Geç dönem Osmanlı düzeninin ve İmparatorluğun genel durumunun sömürgelikten farksızlığı imâ veya iddiasının, demiştim, belirli bir düşünsel altyapısı var. İnsan ve toplum bilimlerinde (ya da bunların popüler kültür uzantılarında) yaygın bir dizi önerme, kanaat veya varsayımın üzerine oturuyor. Bunların her biri kendi içinde yanlış, sakat veya deforme. Tek tek ayrıntılı eleştirileri ayrıca yapılabilir. Ama asıl mesele, sonunda vardıkları noktada, verdikleri hükümde, tarihsel gerçeklik ile aralarında açılan uçurum. Geçen yazımın sonunda belirttiğim gibi, (1) sömürgelerde (gerçek sömürgelerde, sömürge imparatorluklarına bu sıfatla, bu statüde dahil edilmiş sömürgelerde) gözlenen öyle bazı karakteristik olaylar var ki, bunlara rastlamıyoruz 19. yüzyıl Osmanlı diyarlarında. Ya hiç yoklar, ya da esas itibariyle kolonyal olmayan bir nizam bünyesinde, özel ve sınırlı maddî-hukukî alanlarda (enclave’lerde) uç veriyor ve onun dışına çıkamıyor, sosyo-ekonomik formasyonun bütününe yayılamıyorlar. Karşılığında (2) sömürgelerde (gerçek sömürgelerde) olmayan, görülmeyen, karşılaşılmayan öyle bazı olay ve süreçler — sömürge halklarının yapamadığı, yaptırılmayan, yapması önlenen öyle şeyler — var ki, Osmanlılar hepsini yapıyor bunların. Nasıl bağdaştırılabilir, bitmek bilmez bir kolonyalite ile? Bu, günümüzün yaygın “postkolonyal aura” modası için ciddî bir çıkmaz teşkil ediyor.
Sömürgelik, genel bir
“kötülük ambarı” mı?
Ne diyorlar, ne deniyor (ne denebilir) buna karşı? Belki iş gelip, neyin “karakteristik” olup olmadığına dayanıyor. “Dağ taş kolonyalizm” diye özetlediğim yaklaşımın temel fikri, sömürgelik koşullarında rastlanan çeşitli olay ve süreçlerin bugün de yaygın biçimde yaşanmakta olduğu. Osmanlılardan giderek, hayır, diyorum, bunlar sömürgeciliği belirleyen hususlar değil; epiphenomena (ikincil, türevsel sorunlar). Benim karakteristik veya belirleyici saydığım hususlar, sömürgelerde görülüyorsa Osmanlılarda görülmüyor; sömürgelerde görülmüyorsa Osmanlılarda görülüyor. Sonuçta, emperyalizme çeşitli (farklı) bağımlılık biçimlerinden söz ediyoruz. Aralarında belirli ayırım çizgileri var. Bu bağımlılık biçimlerinden biri, sömürgelik/sömürgecilik. Kendi tarihsel spesifikliği var. Bütün tarihsel olaylar gibi, ezelî ve ebedî değil. Bir başlangıcı ve bitişi var. Fakat son zamanların “postkolonyal aura”sında, (mealen) “aynı olgular bugün de mevcut” argümanı içindeki “aynı olgular”ın kapsamı o kadar sınırsız biçimde genişletiliyor ki, bütün bu parametreler, köşelilikler bulanıyor, bulandırılıyor. Emperyalizme bağımlılığın farklı biçinleri arasındaki ayırım çizgileri siliniyor. Sömürgeciliğin tarihsel spesifikliği yokoluyor. Maddî zemininden kopuyor. Başsız ve sonsuz, şekilsiz, müphem, genel bir “kötülük hali”ne dönüşüyor.
