Dün Adalet Bakanlığı’nın yaptığı bir operasyonla 13 büyük tavuk şirketine ‘denetim kayyumu’ atandığı haberleri yayınlandı. Bu operasyonla aralarında dünya tavuk sektöründe önemli oyuncular olan şirketlerin yöneticileri göz altına alındı.
Bu sektör Türkiye’nin birçok ülkeye ihracat yaptığı yani rekabetçi olduğumuz bir sektör.
Beyaz et sektörü 18 kadar büyük şirketin, çok sayıda küçük şirkete üretim yaptırdığı bir ekonomik yapıya sahip.
Türkiye’de genel olarak beyaz et fiyatları kırmızı et fiyatlarına göre oldukça düşük, o yüzden de çoğu insan beyaz ete daha kolay erişiyor. Bundan birkaç ay önce, Ramazan ayında yurt içindeki fiyatları düşürmek için tavuk ihracatının kısıtlandığını ve tavuğun kilosunun 100 TL gibi yaklaşık 1 paket çikolata ile aynı fiyata satıldığını biliyoruz.
O yüzden bu müdahaleyi anlamak zor. Aslında bu bir süredir devam eden serbest piyasa mantığından uzaklaşmanın en çok ete kemiğe bürünmüş hali oldu.
Buna ekonomiye devlet müdahalesi değil de, ekonomiye yargı müdahalesi demek lazım. Çünkü müdahaleyi yapabilecek kurum olan Rekabet Kurumu’nun websitesine bakıyorsunuz bir açıklama yok, Ticaret Bakanlığı’na bakıyorsunuz bir açıklama yok.
Açıklamayı Adalet Bakanı yapıyor, ve operasyonun nedenini “piyasa işleyişini bozarak haksız fiyat artışlarına ve tüketici mağduriyetine yol açtığı değerlendirilen eylemlere yönelik” olarak açıklıyor.
Bu açıklamadan piyasa işleyişini bozmaları derken kartel oluşturmaları mı kastediliyor yoksa haksız fiyat artışları derken Ticaret Bakanlığının “Haksiz Fiyat Değerlendirme Kurulu Yönetmeliği” kapsamında mı değerlendiriliyor henüz bir bilgi paylaşılmadı. Fakat, Bakan’ın açıklamasında Rekabet Kurumu’ndan hiç bahsedilmiyor olması 2. alternatifi güçlendiriyor.
Tavukçuluk firmaları kartel oluşturup tüketici aleyhine işbirliği yapıyorlarsa yasal mevzuatımıza göre Rekabet Kurumu bunu tespit edip, idari para cezası verebilir ve geçmişte de tavukçuluk sektörü dahil birçok firmaya ceza kesmiştir.
Firmaların kartel oluşturması piyasa aksaklığı olduğu için, bu durumda ceza kesilmesi net olduğundan burada tartışmaya gerek yok.
Bu yazıda çokça dile getirilmeye başlanan fahiş fiyat uygulaması ele alınacaktır.
Fahiş Fiyat Mühadalesi ne demek?
COVİD-19 döneminde (16 Nisan 2020) 6585 sayılı Perakende Ticaretin Düzenlenmesi Hakkında Kanun’a eklenen Ek Madde 1 fahiş fiyat artışı kavramı mevzuatımıza yeniden girmiş oldu. Bu kanuna dayanarak da Haksız Fiyat Değerlendirme Kurulu Yönetmeliği hazırlandı.
Önce bu yönetmeliğin maddelerine bakalım:
“MADDE 1 – (1) Bu Yönetmeliğin amacı, olağanüstü hal, afet ve ekonomik dalgalanma dönemleri ile diğer acil durumlarda faaliyet gösterecek Haksız Fiyat Değerlendirme Kurulunun oluşumu, görev ve yetkileri ile üretici, tedarikçi ve perakende işletmelerin fahiş fiyat artışı ve stokçuluk uygulamalarının denetlenmesine ve idari para cezalarının uygulanmasına ilişkin usul ve esasları düzenlemektir.”
Bu yönetmeliğe göre fiyatların denetlenebilmesi için bir afet, deprem, savaş gibi acil durum olması gerekiyor. Halbuki ülkemiz benim bildiğim kadarıyla bir savaştan geçmiyor, bir deprem de olmuş değil. Nasıl bu yönetmeliğe göre denetim yapılıyor anlaması zor.
