Anasayfa / GÜNÜN YAZILARI / Tarihin köleleri: Bilim ve felsefe

Tarihin köleleri: Bilim ve felsefe

Bilimi ithal edebilirsin, felsefeyi en fazla taklid edersin, ama düşünceyi ne ithal ne de taklid edebilirsin. Nasıl cesaretin çakma hali olmuyorsa, düşüncenin taklit versiyonu olmuyor. Düşünceye nişan alan felsefeyi yan ürün olarak doğurur. Felsefeye nişan alan düşünceyi kaybeder, bilimi elde edebilir. Bilime nişan alan ne felsefeyi ne de düşünceyi garanti eder.

Tarih ve düşünce arasındaki ilişki düşünce tarihinin nirengi noktasını oluşturuyor. Bu tılsımın çözülmesi bir anlamda felsefenin hacklenmesi anlamına geliyor. Konu çok katmanlı olduğu için tarifi biraz sabır ve kahır gerektirebilir. Felsefeci değilim ama kenarından bakıp mahiyetini az buçuk kestiren biri olarak konuşuyorum. Hakkını veremeyebilirim ama hack’ini bir deneyelim.

I.
Bilim, cahillerin ilmidir (“bu nice okumaktır”).
Felsefe, gafillerin ilmidir (“kitapta yazıyor, kitaba sığıyor olmalı”).
Düşünce, yaşayanların ilmi/ufkudur (“bir isim yaklaşıyor”).

Tarihi dahil ederek felsefeyi patlatan bazı adamlar vardır. Hegel felsefenin olay mahalline hep bir gecikmeyle gelişini hatırlatıp düşünceye zamanı enjekte etti. Marx felsefeyi tarihle patlattı ama bu materyalizm ve sınıf gürültüsü içinde kaldı. Praxis tarihin tanınmasıydı.

Nietzsche felsefeyi kaderle patlattı. (Kaderin düşüncenin çarkına çomak sokma tarihinde Schopenhauer da zikredilmeli). Amor fati.

Heidegger felsefeyi tefekkürle patlattı. Düşünmek felsefe yapmak değil kaderi istikbal etmektir dedi.

Felsefe denen uzatmalı diyalogun saçmalanan ve saçmalanmayan kısımları ile bir bütün olarak tarihsel, keyfi (evet, keyfi) ve zamanın çocuğu bir sohbetten ibaret olduğu gerçeğini insanlar kabul edemiyor.

Bilimde hakikat veya irşad arayanlar, bilimin mahiyetini bilmeyen cahil insanlardır. Bilimde hikmet arayanlar akılcılığın ergen çocuklarıdır. Bugün ne Batıda ne de Doğuda aklı başında hiçkimse bilime kurtarıcılık veya hakikat değeri atfetmiyor.

Felsefede hakikat ve irşad arayanlar, felsefenin tarihsel bir kaza olduğunu (zorunlu bir kader olmadığını) anlamayan gafil insanlardır. Felsefe, insanoğlunun şiir-edebiyat gibi başkaca diyaloglarından sadece bir tanesidir. Evet, felsefe bir çeşit edebiyattır. (Bilim de öyledir ama buna şimdi girmeyelim).

II.
Bilim çatal gibi bir alettir. Çatal işinizi kolaylaştırır ama her zaman bir elin kölesidir. Çatal, robot ve yapay zeka, farketmiyor, bunların hiçbirisinin kafası çalışmaz. Onlarda hikmet yoktur. Bilimin kafası çalışmaz. İşe yarayan araçlarda amaç ve anlam arayan düpedüz cahildir. Bilimin ne olduğunu bilmeyen halk, bilimin hakiki bir mürşid olduğunu veya bilimle hakikatin bulunduğunu zannedebilir. Bu masum bir cehalettir. Ama bilimi bilen insanlar (bilim adamları dahil) eğer bilim ile hakikatin bulunduğunu düşünüyorsa zırcahildir. Bilim sadece bir araç olarak değerlidir, bir amaç veya anlam olarak bilimin içi boştur.

