Kemalist otoriter dönemin baskıcı ama çoğulcu bir özelliği vardı. Muhtelif dini gruplar ortak bir baskı battaniyesi altında negatif bir eşitlikten yararlanıyordu. Devlet muhalif ve karşıt olduğu için din, dini cemaatlerin gayretleriyle muhafaza edilecek bir kutsal emanet olarak görülüyordu. Dindarların devletin dışında ve altında olduğu bu dönemde iki tür modernlik cari idi: Üstte devlet eliyle yürütülen laik ve kurumsal modernleşme. Altta ise cemaatler eliyle yürütülen dindar ve cemaatsel modernleşme. Bu iki modernleşmenin yolu AK Parti iktidarıyla birlikte kesişti. Devlet, dindarların eline geçince cemaatlerin özerkliği devlet için bir tehdit haline geldi. Darbe teşebbüsü ve tasfiye sonrası cemaatler bir bütün olarak büyük bir meşruiyet krizi içine düştüler. Cemaatlerin kendi grupları için insan kazanma çabaları ile devletin kendi yeni ideolojisi için vatandaş inşa etme çabası arasında gerilim artık açık hale geldi. Ampul yanınca mumlara gerek kalmamalı düşüncesi hakim oldu.
Dini cemaatler partiler gibi modern oluşumlardır. Eskiden aşiretler, tarikatler var idi ama onlar ile günümüzün dini cemaatlerini aynı cinsten saymak yanlış olur. Eskinin dini oluşumları yatayda birebir ilişkilerle vücuda gelen topluluklardı. Genişlemeleri ve iletişimleri sınırlı idi. Günümüzün dini cemaatleri ise birer mikro ulus gibidirler. Atomize olan şehirli insanların isteyerek dahil olduğu manevi (ve maddi) dayanışma gruplarıdır. Cemaatler aynı zamanda modernleşmenin bir semptomu olarak değerlerin değişim dönemecinde birer koruyucu çadır fonksiyonu gördüler. Eğer cemaatler olmasaydı, Türkiye toplumu modernliği çok daha yıkıcı ve travmatik bir şekilde tecrübe edecekti. Dini gruplar dine hizmet adı altında aslında topluma da hizmet ettiler. Cemaatler gelenek ile modernlik, taşra ile şehir, birey ile toplum arasında tampon görevi gördüler, görmeye devam ediyorlar. Cemaatleri sivil toplumdan saymamak veya onları yok etmek istemek Türkiye gibi dayanıklılığı ve artık zayi olmaya başlayan manevi sağlığı cemaatler sayesinde mümkün olan bir ülkeninin çözülmesi demektir.
Peki devlet ile cemaatler arasındaki gerilimin kaynağı nedir ve neden şimdi? Devlet dini istemediği için uzunca süre dinin gönüllü angaryasını cemaatler çekti. Cemaatler, siyasetten uzak duranlardan bir partiden daha çok siyasete istekli olanlara kadar geniş bir yelpazede konum alabiliyorlar. Devlet dindar siyasetçilerin eline geçince, devletin din ile olan ilişkisi değişti. Din işini devlet üstlenmek istedi. Bunun sebepleri sadece dini değil: Vatandaş üretimi (dindar nesil) veya dini enerjinin siyasetin ve devletin sadakat ihtiyacı için seferber edilmesi gibi çeşitli sebepler sözkonusu oldu. Dini cemaatler alışık olmadıkları yeni bir durumla karşılaştılar: Dini devletle paylaşmak ve devlet ile uyumlu bir çizgi tutturmak.
