İngiltere’nin en prestijli yayın organlarından biri olan Times Higher Education’ın çalışkan muhabiri Jack Grove, 3 Şubat günü bilinmeyen bir numaradan gelen sesli mesajı dinleyince şok olmuştu. Genç muhabiri Metropolitan Emniyet Müdürlüğü arıyordu. Sadece üniversiteler, akademisyenler ve yükseköğretim gibi konulara odaklanan profesyonel bir süreli yayın olan Times Higher Education için polisle muhattap olmak pek sık rastlanan bir durum değildi.

Jack Grove telaşla polisleri geri aradı. Polis, Grove hakkında ırkçılık ve ısrarlı taciz suçlaması olduğunu söyledi. İhbarda bulunan kişi Cambridge Üniversitesi’nin tarihindeki en genç siyah profesör olarak göreve yeni başlayan Jason Arday’dı. Grove, uzun bir süredir Arday’e yönelik intihal iddialarını araştırmış, 63 sayfalık detaylı bir rapor hazırlamış, tüm bu süreçte de cevap hakkı için Arday ile iletişime geçmişti. Fakat son e-mailini dört ay önce atmış, cevap gelmeyince bir daha iletişime geçmemişti.
Grove hazırladığı raporu hem Cambridge hem de Arday’ın doktora tezini tamamladığı Liverpool John Moores Üniversitesi’ne sunmuştu.
Geniş soluklu intihal haberleriyle meşhur dergi, bu dikkat çeken dosyayı 10 ay boyunca yayınlamadı. Zira Arday, ülkenin en prestijli hukuk bürolarından biriyle anlaşmış ve dergiyi haberi yayınlamaları durumunda milyon poundluk tazminat davalarıyla meşgul edeceğini belirtmişti. THE, Grove’nun hazırladığı dosyayı önce bekletti. Sonra da haberi öldürdü.
İngiliz polisi, dışarıdan bakıldığında anlaması zor bir akademik kavgaya ilk kez dahil olmamıştı.
Cambridge’e atandıktan kısa bir süre sonra Arday yine makalesiyle ilgili bir intihal iddiasını karakola taşımıştı. Akademisyen David Harris, Arday’ın üniversite eğitimi alan siyah ve azınlık öğrencilerin mental sağlığı hakkında yazdığı bir makalede kullandığı söyleşi alıntılarıyla benzer bir konudaki makaledeki alıntılar arasındaki benzerlikleri tespit etmiş ve Arday’a mail atmıştı. Çiçeği burnunda Cambridge profesörü Arday, Harris’e öfkelenmiş ve “ırkçılıkla mücadele etmek için harcayacağın zamanı beni rahatsız etmek için kullanıyorsun” diyerek taciz ihbarında bulunmuştu. Harris bir daha iletişime geçmedi, fakat yakın bir arkadaşı makalenin yayınlandığı dergiye haber verdi. Böylece dergi yönetimi Arday ile iletişime geçti, Arday beş sene sonra sessiz bir düzeltme ile makalesinde değişiklikler yaptı.
Arday’ın, bu öfkesinin altında yatan esas sebeplerden biri de muhtemelen David Harris’in siyahlara yönelik ayrımcılık çalışmalarını eleştiren bir akademisyen olması yatıyordu. Bu tür çalışmaları nedeniyle eleştirilen ve akademik unvanları bir dönem askıya alınan Harris, Cambridge’e bir siyah akademisyen olarak atanmasının ardından teker teker Arday’ın çalışmalarına bakmaya başlamıştı.
Jason Arday, Cambridge’e atanan siyah değil de beyaz bir akademisyen olsaydı David Harris’in radarına girmeyecek, beş sene önce yazdığı makalelere detaylı bir şekilde bakılmayacaktı.
Bu, Jason Arday’ın çalışmalarındaki usulsüzlükleri veya akademik etik ihlallerinin üstünü örtecek bir bahane değil; hele polisin sopasının çağrılmasını gerektirecek bir olağandışı hâl hiç değil.
Nitekim Jason Arday de makalesindeki sıkıntılı alıntıları düzelterek aslında örtülü de olsa akademik anlamda pürüzsüz eserler kaleme almadığını kabul etti.

Herhangi bir bayrak sallamadan yaşananları uzaktan izleyen herkesin tadını kaçıran bu ikilem, Jason Arday’ın hikayesinin her bir safhasını şekillendirdi.