Felsefe fotoğrafçılık gibi bir meslektir. Çektiği karelerle gerçeği zaptetmeye çalışır. Çok resim çekip sergi gezdikçe de felsefe gerçeği yakaladığı zehabına kapılır. Felsefeye röntgen teknolojisinin (metafizik) girip çıkması yahut ancak 20. yüzyılda insanın yani fotoğrafçının kendisinin (varoluşçuluk) ve yerin (fenomenoloji) dahil olması onun fotoğrafçı niteliğini değiştirmemiştir. Fotoğrafçı asla manzarayı yenememiş, çerçevenin dışına çıkamamıştır. Ayağında her zaman tutarlılık denilen bir zincirle bağlıdır. Nasıl fotoğrafçılık alt seviye bir sanat dalı ise, felsefe de alt seviye bir düşünce formudur. Hayat karşısında hep çaresiz kalmıştır.

Felsefe yapanlar içinde felsefeyi tefekkür niyetiyle yapan öncüler vardır. Bunlar aynı zamanda tefekkür insanlarıdır. Onlar özgürce düşünen insanlardır. Hepsi ibnüzzaman’dır (kendi zamanlarının çocukları). Onların yürüdüğü yol, onlardan önce varolan ve yürünmesi gereken bir yol değil, onlar oradan yürüdüğü için açılan bir yoldur. Açılan bir yol, sonrakiler için hepvarolan bir yol halini almaya başlar. Oradan geçmeden hakikate varılamayacağı veya felsefe yapılamayacağı zannı zihinleri esir alır. Felsefe yapıla yapıla (o yol yürüne yürüne) bir süre sonra kompleks bir uzmanlık biçimini alır. Caddeler, klasikler, literatürler oluşmuştur. Felsefe ancak ve sadece felsefe tarihinin ağırlığı altında icra edilebilir bir gavvaslık (dalgıçlık) olarak belirir. Teknikliği prestij sebebi sayılır. Halbuki felsefe düşüncede skolastisizm halini aldıkça düşünceye daha yaklaşmış değildir. Düşünce ve felsefe arasındaki ilişki baştan beri sınırlıdır.

Felsefeyi “yeri”nde yapanlar gafil olduklarında bile masum bir arayışın kahramanlarıdır. Ancak başka yerde o felsefeyi yeniden üretme çabası içine girenler masum olduklarında bile gafil bir arayışın mağdurlarıdır. Mesela çoğu kişi biraz daha okusam Kant’ı, Marx’ı anlayabilirim veya şu filozofu çözebilirim sanıyor. Bir epistemik imkansızlığı bir sosyo-ekonomik veya kültürel imkan yokluğu sanıyorlar. Halbuki felsefe çok okumakla künhüne vakıf olunacak birşey değildir. Felsefede çok okuyan onun mahiyetini anlamadığı için aramaya devam edendir. Felsefede kalan cahil olmadığında bile gafildir.

Felsefeye dönüşen bir düşünsel arayış ile hakikati arayan (bulup bulmadığı önemli değil) kişiler zamanlarının çocuğu oldukları halde tarihin kölesi olmayan insanlardır. Fakat felsefe kastıyla hakikati felsefede arayan kişiler zamanlarının çocuğu oldukları gerçeğinden gafil oldukları gibi tarihin de kölesi olan insanlardır. Çünkü onlar tüketilmiş bir iradeyi kendilerine kader olarak belleyip, mümkün olanı zorunlu sanırlar.

Bilim ve felsefe “düşünce”nin elinin kiridir. Çalışan herkes bilim yapabilir. Kuzey Kore’sinden bir zamanlar tembel sanılan Çin’ine. Bu kısımı tasavvur etmek kolay. Peki neden çalışan herkes felsefeyi yapamıyor? Çünkü bilim evrensel bir matematik iken felsefe tarihsel bir tecrübe. Felsefeyi yapabilmek iki şekilde mümkün oluyor: Ya Batıda zuhur eden ve sehven evrensel sayılan Avrupa tecrübesiyle diyalog (aşk, kavga, eleştiri, pislik atmak) suretiyle ona tutunarak felsefe etiketinin kapsamına dahil olmak. Bu yolda en fazla Avrupanın kenarında mahçup bir Orhan Pamuk olabilirsin. Ya da düşünce üretmek suretiyle kendi felsefesini yapmak ki zordur ve Avrupa tecrübesiyle pekala örtüşebilir, kesişebilir, sevişebilir veya kavga bile edebilir. Ama onu sürükleyen şey tamamen “yerli” olmak zorunda. Kendi felsefen sana felsefe olarak görünmeyecektir. Çünkü felsefe diye Avrupa’daki felsefe tecrübesini bildiğin için ona tutunup onu tekrar etmek her zaman daha doğruymuş gibi gelecektir. Bu kaybı üstlenmek cesaret ister.