Devlet ise vatandaşı kendine tabi ve hizmet eder kılmak için cemaatlerin insanlar üzerindeki tasarruf ve otoritesine kıskançlıkla baktı. Ulusun cemaati dururken neden ulusun içinde böyle derebeylikleri gibi küçük küçük oluşumlar olsun? En iyisi onları eritip ortak bir havuzda merkeze bağlamak. Böylece korunmacı dönemde yarı-saklı ve gayriresmi olan çoğu dini cemaatin vakıf veya dernekleşerek resmiyete (yani devletin tasarruf ve kontrolünün altına) girdiğini gördük. Ayrıca devletle çatışanların tasfiye edildiği, büyük otoriteye teslim olup itaat edenlerin ise ödüllendirildiği bir yeni ilişki biçimi ortaya çıktı.
Böylece devlet ben zaten milleti bir büyük cemaat olarak düşünürken cemaat adı altındaki bu küçük devletçiklere neden izin vereyim? Normalde sivil toplum ve hukuk kapsamında devlete karşı güvence altında olması gereken dini cemaatler, uluslararası ve ulusal normların eridiği ve merkezi devlet asabiyetinin zirve yaptığı bir dönemde tamamen ofsayta düştüler. Devlet, cemaat çadırlarını patlatarak içindeki insanları ulusun kamusal meydanına boşaltarak ulusal kitleye çevirmek istiyor. Bunu bir tür maneviyat eski-şehirinde yapılan bir kentsel dönüşüm projesi olarak anlamak mümkün. Polis araçlarının nüfuz edebileceği, her tür faaliyetin kayıtdışı olmaktan çıktığı, suça davetiye çıkaran gizliliğin izale edildiği bir yeni navigasyon düzlemi oluşturulacaktı. Bu da cemaatsel mahremiyetlerin ilgası demekti. Artık cemaatlerin içişleri karanlıkta kalmayacak. Çünkü direktifini devletten alan cemaatlerin içi ve dışı “bir” (devletin nazarına açık ve arzusunu uygun) olmalıydı.
Maddi boyutu da kayda değer olan bu maneviyattaki bu siyasi merkezileşme, Türkiye’nin uluslarası ilişkilerdeki güvenlik endişelerinin de etkisiyle çok sert bir nitelik kazandı. Bu da yerel dokuda yırtılmalara sebep olma potansiyeli taşıyor. Devlet dine fazlasıyla müdahale ediyor gibi bir sonuç çıkabilir.
Burada sorulması gereken asıl soru şudur: Devlet, cemaatlerin yaptığını yapabilir mi? Elcevap: Yapamaz. Devlet anonim ve gayrişahsi bir kurum iken cemaatlerin en temel özelliği ve toplumsal kan dolaşımına olan büyük faydası şuydu: bir şahsi temas ve yerel dayanışma imkanı sunmak. Her ulus-devlet bir büyük cemaat olmak ister. Stadyumunuzun üstü kapalı da olsa içindeki insanların lokal çadır veya battaniye ihtiyaçları ortadan kalkmayacak.
Cemaatleri siyaset ve menfaat konusunda şeffaf ve sorumlu tutmak gerekebilir. Ama bu onların yokedilmesi gerektiği düşüncesine yolaçmamalı. Cemaatlerin bizzat kendilerindeki çürüklüklerin çokça vurgulandığı bu zamanlarda unutulan bir gerçek şudur: Cemaatler olmasaydı çürüme çok daha erken ve keskin olacaktı. Belki de artık cemaatlere ihtiyaç kalmadı. Onların da silah bırakma zamanı geldi. Çünkü cemaatlerin koruyabileceği veya faydalı olabileceği fazla bir insan malzemesi de kalmamış olabilir. Zira çoğuna insanlar gitmekten korkuyor. Dindar modernleşmesinin bu kayıtdışı dereleri artık devletin büyük dini sulama kanalına dökülmek zorunda kalıyor gibi. Devletin resmi dini, cemaatlerin kaçak inşaatlarına ruhsat verdiğinde de vermediğinde de kazanmış oluyor. Dini devletten daha önemli görenler için bu manevi dönüşümden çıkarılacak dersler vardır.
Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?
Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.
Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.