Ve hatta bu hikâyeyi çok trajik bir şekilde sonlandırdı.
Jason Arday, büyük bir kültür savaşının son kurbanı oldu ve baskılara dayanamayarak Cambridge’den istifa ettikten kısa bir süre sonra evinde ölü bulundu.
Henüz resmi bir açıklama olmasa da, büyük ihtimalle intihar etti.
Aslında “idam edildi”.
En tutkulu celladı ise, kendisinden intihal iddiaları nedeniyle değil, fakat ten renginden dolayı nefret eden bir ırkçıydı.
İlk taşı kim atacak?
Daha öncesinde beyaz üstünlükçü fikirleri nedeniyle tartışma yaratan akademisyen Nathan Cofnas, arka odalarda yürüyen tartışmaları gün yüzüne çıkarmış ve kendi kişisel blogunda Arday’ın doktora tezindeki intihal iddialarını dile getirmişti.
Cofnas teker teker Arday’ın doktorası ile benzer bir konuda yazan Paula Zwozdiak-Myers’in tezi arasındaki benzerlikleri listelemiş ve 188 cümlede atıf yapılmadan intihal olduğunu ileri sürmüştü. Arday, Myers’in tezine çalışmasının başka yerlerinde geniş atıflar yapmıştı. Fakat gerçekten de doktora tezinin literatür özeti kısmında Myers’e atıf yapmadan oldukça benzer cümleler kullanmıştı. Tezini yaptığı üniversite yönetimi bu usulsüzlüğün yaptırım kararı gerektiren bir akademik dürüstlük ihlali olmadığına karar vermiş, Arday da otistik olduğu ve tez yazımında komitesinden yeterince destek alamadığı için bu hatanın olduğunu belirtmişti.
Fakat bu iddiaları kamuoyunda gündeme getiren ilk kişinin Nathan Cofnas olması en az intihal iddiaları kadar dikkat çekiciydi.
Nathan Cofnas, liyakatın gerçekten uygulandığı bir ülkede siyahların spor ve eğlence sektörü dışında hiçbir yerde temsil edilemeyeceğini söylediği için tepki çeken bir akademisyen. Özellikle Peter Thiel gibi sağın yeni ve popüler isimleriyle bağlantıları var. Siyah akademisyenlerin neredeyse tamamının sadece siyah olduğu için bir yerlere geldiğine inanıyor, bu tür ırkçı anlatıları besleyen içerikler üretiyor.

Arday sürecinde çıktığı yayınlar ve söyleşilerde de esas meselenin akademik dürüstlükten çok siyahlara yönelik ırkçı bir kültür savaşı olduğunu ima eden söylemleri mevcut.
En son konuk olduğu bir podcast’te “devrim olduktan sonra, Harvard’da ırk çalışmaları bölümünün başına geçeceğim” dedi. Bu tür söylemlerinden dolayı Ghent Üniversitesi’nce yaptırıma uğradı, hemen ardından ise bu kültür savaşını doğrularcasına Trump yönetimi Cofnas’ın yaptırıma uğramasını sert bir şekilde kınadı.
Oldukça rahatsız edici ve tuhaf biri. İma ettiği devriminin aşırı sağcıların sosyal medyada alt metinlerle uzun bir süredir arzuladıkları “beyaz devrim” olduğu kesin. Peter Thiel gibi isimlerin de bu tarz beyaz üstünlükçü fikirlere bir süredir meyil ettiğini unutmamak gerek.
Jason Arday, Cofnas için bu “devrim” yolunda harcanan siyah bir hedefti. Cofnas amacına ulaştı. Genç siyah akademisyenin intiharı büyük bir kültür savaşını yeniden alevlendirdi.
İlk taşı atan masum değildi belki, ama attığı taş yerini buldu.
Cofnas’ın blog yazısının ardından sadece 22 günde, Jason Arday hakkında 250 makale yazıldı.
Guardian gibi sol eğilimli gazeteler dahil olmak üzere İngiliz medyası Arday’ı mercek altına aldı.
Bütün hayatı, konuşmaları, makaleleri, yazıları didik didik edildi.
Küçük bir söyleşide sarf ettiği sözler, koştuğunu söylediği maratonlar, hayır kurumları için topladığını iddia ettiği bağış miktarları hepsi masaya yatırıldı.
Bir iki ay öncesine kadar çok az kişinin tanıdığı bir akademisyen kısa bir sürede İngiltere’nin en çok “aranan” adamına dönüşmüştü.