Bununla yakın zamanda, uluslararası bir panelde karşılaştım. Orada da bu yazı dizisinin (ve özellikle şimdi okumakta olduğunuz yazının) temel fikirlerini sunmuştum, tabii çok daha kısa ve özlü biçimde. Oturum resmen bittikten sonra, panelistlerden biri, Amerikalı bir profesör ansızın konuşmaya başladı ve biraz sinirli bir şekilde, (anlayabildiğim ve hatırlayabildiğim kadarıyla) “Osmanlının sömürge olmadığını nasıl söyleyebilirsiniz, 1920’de [ya da belki 1920’den itibaren; orasını tam yakalayamadım] 6 milyon insanın öldüğü katliamlar cereyan etmişken?” gibi bir şey söyledi. Oturum yöneticisi müdahale etti ve olay orada kesildi. Sonra düşündüm, tam ne kastetmiş olabilir diye. Adlarını kim, neden böyle koymuş olursa olsun: belki Maraş Katliamı (Şubat 1920), belki Nebi Musa ayaklanmaları (Nisan 1920), belki Şuşa Katliamı (Mart-Nisan 1920), belki sair Anadolu ve Kilikya Çatışmaları, belki çoğalan Yahudi yerleşimlerine karşı Arap saldırıları, belki silâhlı Siyonist örgütlerin karşı katliamları, belki Manda Filistini’nde tırmanan vahşet, belki Nakba (1948) ve İsrail apartheid’ının tesisi. Bunların biri, birkaçı veya hepsi. İyi de, dedim kendi kendime, bunların bir, Osmanlı’yla ne ilgisi var (büyük bölümünün Osmanlı İmparatorluğu’ndan kopmuş-koparılmış topraklarda cereyan etmesinin ötesinde)? Ama iki, daha önemlisi, herhangi bir katliam veya katliamlar, (sömürgecilerin niyetleri hakkında bir şey söyleyebilir de) sömürgelik (coloniality) durumunun varlığını ispatlamaya yeter mi? Eşitsizlik, sömürü, baskı, zulüm, katliam… Akkad’dan, Babil’den, Asur’dan beri bütün imparatorluklarda var. İlk (bitişik, kesiksiz) kara imparatorluklarında da var, (kesikli, sıçramalı) denizaşırı sömürge imparatorluklarında da var. O zaman nasıl olur da, bu “kötülük”lerden biri veya birkaçı varsa sömürgelik de vardır diyebiliriz? Parça, bütünün kanıtı mı sayılmalı?
Benzer endişeleri, sömürgeciliğin askerî işgal ve silâhlı ilhak olmadan da, yani siyasî bağımsızlık ve devlet egemenliği koşullarında da pekâlâ mümkün olduğu, nitekim günümüzde bunun gözümüzün önünde cereyan ettiği iddiaları karşısında da yaşıyorum. Gerçi burada, her türlü “kötü şey”in sokuşturulduğu bir kötülük torbası veya ambarından daha somut bir şey kastediliyor: (a) son derece eşitsiz ve ağır iktisadî hiyerarşi ve sömürü ilişkilerinin bugün de varlığı; ama asıl (b) uluslararası kültürel etkileşimlerin eşitsiz, çarpık, hiyerarşik karakteri. Daha net söylersek, “Batı bilimi ve kültürü”nün ağır basmasından, sürekli yayılmasından, dolayısıyla Batı’nın “kültürel-düşünsel hegemonya”sının sürmesinden şikâyet söz konusu. Genel mantık, daha önce aktardığım tartışmadaki panelistle aynı. Önce, geçmişte sömürgelerde gözlenmiş bazı olaylar kaydediliyor (“kötülük” dediklerim: şimdi bunlara eşitsizliğin iktisadî ve kültürel boyutları da ekleniyor). Sonra, bunlardan bazıları günümüz dünyasında da var deniyor. Oradan, kolonyalizmin ve kolonyalliğin halen de sürdüğü sonucuna sıçranıyor.
Kültürel alışveriş insanlık tarihinde hep mevcut;
medeniyetler böyle doğuyor ve gelişiyor
Bu yaklaşım da bir dizi alt-yanlıştan oluşuyor. (i) Kolonyalizmin mirası ve kalıntıları tabii var. Yaratmış olduğu bağımlılıkların (yapısal, kurumsal ve zihinsel boyutlarıyla) bir habitus (Bourdieu) düzeyinde devamlılığı da söz konusu. Ama en basiti, bu gözlenen devamlılıkların sömürgelik hali açısından aslî mi, talî mi olduğu (veya, sömürgeliğin gerekli ve yeterli koşulunu teşkil edip etmediği) sorulmuyor, tartışılmıyor. (ii) Belki daha önemlisi, böyle herhangi bir bağımlılık yapısı veya olgusunun sömürgelik koşullarında varlığı ve işleyişi ile sömürgesizlik koşullarında varlığı ve işleyişinin aynı şey olup olmadığı. Faraza eğitim, kültür ve kültürel resepsiyon, Afrika’daki bir İngiliz veya Fransız sömürgesi ile1900’de İstanbul’da farksız mıydı; tersten söylersek, hep aynı derecede Batı’ya bağımlı mıydı? Okullar, müfredat ve ders kitapları her iki örnekte de kâh İngiliz kâh Fransız sisteminin klonlanmasından mı ibaretti? Daha genel olarak, bir yanda dışarıdan ve yukarıdan komple dayatma ile diğer yanda kendisi, kendi iradesiyle, kendi okullarında örnek alma ve kısmen kopyalama, aynı tarihsel mecra mı sayılmalı? Bu gibi soru ve karşılaştırmalar da kurcalanmıyor, masaya yatırılmıyor, pek bir derinlik kazanmıyor.
