmasını öneren bu yaklaşım, geleneksel Sünni ve Şii İslamî otoriteler tarafından çoğunlukla eleştirilmiştir. Bu senkretik/bağdaştırmacı söylem Liberal Demokrat değerlerle İslam’ın postmodernist teori çerçevesinde sentezlenmesi anlamına gelmektedir. Türkiye’de Emek Adalet Platformu gibi çevrelerde karşılığını bulan LGBT’yi meşrulaştırıcı, radikal bir tutumu içeriyor.

Lateefah Simon – ABD Temsilciler Meclisi (2025)

2024 seçimlerini kazanarak 2025’te ilk kez Kongre üyesi olarak yemin etti.

Yoksa Amerika’dan İslam’a yeni bir kuşak mı geliyor?

Darializa Avila Chevalier Filistin eylemlerindeki etkileşimler sonucu Müslüman olduğunu açıkladı. Chevalier New York el-Hoi Camii’nde konuşma yaparken.

İkinci soru daha derin bir tarihe uzanıyor. Amerika’da İslam’a yöneliş yeni değil; 1950’lerden itibaren özellikle Afrikalı-Amerikalı toplulukların Nation of Islam üzerinden başlayan, 1975’ten sonra Warith Deen Muhammed önderliğinde büyük ölçüde Sünni ana akıma kayan bir tarihi var. Malcolm X’in etkisini de unutmamak gerek. Bugün ISPU’nun verilerine göre Müslüman Amerikalıların yaklaşık %20’si din değiştirerek Müslüman olmuş kişiler; bu kesimin yarısı siyahi, %25’i beyaz, %17’si Hispanik kökenli. Yani “yeni Müslüman” profili, hiçbir zaman tek bir etnik kalıba sığmadı.

Asıl yeni olan, bu eski hikâyenin son aylarda sosyal medya üzerinden kazandığı görünürlük. TikTok’ta “reverted to Islam” videoları, Kur’an’la tanışma anlarını, mahalle iftarlarına davet edilme hikâyelerini paylaşan genç Amerikalılar bir tür anlatı türü hâline geldi. Bu dalga bazı muhafazakâr yorumcular tarafından alaycı bir dille “trend dini” olarak küçümseniyor; bazı akademisyenler ise bunu Z kuşağının Batı kurumlarına, bireyciliğe ve anlam boşluğuna karşı bir tür sessiz isyanı olarak okuyor. Gerçek muhtemelen ikisinin ortasında: viral bir anlatı formatının altında, samimi bir arayışla performatif bir kimlik gösterisi aynı anda var olabiliyor; tıpkı her din değiştirme dalgasında olduğu gibi.

Burada metodolojik bir uyarı yapmak gerekiyor. Pew’in 2025 tarihli “din değiştirme” raporu, ABD’de İslam’a giren ile İslam’dan çıkanların sayısının birbirine yakın olduğunu, net bir “patlama”dan söz etmenin güç olduğunu gösteriyor. Sosyal medyada görünür olan anekdot, istatistiksel bir kırılmadan ziyade, var olan ama daha önce kameraya yansımayan bir akışın artık belgelenmesi olabilir. Zohran’ın zaferi, İslam’ı haber bültenlerinin ve algoritmaların merkezine taşıdığı için, bu eski akışı da yeniden gündeme getirmiş olabilir — sebep değil, hızlandırıcı.

İki dalga birbirini nasıl besliyor?

Siyasi görünürlük ile dini ilgi arasındaki bağ, sanıldığından daha dolaylı işliyor. Mamdani’nin zaferi, “Müslüman olmak” ile “Amerikalı olmak” arasında çatışma değil süreklilik gören bir imge sundu; bu da hem siyasete girmeyi düşünen Müslüman gençler için psikolojik bir eşiği düşürdü, hem de İslam’a meraklı, daha önce bu merakı dile getirmekten çekinen kişilere bir görünürlük zemini açtı. CAIR’in “Mamdani etkisi” dediği şey büyük ölçüde bu: bir sembolün, bastırılmış bir eğilimi açığa çıkarması.

Ama görünürlüğü derinlikle karıştırmamak gerekiyor. Bir belediye başkanının yemin törenindeki Kur’an, teolojik bir tartışmayı değil, sembolik bir kabulü temsil ediyor. Bir TikTok videosundaki şehadet anı da kalıcı bir dini eğitim sürecinin başlangıcı olabilir, olmayabilir de. Siyasi dalga gerçek; demografik dalga da gerçek, fakat ikisini aynı “İslami uyanış” çizgisine yerleştirmek, hem siyaseti hem dini sığlaştırır ve yanıltır.
CAIR gibi kurumların yanısıra İslâm davetçilerinin etkisindeki yeni Müslüman dalganın aynı zamanda politik olarak İlerici Müslümanları siyasi olarak desteklediklerini de eklemek gerek.

Sonuç: Görünürlük mü, şahitlik mi?

İmam Khalid Latif’in seçim arifesinde Zohran’a söylediği söylenen şey kayda değer: kim olduğunu, kim olduğunu göstererek anlat. Bu cümle, klasik İslam düşüncesinde tebliğden (aktif çağrı) önce gelen bir kavramı hatırlatıyor. Şahitlik: söylemeden önce yaşamak, ikna etmeden önce örnek olmak. Amerika’daki bu çift dalga, eğer gerçekten kalıcı bir iz bırakacaksa, bunu siyasi zaferlerin sayısıyla değil, bu şahitliğin derinliğiyle yapacak. Zohran’ın Kur’an’a el basması bir kapı açtı; o kapının ardında ne olduğunu, önümüzdeki on yıl, sandıktan çok daha sessiz bir şekilde gösterecek.

ABD’deki yeni din sosyolojisi belki de Türkiye’deki dindarlık çeşitlenmesini etkileyecek. ABD siyasetinde görünür olan yeni dalga, ırkçılıkla ve İslamofobiyle mücadele eden aynı zamanda kendisi gibi olmayanın da hatta inanç ve tercihleri dolayısıyla yanlış gördüğü kesimlerin de insan haklarını gözeten “sol-liberteryen” “demokratik sosyalist” bir çizgiyi ifade ediyor. Siyonist lobiyle keskin bir karşıtlığı, ülkesinde ve dünyadaki gelir adaletsizliğini gündeminde tutan bir dindarlığı öneriyor. Bu çizgide İslâmî kimliğini gizlemeyen ya da ondan utanmayan yeni bir İslamcılık versiyonunu da görüyoruz. Klasik İslamcılıktan farklı olarak “Teokratik Din Devleti” ve şiddet içeren ve Batı toplumlarını toptan düşmanlaştıran bir söylemden çoğulculuğu, demokratik ittifakları ve barışçıl yöntemleri esas alan, farklı toplumsal kesimlerle ortak zeminlerde beraber hareket etmeyi önemseyen, Batı’yı tümden düşmanlaştırmak yerine Batı emperyalizminin siyasal politikalarını karşısında alan bir çizgi. Batı toplumlarında maruz kalınan ırkçılık, göçmen karşıtlığı ve İslamofobiyle mücadele aynı zamanda bir tebliğ imkanına dönüşüyor. Dolayısıyla devlet ve şiddet değil davet ve sivillik her iki dalgada da öne çıkıyor.

Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?

Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.

Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.

Bu Sayfayı Paylaşın