Jason Arday, milyonlarca kişinin önünde sorguya çekildi.
11 yaşına kadar konuşamadığı, 18 yaşına kadar yazamadığı, altı günde 970 kilometre maraton koştuğu, 80 dernek için 5.5 milyon pound bağış topladığı gibi iddialar tartışmaya açıldı.
İlkokul arkadaşlarına mikrofon uzatıldı. Herkesin mikrofon görünce farklı anlattığı bir sürü kişisel hikaye ortaya döküldü.
Farklı tanıklıklar, hikayeler, iddialar.
Jason Arday, sanki bir akademisyen değil de “Biri Bizi Gözetliyor” yarışmasına katılan bir internet ünlüsüymüş gibi tüm hayatıyla magazin konusu oldu.
Günün sonunda daha önce kendisinin de yakın çevresine belirttiği üzere otistik teşhisi konulan biri olarak mental sağlığı yaşananları kaldıramadı.
Ne yazık ki, bu Arday için pek yeni bir durum değildi.
Zira Jason Arday’ı araştırmasını yapan, makalesini yazan, dersini veren bir akademisyenden ziyade “engelleri yıkarak zirveye çıkan” bir kahraman olarak Cambridge’e atanmış, uzun bir süre boyunca akademik yönleriyle değil hayat hikayesiyle gündeme gelmişti.
Cambridge’nin “yıldız” hocası

Jason Arday, yoksul Gana göçmeni bir ailenin çocuğuydu. Üç yaşında otistik teşhisi kondu. Küçüklüğünden beri spora ilgi duydu. 11 yaşına kadar konuşma zorluğu yaşadı, okuma yazmayı ise 18 yaşında öğrendi. Eğitim alanında lisans eğitimini aldıktan sonra, akademik çalışmalarını eğitim sosyolojisi üzerine tamamladı. Kendi anlatımına göre, doktora tezini tamamlamadan önce beyin tümörü ameliyatı olduğu için savunmasından hemen önce tezini baştan sona tekrar okuyup argümanlarını hatırlaması gerekti. Mental sağlığı hayatı boyunca çalışmalarını etkiledi.
Sadece olumsuz anlamda değil. Arday’ın çalışmalarına bakıldığı zaman özellikle dezavantaklı öğrencilerin eğitim deneyimlerine ilişkin özel bir odak olduğunu görmek mümkün. Arday’ın birçok makalesi kendi kişisel deneyimlerinden yola çıktığı, hatta kendi hayat hikayesini yeri geldiğinde örnek gösterdiği çalışmalar. Klasik akademik bir dil değil bu. Hatta birçok kişinin “bilimsel” bulmadığı ve kişisel olduğu için eleştirdiği bir uslüp. Fakat sosyal bilimler açısından bunun önemli olduğunu savunanlar da mevcut. Sosyal bilimlerin subjektifliği karşısında net bir sonucu olmayan bir tartışma olmakla birlikte Arday’ın bu subjektifliği oldukça kişiselleştirdiğini belirtmek mümkün.
Doktorasını tamamladıktan sonra çok kısa sürelerle başka üniversitelerde çalışan Arday için dönüm noktası 2023 yılında Cambridge’nin mülakatlarını geçip üniversite tarihinin en genç siyah profesörü olarak atanması oldu.
Cambridge için Arday’ın atanması hem nöröçeşitlilik hem de siyahların temsili açısından bir dönüm noktasıydı. Nitekim üniversite yönetimi de bu atama kararını, Arday’ın hayat hikayesini ön plana çıkararak duyurdu. Arday, otistik teşhisi konulan, geç okuma yazma öğrenen, yoksul bir siyah göçmen ailenin çocuğu olarak Cambridge’a atanmıştı.
Yazdığı makaleler, yaptığı çalışmalar, verdiği dersler arka plandaydı. Arday, bir dergi kapağına konu olan Amerikalı Demokrat bir siyah siyasetçi havasında duyurulmuş, medyada geniş yer bulmuştu.

Bu atamanın ardından o güne değin pek bilinmeyen biri olan Arday, medyada geniş söyleşiler vermiş, danışmanlık teklifleri almış, hayat hikayesiyle bir yıldız gibi karşılanmıştı.
Özellikle akademik çalışmaları ve kendi kişisel hikayesi arasındaki çizgiyi bizzat kendisi ve çalıştığı kurum kaldırdığı için biyografisini geniş geniş anlatıyor, çıktığı her söyleşide akademik tespitleriyle kişisel hikayesi birbirine karışıyordu.