Dahası, insanlık tarihinde öyle bazı olay ve süreçler görüyoruz ki, sömürgecilikten çok önce de mevcut, hattâ belki hep mevcut ve üstelik, toptan “kötülük” diye damgalanıp reddedilmeleri de olanaksız. Bunların da başında, genel anlamıyla iktisadî ve genel anlamıyla kültürel ilişkiler geliyor. İkisi de hem içiçe, hem prehistoryadan beri yaşanıyor. Daha ilk klan ve kabileler arasında, yekdiğerinin varlığını farkettikleri andan itibaren, takas ilişkileri uçveriyor. Devletli toplumlar (state societies, state-organized societies) arasında kervanlar gidip geliyor. Uluslararası ticaret yayılıyor, büyük tüccar zümreleri türüyor. Yeni diyarların ve kavimlerin keşfinde, İbn Fadlan (877-960), Polo ailesi ve Marco Polo (1254-1324), İbn Batuta (1304-1369), Evliya Çelebi (1611-1681?) gibi seyyahlar da sahneye çıkıyor. Ama sanılmasın ki bu hep barışçı ve eşitlikçi bir gelişme. Tarihin nasıl ilerlediği konusunda idealizme kapılmayalım. Kültürler ve medeniyetler arası etkileşimde, ahlâkî yargılarla bakmayabilirsek, (bütün şiddet ve zulüm gösterileriyle birlikte) imparatorlukların yayılması da büyük rol oynuyor.
Açık ve önyargısız konuşalım. Medeniyet götürüyorlar mı? Evet. Amaçları medeniyet götürmek değil (iktidar ve sömürü). Sadece medeniyet götürüyor da değiller. Ama medeniyet de götürüyorlar. Hattâ savaş, fetih, ticaret, misyonerlik vb bütün yollarla, o kadar çok ve o kadar çabuk medeniyet götürüyorlar ki, medeniyetin (dışarıdan) yayılma hızı, medeniyete (içeriden) geçiş hızını çok aşıyor; tersten söylersek, henüz aşiret düzeni içindeki topluluklar, kendi iç dinamikleriyle medeniyete evrilmeden, mevcut medeniyetlerle temas yoluyla dönüşümleri hızlanıyor ve bu yüzden, gelişmelerini başka hiçbir kaynağa borçlu olmayan “birincil” (primary) medeniyetlerin sayısı çok sınırlı kalıyor. İÖ 3. binyıldan çok sonra da, devletli toplumların kendi “barbar” (yani devletsiz) periferilerine karşı düzenlediği fetih seferlerinde, sonucu ne olursa olsun, o komşu “barbar” kavimler (Çin için Türkler dahil bütün atlı göçebeler; Roma için Germenler; Arap-İslâm İmparatorluğu’nun kuzeyi ve doğusu: Horasan ve ötesi, Maveraünnehir, Deşt-i Kıpçak, Oğuzlar), en azından devlet düzeni, ordusu, hiyerarşisi, emir-kumanda sistemi, ikmal örgütlenmesi hakkında bir şeyler öğreniyor. Fetih başarıya ulaşırsa, yani yenilir ve ilhak edilirlerse, bu sefer çok daha ileri ve karmaşık öğrenme süreçleri o imparatorluğun içinde devam ediyor. Tabii bu kabile toplumlarının elitlerinden, şu veya bu şekilde imparatorluk hizmetine girenlerinden söz ediyoruz. (İsterseniz, Abbasî halifeleri Memun ve kardeşi Mutasım döneminde Türk kökenli savaşçılardan kurulan gulâm (askerî köle) ordularını düşünün.) Devlete içeriden bakarak sadece askerî aygıtını, strateji ve taktiklerini değil, maliyesini, merkez ve taşra idaresini, zihniyetini ve derin yönetim usullerini de gözlüyor, bütünsel kurgu hakkında bir fikir ediniyorlar. Daha sonra imparatorluğa karşı ayaklanmayı başaracaklarsa, bu sayede başarıyorlar.[1]