Madde 3 ç bendi fahiş fiyat artışını şöyle tanımlıyor: “Olağanüstü hal, afet ve ekonomik dalgalanma dönemleri ile diğer acil durumlarda üretici, tedarikçi ve perakende işletmeler tarafından satışa sunulan ve kamunun beslenme, sağlıklı yaşama ve korunma gibi temel ihtiyaçlarını karşılamak için zorunlu olan mal ve hizmetlerin fiyatında girdi ve diğer üretim maliyetlerindeki artış gibi haklı bir sebebe dayanmaksızın yapılan aşırı ve adil olmayan artışı,”
Madde 3 ç bendinin en temel sorunu, “aşırı” ve “adil olmayan” gibi son derece öznel ifadeleri, ekonomi biliminde karşılığı olan teknik bir ölçüte bağlamadan kullanmasıdır. Fiyat artışının “haklı bir sebebe dayanmaksızın” yapıldığını tespit edebilmek için önce bir referans noktasına ihtiyaç var: girdi maliyetlerindeki artış, kurdaki artış, enflasyon oranı gibi unsurların fiyatlara hangi oranda yansıması “haklı” sayılacak?
Madde bu sorunun cevabını Haksız Fiyat Değerlendirme Kuruluna (ya da denetim yapacak memura) bırakıyor; yani uygulamada “adil fiyat artışı” ile “fahiş fiyat artışı” arasındaki çizgi, önceden bilinebilir bir formülle değil, sonradan ve vaka bazında çizilecek. Bu durum, klasik bir belirlilik ilkesi sorunu oluşturur: işletmeler hangi fiyatlandırma davranışının yasal hangisinin yaptırıma tabi olduğunu önceden bilemez. Böyle bir bakış açısı çok net bir şekilde üretimi desteklemez.
Yani tavuğun 100 TL’den 200 TL’ye çıktığında bu fiyat adil midir değil midir? Bu ister istemez değer yargısı içerir. Yönetmelik de bu hususu kurulun insafına bırakmıştır.
Bir diğer sorun ise, Haksız Fiyat Değerlendirme Kurulu gibi merkezi bir kurulun denetim yetkisi ve ceza vererek piyasa fiyatlarını etkin biçimde denetleyebileceği varsayımıdır.
Oysa piyasa ekonomisinde fiyatlar yalnızca maliyetlerin üzerine eklenen bir kâr marjından ibaret değildir; arz ve talep koşulları, geleceğe ilişkin beklentiler, stok riski, ikame malların durumu, bölgesel farklılıklar, lojistik maliyetler, mevsimsellik ve tüketici tercihlerindeki ani değişimler gibi çok sayıda dağınık bilginin bir sonucudur.
Bir kurulun binlerce farklı mal ve hizmet için bu bilgilerin tamamına aynı anda sahip olması ve her bir fiyat artışının “adil” olup olmadığını doğru biçimde tespit etmesi pratik olarak mümkün değildir. O yüzden ister istemez gözüne kestirdiğini veya gücünün yetebileceğini denetleyebilecektir.
Örneğin, bu kurul cep telefonu üreticilerine fiyatlarınızı fahiş artıyorsunuz diye ceza kesemez, keserse de bunun duyulması ile elbette uluslararası olarak Türkiye ekonomisinin risk puanına yansır ve çok daha büyük bir bedeli olur.
Serbest piyasadan uzaklaşmamızı ne tetikledi?
Cumhuriyet’in ilk yıllarında çok daha kırılgan olan ekonomimiz, 1980’lerde belirli bir olgunluğa geldiğinde Turgut Özal ile serbest piyasa ekonomisine açıldı.
23 yıldır iktidarda olan AK Parti’nin şimdiye kadar hiç yapmadığı şekilde fiyat müdalelerinde bulunmasının en önemli tetikleyicisi, kuşkusuz enflasyon ve enflasyon altında bunalan vatandaşın hükümetten talepleridir.
Talebi kısmak için faizlerin yükseltilmesine rağmen enflasyonun gerek yaşanan deprem, gerek Şubat 2026’da başlayan İran savaşı sonrasında oluşan enerji fiyatlarındaki artış nedeniyle istenilen hızda düşmemesi vatandaşın hayatını ister istemez olumsuz etkiliyor.
Halkın büyük bir kesimi, fiyat artışlarının nedenini karmaşık makroekonomik dengelerde, küresel emtia fiyatlarında, kur şoklarında ya da maliyet enflasyonunda değil; “fırsatçı” olarak nitelendirilen şirketlerde, “stokçularda” görmeye başlıyor.
Örneğin, pazarda 20 TL’den aldığı domatesi 50 TL’ye satan bir pazarcı ‘ahlaksız’ ilan edilebiliyor. Halbuki, O pazarcının bütün gün tezgah başında oturduğunu, tezgah açmak için belediyeye para ödediğini, ürünleri pazara getirmek için benzin parası ödediğini, 20 TL’den aldığı domateslerin bir kısmının pazara gelene kadar bozulacağını ve bütün domatesi 50 TL’den satamayabileceğini, akşam saatlerine doğru muhtemelen ucuzlayacağını ayrıca kar etmesinin çok normal olduğunu atlıyor.