İşte tam da bu yüzden, bu kişisel hayat hikayesinde tutarsızlık iddiaları ortaya çıktığı zaman kamuoyu “bu özel hayat bizi ilgilendirmez” diyemedi. Geçmişte Cambridge’nin, bizzat Arday’ın kendisinin akademik alana taşıdığı bu hikaye de tıpkı Arday’ın makaleleri gibi tartışmaya açıldı. Didik didik edildi.
Cambridge de bu noktada ilk başta “bu ırkçı bir linç girişimi” dediği tepkileri ciddiye aldı; tutumunu değiştirdi ve Arday’e soruşturma açtığını duyurdu. Aslında iddialar Arday’ın Cambridge öncesindeki çalışmalarına ilişkindi. Üniversite daha öncesinde bunların ilgili kurumlarca araştırılması gerektiğini söylemişti. Fakat tepkilerin ve iddiaların artması üzerine tavır değişti ve üniversite de kendi soruşturmasını açtı. Arday’ın atanması sırasındaki süreçteki iddiaları üzerine yoğunlaşılacaktı.
Arday’ın buna yanıtı ise doğal olarak hem kendisinin hayat hikayesiyle akademik çalışmalarının arasındaki çizgiyi silmesi için cesaretlendirip hem de daha sonrasında bunun doğal bir sonucu olan bu kamuoyu tartışmasında yalnız bırakan üniversiteden istifa etmek oldu.
Arday’ın ölü bulunmasının ardından ise üniversite yönetimi yine halktan gelen tepkilere göre şerbet verdi ve bu sefer de Arday’e destek çıkan açıklamalar yaptı.
Herkes siyah akademisyenlerin teker teker peşinden koşan beyaz ırkçılara odaklanmışken üniversite yönetiminin nabza göre verdiği şerbet pek dikkat çekmedi.
Jason Arday’ın trajik ölümü bir kültür savaşı muharebesine dönüşürken, Cambridge üzerinden açılması gereken esas tartışma ise başka bir faciaya kadar ertelendi.
Tek kişilik dev kadrodan üniversite olur mu?
Üniversiteler uzun bir süredir büyük bir varoluşsal kriz yaşıyor. İsrail lobisi ve Trump’ın baskıları karşısında Batı’yı da etkisini altına almaya başlayan akademik ifade özgürlüğü tartışmaları maalesef bunun tek etkeni değil.
Akademisyenler sadece dedikleri, yazdıkları ve savunduklarıyla sindirilme riski altında değil. Yaşanan mesele bunun da ötesinde.
Yapay zekanın her geçen gün geliştiği bir aşamada, özgün bir makale yazmak, makale yazarak literatüre katkı vermek çoğu alan için artık çok zor. Çok değil 30-40 sene önce Türkiye’de İngilizce, Fransızca bilmek bir kişinin akademide yerel de olsa özgünlüğünü sağlayabileceği bir alan açıyordu.
Yabancı hocaların yazdıklarını takip etmek ve bunları yerel dillere aktarmak özgün bir akademik çabaydı. Fakat şimdi dünyanın dört bir yanında yazılan metinleri saniyeler içerisinde çevirmek mümkün. Dil bilgisi artık bir uzmanlık tekeli değil.
Yada örneğin, hukuk alanında farklı kararları karşılaştırmak, farklı ülkelerdeki kurallarla bir kavramı karşılaştırmalı incelemek, yine özgün bir çabaydı. Fakat şimdi bu da yapay zekanın geliştikçe kusursuz yapacağı bir çalışma.
Üstüne üstlük hali hazırda yeni bir konu bulmak çok zor. Eskiden bir akademisyen “demokrasi” üzerine rahatça geniş geniş teori üretebilirken şimdi hem çoğu konu çalışılmış olduğu hem de “uzmanlık” takıntısından dolayı herkes bir konunun en dar çerçevesine odaklanıyor.
Bu noktada bir akademisyeni, iyi bir özet raporu yazan yapay zeka robotundan ayıran en temel özellik ideoloji, dert ve kavga oluyor. Akademisyenin çalıştığı konulara dair bir kavgası, derdi yoksa tamamen puanları yakalamak için üreten renksiz robotlardan farkı kalmıyor.