Yakın zamanda bu fikirler daha çok ünlü tarihsel sosyolog Garry Runciman’in (1934-2020) adıyla anılır oldu.[2] Komünist Manifesto’da (1848) Marx ve Engels, sanayi kapitalizminin, işçi sınıfının şahsında kendi mezar kazıcılarını yarattığından söz etmişlerdi. Pek öyle olmadı gerçi. Ama Runciman’in uzantısında, bu metafor asıl imparatorluklar (gerek modernite öncesi, gerek modern, kolonyal imparatorluklar) için daha gerçekçi gözüküyor. Madalyonun diğer yüzünde, Türk tarihçiliğinin ciddî bir sorununa değinmeden geçemeyeceğim. İmparatorluk Çalışmaları (Empire Studies) alanı, dünya tarihçiliğinin bir alt dalı olarak 1900 dolaylarından beri mevcut. Uzun süre Batı-merkezci kaldı; Avrupalı Büyük Devletlerin denizaşırı sömürge imparatorluklarının apolojisini aşamadı. Ancak dekolonizasyon sürecinde bünye değiştirdi, 1970’lerden bu yana yeniden tanımlandı ve taze, eleştirel bir canlılık kazandı. Günümüzde uğraştığı konulardan biri de, ister modern ister pre-modern imparatorlukların çok geniş alanları, farklı kavimleri ve kültürleri yönetmeyi nasıl başardığı. Neresinden bakarsanız bakın, Osmanlı tarihi için fevkalâde önemli. Ne ki, günümüz Türkiyesi pratiğindeki haliyle Osmanlı tarihçiliği hayli uzak bu literatürden ve tartışmalardan. Kendi küçük uzmanlık alanlarına, ampirik çalışmalarına gömülen nice Türkiyeli tarihçi, pek ilgilenmiyor böyle küresel, teorik, komparatif sorunlarla. Dar bir milliyetçilik anlayışı mıdır? 19. yüzyıl ampirisizminde kalmışlık mıdır? Fazla yerli bir yetişme tarzı mıdır? Çağdaş Avrupa dillerini bilmemek midir? Yetersizlik hissi ve bunun yarattığı kompleks midir? Öyle veya böyle; dünya tarihçiliğinin anamecrasından kopukluğun sürmesinde ve Osmanlı tarihçiliğinin özel bir “cep” olarak kalmasında çok ciddî etkileri oluyor.
Çin ve Japonya, dışa kapanma hakkında
bize ne söylüyor?
Yukarıdaki son gözlem (ve eleştiri) çok da marjinal değil; tersine, konumuzla hayli ilgili, çünkü dışa kapanmanın, kültürel transmisyonların tıkanmasının düşünsel ufukların daralmasının sonuçlarına günümüzden bir örnek sunuyor. Fakat tarihe dönersek, bu bir sorun bile değil, geçmiş binyılların toplumları, devletleri, imparatorlukları için. Kimsenin dışarıdan geliyor, öyleyse bizim kimliğimize yabancı, öyleyse almayalım diye bir derdi yok. Tersine; herkes en ufak bir fayda getireceğini umduğu hemen her şeyi alıyor. Bu, teknoloji ve savaş taktikleri için de geçerli (mounted archery, yani at sırtında okçuluk becerisinin, herhalde Karadeniz’in kuzeyinde İskitler tarafından icat edilmesinin ardından batıdan doğuya hızla yayılıp kısa zamanda Çin sınırındaki Şyung-nu konfederasyonuna dayanmasını, ya da tersten, bu sefer Çin kökenli barutun ve ateşli silâhların “Moğol Barışı” sayesinde Asya’yı doğudan batıya geçip Avrupa’ya ulaşmasını düşünelim), süreç daha yavaş ve zigzaglı da cereyan etse, fikir ve kültür tarihi için de. Tabii resepsiyona görece açık, eklektik veya yenilikçi diyebileceğimiz kültür ve medeniyetler de var, görece daha muhafazakârları (ve bir noktadan sonra muhafazakârlığa dümen kıranları) da. Tam anlamasak bile, zihniyet yapılarının göreli özerkliği diye bir şey var, kuşkusuz. (1) Çin, örneğin, Ming hanedanı döneminde 300 gemilik muazzam bir filo kurup 1405-1433 arasında Amiral Zheng He komutasında yedi büyük sefere çıkarıyor. Hint Okyanusu’nu aşıp Basra Körfezi’ne ve Doğu Afrika kıyılarına ulaşıyorlar. Henüz İspanyol ve Portekiz sömürgecileri yok ortada. Sürdürseler, belki