III.
Bugün Türkiye’de felsefe gibi görünen insan, metin ve akademik söylem malzemesinin pek çoğu tercümeden ibaret görünüyor. Felsefe bir batılılaşma kariyeri ve pratiği olarak tecelli ediyor. Bir düşünme ameliyesi değil. Sizi büyüleyen o Avrupalı isimleri onlara atfedilen metinlerin altından çektiğiniz an o hayranlıkla paylaşılan sözlerin gözünüze çok sıradan görüneceğine kalıbımı basarım. Bütün bir kariyeri şu veya bu filozofu çevirmiş olmak olan ve sosyal medyada Alman filozofların sözlerinin tercümesini paylaştığı için felsefeci sanılan insanlar var. Tercüme etmek ile anlamak karışmış gibi. Anlamadığı şeyi tercüme etmek bile mümkün. Nerede kaldı tercümeye ihtiyaç duymayan anlamak.

O halde Türkiye’de felsefe yapmak için ne yapmak gerekir?

Bence Türkiye’de felsefe yapabilmek için öncelikle felsefeden vazgeçmek gerekir. Evet, felsefeden vazgeçmek. İki seviyede yapılabilinir: Birincisi isimleri bırakıp sadece fikirleri konuşmak. Yani hiçbir Avrupalı düşünüre ismen atıf yapmadan sadece onların düşüncelerini konuşmak. Ama nasıl olacak? İsimlerle onları tarif etmiyor muyuz? Hayır, düşünceleri yeniden kurmak mecburiyeti isimlerin arkasına saklanma yapaylığını söküp atacaktır. Bu şekilde felsefe kabuğunu sıyırıp atmak mümkün olacak ve taze düşünceye cesaret bir zorunluluk halini alacak. Bunu yaptığınızda neyin çöp olduğu çok net görünmeye başlayacaktır. Felsefe sanılan isim galericiliği ve laf kalabalığının bir obskurantizm olduğu ortaya çıkacaktır. Bu hamleye mevcut felsefeyi yerli olarak yeniden doğurmak diyelim.

İkinci yol ise isimleri bırakmanın ötesinde fikirleri de bağlayıcı saymamak ve tamamen yerli düşünmek. Bu, Avurpa’yı inkar etmeyen ancak bir taşra seviyesine çekme cesareti gösteren bir taze düşünce konumudur. Kendi realitesini ve kendi zamanını esas alarak felsefeye değil düşünceye nişan almak. Burdan zamanla türeyen ve kabuk bağlayan “söz” nihayetinde yerli felsefe adını alacaktır. Avrupalının da yolunu gözlediği ve saygı duymasını sağlayacak düşüncede kendilik seçeneği budur. En zor olanı budur.

Bilimi ithal edebilirsin, felsefeyi en fazla taklid edersin, ama düşünceyi ne ithal ne de taklid edebilirsin. Nasıl cesaretin çakma hali olmuyorsa, düşüncenin taklit versiyonu olmuyor. Düşünceye nişan alan felsefeyi yan ürün olarak doğurur. Felsefeye nişan alan düşünceyi kaybeder, bilimi elde edebilir. Bilime nişan alan ne felsefeyi ne de düşünceyi garanti eder.

Bilimde hikmet yahut felsefe tarihinde aydınlanma reçetesi arayanlar tarihin köleleridir. Başkasının tecrübesini kendine kader belleyenler en fazla felsefe tarihinin öğrencileri ve başkalarının düşüncelerinin tüketicisi olurlar. Sadece düşüncenin hakkını verenler tarih yapmanın ne demek olduğunu bilebilirler.

Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?

Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.

Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.

Bu Sayfayı Paylaşın