Bu kavga ve dert yapılan çalışmaların akademik yönünün önüne geçtiği anda ise bu sefer yapay zeka robotu değil de tutkulu bir köşe yazarına dönüşülüyor. Bu ikisinin arasındaki dengeyi bulmak da işte akademisyenlerin yeteneğinin olup olmadığı hususunda verdikleri en büyük sınavlardan biri.
Sosyal bilimlerde bu dengeyi sağlamak ise çok zor. Diğer alanlarda ise bir “kavga” bulmak ve bunun için üretmek en zoru.
Fakat bu kavganın var olması ve dengede güdülmesi de yeterli değil. Zira bunun için akademik unvanlara, üniversitelere, çok az kişinin okuduğu hakemli dergilere de gerek yok. Bir Youtube kanalı açıp eline çatala geçirilmiş tüylü bir mikrofon almak ve konuşmak yeterli.
Her gün Twitch’ten yayın açan Hasan Piker veya Joe Rogan’ın etki gücü, akademisyenlerden bin kat daha fazla olsa gerek.
İşte bu noktada, devreye üniversitenin kamusal rolü giriyor. Sadece bilgi üretimi değil; topluma eleştirel düşünce, tartışma yeteneklerini kazandırma; bizzat bünyesindeki kamusal alanlarla sorgulama kültürünü pekiştirme, insanı insan yapan anlama, okuma, dinleme özelliklerini bir sonraki seviyeye çıkarma, kültürel ve beşeri sermayeye erişimi demokratikleştirme, bu sermayeyi geniş tabanlara yayma.
Bu görevleri ne kadar yerine getirdiği ise üniversite hocalarının kaç makale yazdığı ve kaç projede yer aldığıyla ölçülmüyor.
Bir üniversite hocasının kişisel hikayesi, makalelerinin uzunluğu, aldığı atıflar değil; ders anlattığı sınıfta kaç önyargıyı kırdığı, kaç tartışma açtığı, kaç tane öğrenciyi daha fazla okuma ve anlamaya yönelttiği önemli.
Dünyaca ünlü bir hoca, hayat hikayesiyle insanların dikkatini çeken bir akademisyenin varlığı bir üniversitenin kamusal görevlerine tik atması için pek yeterli değil. Bir üniversitenin bünyesindeki çeşitliliği ve kapsayıcılığı sağlama başarısı, hocaların öğrencilerle kurduğu ilişkide, gri binaların soğuk sınıflarında derslerin işlenişinde saklı.
Üniversiteler ise sorgulama, tartışma yeteneklerine dayalı bir eğitime odaklanmak yerine; bu kamusal görevlerini görünüşte karşılamış olmalarını sağlayacak vitrinler peşinde. Bu bazen “yapay zekaya dayanan eğitimler”, bazen “yıldız hoca transferleri”, bazen ise çeşitlilik politikalarını vurgulayan “tarihi atamalarla” sağlanıyor.
Bütün bu vitrin ise arka planda üniversitelerin şirketler, sermaye, ayrıcalıklı gruplar, beyaz erkekleri önceleyen baskın kültür ve siyaset karşısındaki akademik özerkliğinin sorgulanmasını, sınıflarda anlatılan veya anlatılmayanı fark edilmesini geciktiriyor.
Jason Arday olayı da bunun özeti aslında. Herkes Arday’ın hikayesini delik deşik ederken önemli bir kısmı pas geçiyor. Arday ile öğrencilerinin arası nasıldı? Arday nasıl ders anlatırdı? Konuşulmuyor.
Cambridge Arday’ı en başta işe aldığı için eleştiriliyor. Fakat kimse Arday’ın bir üniversitede baştan sona bir doktora tezi danışmanlığı yapacak kadar uzun çalışmadan Cambridge’e alınmasına odaklanmıyor.
Akademinin ve üniversitenin hoca-öğrenci, danışman-danışan bağlarıyla örülü kolektif yapısı es geçiliyor.
Tek kişilik dev kadrolardan oluşan herkesin kendi bacağından makale puanlarıyla asıldığı bir kümes gibi ele alınıyor.
Fakat üniversiteler, insanların objektif metriklerle terfi edildiği bir özel şirket değil.
Bilginin üretildiği ve çok daha önemlisi bu bilginin demokratik bir şekilde yayıldığı, bilginin üretilme ve yayılması üzerine kafa yorulduğu kamusal alanlar.