merkantilizmin ve kapitalizmin “ilk birikim”inin başını Çin çekecek. Ama olmuyor, çünkü pek o kafada değiller; Yongle İmparatoru’nu (Zhu Di) izleyen oğlu Hongşi İmparatoru (Zhu Haozhi) babasının istisnaî yayılmacılığına son veriyor, deniz seferlerini durdurup yasaklıyor, hattâ “Hazine Filosu”nun bütün kayıtlarını imha ettiriyor. İlginçtir; Zheng He’nin seferlerini “Batı bilimi”nin kasıtlı olarak unutturduğu diye bir tevatür var. “Dağ taş kolonyalizm” söyleminde önemli yer tutuyor. Hayır, yanlış. İşte asıl bu uydurma. Silme ve unutturma varsa, 180 derece çark edip içe kapanma diye bir şey varsa, (belki kendini bütün cihanla özdeşleştiren emperyal kibiri yüzünden) Çin’in kendisinden geliyor.[3]
(2) Japonya 150 yıl sonra benzer bir viraja giriyor. 16. yüzyılın ikinci yarısında, ateşli silâhlar (ağızdan dolma arkebüzler ya da benzeri, uzun namlulu piyade tüfekleri) Japonya’ya ulaşmış. Avrupa’da baş gösteren Askerî Devrimin, saflar halinde senkronize yaylım ateş boyutu (echelon fire) 1575’teki Nagaşino muharebesinde de yaşanıyor. Soylu Oda ve Tokugawa klanlarının (boylarının) buna göre donatılmış ve eğitilmiş yaya askerleri, Takeda klanının süvari hücumlarını bu sayede durduruyor. 1596 Haçova (Macarca Keresztes veya Mezőkeresztes) muharebesinin ilk iki gününde, Avusturya piyadesinin ateş disiplininin III. Mehmed’in ordusunun saldırılarını durdurması ve kırmasına çok benziyor. Ne ki ilgilendiğimiz taraflar farklı dersler çıkaracak bu iki olaydan. Osmanlılar timarlı sipahilerin ve gene olarak timar sisteminin eskidiğini idrak etmeye başlayacak. Avrupa benzeri piyade orduları kurabilmek için, 17. yüzyılda iltizam, 18. yüzyılda malikâne sistemleriyle nakit gelirlerini arttırıp köylülerden asker yazmaya çalışacaklar. Japon hâkim sınıfları ise, “tüfeng icat oldu, mertlik bozuldu” misali, feodal samuray sınıfı ve kendine özgü şövalyelik töresi sarsılmasın diye, 1580’lerden itibaren ateşli silâhları adım adım yasaklamaya yönelecek. Japonya 17. yüzyıl başlarında adamakıllı içine kapanacak ve tekrar dışa açılnası ancak 1854’te, Amerikalı amiral (komodor) Perry’nin savaş filosunun tehdit ve baskılarıyla gerçekleşecek. Onu da 1868 Meiji Restorasyonu ve hızla modernleşme, sanayileşme izleyecek. (İnsanî ve ahlâkî açıdan iyi, düzgün, erdemli amaç ve statüler sayılmasa da) Japonya ancak bu sayede ilk modern Asya emperyalizmi olacak. Büyük Devletler arasına katılacak.
İslâm ve Osmanlı tarihinden kültürel
resepsiyonu çıkarırsak, geriye ne kalıyor?
Soru: İnsanlığın en az yüzde 90’ı, belki daha fazlası için, dışarıdan alınmamış kapsamlı bir inanç sistemi var mı yeryüzünde? Eşyanın tabiatına aykırı. Bütün büyük fikirler çok küçük azınlıklarla başlayıp yayılıyor. Ya da, sırf sömürgecilikle, zorla dayatılarak mı gelmiş, özellikle 19. yüzyılda? Hayır, bunun yanlışlığını göstermek de çok kolay. Ama her türlü dış alımın ve hele kültür alımının bizatihi kötü olduğu, siyasî bağımsızlık koşullarında bile derhal ve kestirmeden kolonyalizm ve kolonyallik anlamına geldiği tartışmalarında çok kolay unutulan, es geçilen, ya da hatırlatıldığında şaşkınlıkla karşılanan konu ve sorulardan biri de bu. Oysa kültürel transmisyon ve resepsiyon süreçlerinin belki en çarpıcı, en küresel örneğini oluşturuyor.