Bu fiyatları yüksek bulan insanlar, kendileri 20 TL’den domates alıp daha ucuza satabilir. Ama onun yerine alnının teriyle çalışan pazarcı günah keçisi ilan edilebiliyor.
Bununla beraber, doğal afet sonrası su fiyatını %1000 artırmak, rekabetin olmadığı bir köyde tek bakkalın ürün fiyatını 10 katına çıkarması gibi durumlar elbette ‘fahiş fiyat’ kapsamında değerlendirilmesi adildir. Bu cümlenin de bir değer yargısı içerdiğinin farkındayım. Fakat beyaz et üreten birçok şirket olduğu için, beyaz etin bakliyat, balık gibi alternatifleri de olduğu için bu kapsamda olmadığını düşünüyorum.
Yani, bir iğne üretemediğimiz günlerden 2026 yılı itibariyle 1,5 trilyon doların üzerinde bir ekonomi haline gelmesinde büyük rolü olan serbest piyasa mekanizmasından geriye gitmemek için hem vatandaşa hem devlete büyük sorumluluk düşüyor.
“Fahiş Fiyat” ve “Haksız Fiyat Artışı” cezalarıyla enflasyonla mücadele edilebilir mi?
Kısaca hayır, bu araçlarla enflasyonla mücadele edilemez; çünkü enflasyon temelde makroekonomik bir olgudur, fiyat denetimleri ile yapılan ise mikroekonomik müdahalelerdir. Yani bireysel firmalara müdahalelerdir.
Fiyat artışlarının bir kısmını “fahiş” veya “haksız” ilan ederek o ürünlerin fiyatını geçici olarak baskılamak mümkün olsa da, bu müdahale enflasyonun asıl nedenlerine -genişleyen para arzı, kamu harcamaları, dünyadaki jeoekonomik riskler, enerji ve girdi maliyetlerindeki artışlarını- değiştiremez.
Üstelik bu tür müdahaleler, fiyat mekanizmasının işlemesini engelleyerek arz daralmasına, neden olabilir ve bu da enflasyonu çok daha fazla artırma potansiyeline sahiptir.
Peki ne yapılabilir? Vatandaşın gıdaya daha ucuz şekilde ulaşması amaç ise firmaların şeytanlaştırılmadığı ve piyasa mekanizmasına doğrudan müdahale içermeyen araçlar olarak ABD’de de uygulanan gıda bankacılığı ve gıda kuponu gibi uygulamalar düşünülebilir.
Fiyat müdahalelerinin geçmişi ve Osmanlı’yı götürdüğü yer
Tarihin tozlu sayfalarına baktığımızda fiyatlara müdahalenin aslında bu topraklara hiç de yabancı olmadığını görüyorsunuz. Osmanlı İmparatorluğu’nda yüzyıllarca uygulanan “narh” sistemi, devletin temel gıda maddelerinden dokuma ürünlerine kadar geniş bir yelpazede fiyat tavanları belirlediği, kadıların ve ihtisab ağalarının bu fiyatlara uyulup uyulmadığını denetlediği kapsamlı bir mekanizmaydı.
Esnafın “haksız kazanç” sağlamasının önüne geçmek, halkın temel ihtiyaçlara erişimini güvence altına almak gibi gayet meşru gerekçelerle ortaya çıkan bu sistem, tam tersi sonuçlar doğurdu; çünkü neyin haksız kazanç sayılacağına karar vermek, denetimle yükümlü kişilerin keyfine kalıyordu. Fiyat denetiminden olabildiğince uzak durmaya çalışan esnaf da düşük kaliteli ama ucuz ürünü satmayı tercih etmeye başladı.
Netice itibarıyla Osmanlı’da sermaye birikimi oluşmadı, bunun sonucunda yenilik üretilemedi ve Osmanlı ekonomisi yabancı ürünlerle rekabet edemez hale geldi.
Uluslararası ilişkiler uzmanlarının da bildiği en temel gerçeklerden biri, bir ülkenin gücünü oluşturan iki temel unsurun nüfus ve ekonomik güç olduğudur. Osmanlı Devleti’nin özellikle ekonomik gücünün azalması açık pazar haline dönmesi, devletin zayıflama ve çöküş sürecinde çok büyük rol oynadı. Gerisi herkesin malumu.
Velhasıl, Osmanlı’nın sürüklendiği cendereye Türkiye’nin düşmemesi için fiyat müdahaleleri, mülkiyet özgürlüğü ve firmaların hür teşebbüsünü sınırlayan vakaların tarihimizin dikiz aynasında kalmasına çaba sarfetmeliyiz.
Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?
Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.
Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.