Bu kamusal alanları “kamu”nun yapan ise omuz omuza verilen anlar. Bir öğrencinin hocanın anlattığı bir olayı araştırırarak yeni bilgilere ulaşması, derste önerilen bir kitap ile bir önyargının aşılması, okuma şevkinin artması, sorgulama isteğinin oluşması, heyecanlı bir doktora öğrencisinin danışmanınıyla tez konusunu ilk kez tartışması.
Bir üniversitenin yeni bir akademisyeni atarken gereken bir akademisyeni “hoca” yapan özelliklerine göre karar vermesi, bu özellikleri temel alarak bu atamayı duyurması gerekirdi.
Tek kişilik dev bir kadronun görkemli yükselişinin düşüşü de maalesef akademinin güvenli alanının dışında yaşanıyor.
Özel hayat, kişisel hikâyeler, kişisel gelişim başarıları ile akademinin çizgisi, akademinin kamusal görevlerinin dışında birleştiği zaman, kamuoyunun linç kültürü de bir film yıldızına, siyasetçiye gösterilen tavırdan farklılaşmıyor.
Bir de buna beyaz ırkçıların uzun zamandır Trump ve yükselen küresel yeni sağ ile birlikte siyah ve azınlıklara, kadınlara karşı uyguladıkları sistematik karalama ve taciz kampanyası eklenince bu tür trajedilerin tekrarlanması kaçınılmaz.
İntihal akademisyenler için ciddi bir etik ihlali. Cezası toplumun önüne atılıp taşlanarak linç edilmek hiç değil. Birçok beyaz akademisyen hakkındaki intihal iddiaları bu kadar köpürtülmezken siyah bir akademisyenin cadı kazanında kaynatılması ise hiç ama hiç normal değil. Hele ki intihalin ciddiliği ve sıklığı, yoğunluğuna göre yaptırımların, tepkilerin de değişmesi ölçülülüğün ve hakkaniyetin temeli.
Jason Arday’in elinden bu şans alındı ve tüm hayatı, yazdıkları büyük bir kazanda kaynatıldı. Fermanı birçok olayda olduğu gibi detaylar üzerine pek düşünülmeden yazıldı. Birisini öldüren bir kişinin bile cezasının hafifletici sebepleri, özel koşulları varken; Arday’e çiğnediği ihlalin boyutu ve önemini tartıştırma esnekliği tanınmadı.
Şimdi kimilerine göre sadece siyah olduğu için hedef gösterilen bir akademisyen, kimilerine göreyse sadece siyah olduğu için bir yerlere gelen bir yalan bağımlısı.
Büyük bir kültür savaşının yepyeni bir “argümanı”.
Ama her türlü iki çocuğunu geride bırakan bir baba. Artık yok.
Her şeyden önce belki de yoksul bir aileden gelen siyah bir üniversite öğrencisinin görünce umutlandığı, belki anlattığı derslerde bir sürü önyargıyı yıkan, samimi ve güvenilir özgür bir tartışma ortamı yaratan bir hocaydı. Belki mükemmel bir tez danışmanıydı. Yada çok iyi doktora tezlerinin yazılmasına ilham verecekti. Cambridge’de yetiştirdiği öğrenciler dünyanın dört bir yanında dezavantajlı diğer çocuklara yeni fırsatlar sunacaktı.
İşte bunları hiçbir zaman bilemeyeceğiz.
Zira Jason Arday’ın “hoca”lığını önplana çıkarma şansı elinden alındı. Hem kendisi, hem düşmanları, hem üniversitesi ve sanırım hem de kendi “hocaları” tarafından.
Tıpkı üniversiteleri üniversite yapan her türlü kamusal izin teker teker silinmesi gibi.
“Akademisyen” kelimesinin “hoca”nın karşısındaki soğukluğu ve profesyonelliği bile tüm trajedinin en iyi özeti.
Akademisyenleri cadı kazanlarında milyonların önünde pişirmek kolay da insan kendi “hocasını” kolay kolay pişirebilir mi?
İşte bundan hiç emin değilim.
Kimse kendisini anlattığı derslerle, önerdiği kitaplarla, sorduğu sorularla sebatla pişireni öfkeli kalabalıkların insafına bırakmazdı.
İşte sanırım tam da bu yüzden, bir üniversitenin, bir toplumun da en büyük sorumluluklarından biri de “akademisyenleri” “hoca” yapmak, “hoca” olmalarına izin vermek, “hoca” olmalarını engellememek.
Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?
Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.
Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.