Bu açıdan, çoktanrılılık (politeizm) ile tektanrıcılık (monoteizm) farkını gözetmekte yarar var. Politeizm çok daha gevşek, bu anlamda daha toleranslı. Eski Mezopotamyalıların da birçok tanrı ve tanrıçası var, Mısırlıların da, Yunanlıların da, Romalıların da, Keltlerin de, Galyalıların da, İskandinavyalıların da. Üstelik, içlerinde hiçbiri İlâhî Yaradan konumunda da değil. İnsanların ahlâklı yaşamıyla da ilgilenmiyor, peygamber (resul, elçi) de seçmiyor, vahiy de indirmiyor, kutsal kitaplar da yollamıyorlar. Bu koşullarda, “tek doğru” (tanrı veya panteon, tanrılar topluluğu) diye bir fikrin vücut bulması imkânsız. Bütün inanç ve ibadetler aynı derecede geçerli. Suriye’den kalkıp Atina’ya gelen bir tüccar, sağ salim karaya çıktığında, kendi tanrı ve tanrıçalarına da kurban kesebilir, Athena ve Poseidon’a da (hemen tek koşul, kimsenin ibadet yerini kirletmemeleri). Aynı nedenle, misyonerlik diye bir şey de yok. Yaygın bir plüralizm ve kitapsızlık ortamında, kim kime, hangi zeminde, hayır, sizin inanışlarınız yanlış, tanrı ve tanrıçalarınız sahte, yalnız benimkiler doğru diye propaganda yapacak? Mantıkî bir zemini yok bunun. Biraz yayılma oluyor, ama vaaz ve telkin değil, spontane etkileşimler yoluyla. Eski Yunan ve Roma, devletli toplumlar. Kentleri, görkemli taş (mermer) tapınakları, organize rahip ve rahibe zümreleri, kalabalık âyinleri, törenleri, festivalleri var. Keltlerde, Galyalılarda, Germenlerde, İskandinavyalılarda bunların hiçbiri yok. Roma tanrı ve tanrıçaları, bu sayede bitişik alanlara yayılıyor. Öyle ki, faraza Galya panteonunu, araya Roma panteonu girmeden görmemiz çok zorlaşıyor.[4]
Daha ileri bir örnek, Doğu Dinleri içinde özellikle Budizm. İÖ 5. yüzyılda Hindistan’da, Ganj düzlüklerinde ortaya çıkıyor ve (Çin dahil) Asya’nın geniş alanlarına yayılıyor. Ama asıl büyük tektanrıcı dinlerin ortaya çıkışıyla, muazzam bir sıçrama yaşanıyor. Artık biricik İlâhi Yaradan (bütün kâinatı yaratmış olan Varlık) da var, insanlığın hal ve gidişatıyla yakından ilgilenmesi de, ahlâk öğretisi de, günah ve sevap nosyonları da, zaman zaman gönderdiği elçiler (peygamberler) de, onlar aracılığıyla vahyettikleri de,
kutsal kitapları da. Hepsi bütünsel bir sistem oluşturuyor ve (YHWH’nin, Yehova’nın özel olarak seçtiği bir kavim inancını terketmeyen) Yahudilik bir yana; sonra gelen Hıristiyanlık ve Müslümanlık, iki büyük evrensel din olarak insanlığın tamamına sesleniyor; bu bütünlüğü insanlığın tamamına taşımayı, iletmeyi amaçlıyor. Hıristiyanlığın da Roma’nın Yahudiye (Judaea) eyaletindeki ilk çekirdeği çok küçük, İslâmiyetin Hicaz’da, Mekke ve Medine’deki ilk çevresi de çok küçük. Sonra herkes onlardan alıyor. Sadece yeni dinin esaslarını değil, onları çevreleyen “belirleyici dışsal”ı (constitutive outside’ı): dili, kültürü, sanatı, edebiyatı da alıyorlar. Kavimler Göçü’yle Roma topraklarına giren Germenler + Hıristiyanlık + Latince, yeni Ortaçağ uygarlığının kültür temellerini oluşturuyor. 639-642’de Mısır’dan 705’te Tanca’ya uzanan süreç boyunca, sadece İslâmiyet değil Arap dili ve kültürü de Kuzey Afrika’ya yayılıyor.[5] 8. yüzyıldan itibaren Batı-Orta Asya Türkleri de Arap-İslâm imparatorluğu ve medeniyetinin yörüngesine giriyor ve Müslümanlaşıyor; Roma-Germen sentezi gibi, zamanla bir Türk-İslâm sentezi de oluşuyor.[6] Bozkır göçebe savaşçılığı kökenli Selçuklu hanedanı, daha önce işaret ettiğim gibi, hem Arap hem İran (Fars) kültür dairelerinin örtüşmesi içinden çok geniş anlamıyla medeniyet ediniyor. Devamında, Osmanlı medeniyeti de aynı Arap ve İran, ayrıca Sasanî, İlhanlı ve Bizans gelenekleri, kurumları ve kültürü üzerinde yükseliyor. Buna karşılık 1930’ların Kemalist Kültür Devrimi denemesinin özellikle Orta Asyacı öztürkçecilik damarının Farsça ve Arapça düşmanlığında, dönemin Türk milliyetçiliğinin ırkçılık uzantısı somutlanıyor.
“Batı bilimi”nin reddi mi? Evrensel bilimin
sürekli ve hep birlikte onarılması mı?
Buradan tekrar, sömürgeciliğin kültürel dayatma ve hegemonya ayağının bugün de aynen devam ettiği iddiasına dönelim. Ne demek, “aynen” devam etmesi? Yok böyle bir şey. Sömürgelik koşullarında siyasî ve başka her türlü iktidar metropol ülkenin elinde yoğunlaşıyor. Sadece orduyu, polisi, bürokrasiyi, mahkemeleri ellerinde tutmakla kalmıyorlar. Okulları da onlar kuruyor, müfredatı da onlar belirliyor. İlk ve orta öğrenimde, kültür ve medeniyet alanında iki, belki üç kritik ders var: Edebiyat ve Tarih, ya da Dil, Edebiyat ve Tarih. Avrupa-merkezcilik kendini en yoğun biçimde bu derslerde gösteriyor. Özellikle kabile düzeni içindeyken sömürgeleştirilen toplumlar, Hegel’den başlayarak (devletsiz ve dolayısıyla) “tarihsiz halklar” sayılıyor. Öğretilecek bir dilleri de yok, tarihleri de yok, sanat ve edebiyatları da yok. Uzun bir devlet geleneğine sahip Hindistan’da bile İngiliz sömürgeciliği, iş eğitim ve öğretime geldiğinde, Farsçayla birlikte Hindu, Urdu, Bengali, Tamil, Telugu ve Gucerati gibi yerli veya yerel-bölgesel dillerde okuryazarlığı kabul etmiyor; sadece İngilizceyi okuryazarlık ölçütü sayıyor. Afrika’da durum çok daha kötü. Edebiyatın içi hemen sadece İngiliz veya Fransız (ve aynı derecede Batı-merkezli dünya) edebiyatı örnekleriyle; Tarih derslerinin içi de gene 19. yüzyıl millî tarih anlayışına uygun İngiliz veya Fransız tarihleriyle dolduruluyor. Tamamen Batı-merkezli bir dünya tarihi anlayışı, kolonyal imparatorlukların çıplak ve ırkçı apolojisini yapıyor. Beyaz milletleri yüceltiyor. Emperyalizmi ve kolonyalizmi “medeniyet misyonu”na indirgiyor. Bütün zulüm ve sömürü boyutlarını siliyor. İlkel kavimlerin vahşet ve barbarlık dünyasına nasıl medeniyet (ama sadece medeniyet ve bilinçli, kasıtlı olarak medeniyet) götürdüklerini anlatıyor. Bu içerik doğrusu budur, bunu öğreneceksiniz (ve öğreteceksiniz) diye dayatılıyor. Başka alternatif bırakılmıyor.
Ama bu koşullar, bu genel çerçeve devam etmiyor, devlet egemenliğinin kazanılmasından sonra. Aksini iddia etmek bile abes. O zaman, bağımsızlık sonrasında her gördüğümüz “dış etki”ye sömürgelik damgasını yapıştırmaktan vazgeçmek lâzım. Tabii karmaşık ve zigzaglı geçiş dönemleri yaşanıyor. Yeni bağımsız elitler çok da bilmiyor ne yapacaklarını; hazırlıklı değiller, bütün sektörlere ânında hâkim olmaya (bu satırları yazarken, Tanzimat, II. Meşrutiyet ve Cumhuriyet yöneticilerinin ne kadar farklı olduğunu da düşünüyorum, ister istemez). Gene de iyi kötü reform süreçleri işlemeye başlıyor. Muhteva değişiyor ve sömürgelik koşullarında düşünülemeyecek boyutlara ulaşıyor.
Çok önemli bir nokta: eğitim ve öğretimde dekolonizasyon, dünya çapındaki genel dekolonizasyon sürecinde kendine önemli düşünsel müttefikler de buluyor. Çünkü (bu yazı dizisinde birkaç defa anlatmaya çalıştığım gibi) Batı akademisi de aynı Batı akademisi değil artık. Tarih, İktisat (Kalkınma İktisadı), Sosyoloji, Antropoloji hızlı bir dönüşüm içinde. Kapalı, kompartımanlaşmış, emperyalist önyargıları aynen sürdüren, her şeyi yanlış ve yalan bir “Batı bilimi” yok. Çağdaş bilim, evet, Erken Modernite ile birlikte öncelikle Avrupa’da doğmuş. Avrupa kültürü, düşüncesi, birikimi, kurumları içinde yükselmiş. Büyük başarılarıyla birlikte, en başta bürün varyant ve tezahürleriyle Batı-merkezcilik olmak üzere bütün bu doğum lekelerini de taşıyor. Ama bilim öyle bir şey ki, ister doğa ister insan ve toplum bilimlerinde, kendi yanlışlanma metodolojisini de beraberinde getiriyor. Biricik bilme yöntemi, bunu yapabilen. Bu da kendini sürekli düzeltmenin, yanlışların yerine (göreli) doğruları ve daha doğruları koymanın önünü açıyor. Dahası, bu, evrensel bir süreç. Cephe “Batı bilimi”yle “Doğu bilimi” (veya “İslâm bilimi”) arasında değil. İyi bilim ile kötü bilim, doğru bilim ile yanlış bilim arasında. Sırf Batı-dışının değil, Batısıyla ve Doğusuyla bütün dünyanın bilim insanları, bunun içinde. Her yeni kitap ve makaleyle, sonra her yeni kitap ve makale eleştirisiyle, birkaç şey daha düzeliyor, biraz daha yol alınıyor. Faraza tarih (dünya tarihi), her yerde hep Batı-merkezli yazılmaya devam ediliyor ve değişmiyor, değiştirilmiyor, dolayısıyla Batı-dışı ülkelerin tarihlerini, tarih öğretimlerini, müfredatları ve ders kitaplarını ezip geçiyor — zannediliyor. Gerçekte bunun, bu saplantının hiçbir karşılığı yok. Ama işte bunun da faturası, kafalarını açıp, ufuklarını genişletip, zihinsel tembellikten kurtulup, çok çalışıp kendi ülkelerinin yeni ve düzgün tarihlerini üreterek bu suretle dünya tarihi ve tarihçiliğini zenginleştirmesi gerekirken bunu yapmayanlara, yapamayanlara değil, dış baskı ve komplolara, ideo-politik engellemelere, Batıcı komplolara çıkarılıyor.
Özetle: “Batı bilimi”ni toptan reddetmek doğru da değil, mümkün de değil. Ancak bilimin içine girip, alın teriyle içeriden değiştirmek mümkün. Ama şimdi bunu söylemek de “Batı bilimi”nin savunucusu, yani bir tür “sömürgeci” olmak anlamına gelebilir. Ne diyeyim; bu da böyle totolojik bir mantık. Ne yapsanız epistemolojik özgüveni değişmiyor. Habire kendi kendini doğrulamaya devam ediyor.
*Kaynak: Yazı İbn Haldun Üniversitesi portalından alınmıştır.
[1] Bu fikri iki örnekle açıklamak istiyorum. İlki, Roma ile Germenler arasındaki ilişkiden. Arminius (İÖ 18/17- İS 21), köken itibariyle bir Germen soylusu. Latince adıyla Cherusci (Çeruskerler) kabilesinin reisi Segimer’in oğlu. Gençliğinde Roma’ya rehin gönderiliyor. (Geleneksel kara imparatorluklarında, tâbi kabilelerin sadık kalması, ayaklanmaması amacıyla önde gelenlerini rehin almak, yaygın bir usul. Tam anlamıyla “devlet aklı”nın bir parçası. Nitekim İran bürokrasisinin seçkin temsilcisi Nizamülmülk de, bozkırdan çıkagelen Türk kabile savaşçılarına belirli bir devlet düzeni bilgisi ve kültürü vermek için 1091’de yazıp Selçuklu sultanı Melikşah’a sunduğu Siyasetnâme’sinde, aşiretlerin her biri kendi başına buyruk irsî reislerini zaptetmek için aynı rehin usulünü tavsiye ediyor.) Latince öğreniyor, Roma vatandaşı oluyor, imparatorluğun equites diye bilinen seçkin süvari sınıfına yükseliyor. Sonra memleketine dönüyor. Edindiği bütün askerî ve siyasî tecrübeyi, çeşitli Germen kabilelerini birleştirmek ve disiplinli bir şekilde savaşmayı öğretmek için kullanıyor. Roma generali Publius Quinctilius Varus’u Ren nehrinin ötesindeki ormanlık araziye çekiyor, tuzağa düşürüyor ve İS 9’daki Teutoburger Wald (Teutoburg Ormanı) muharebesinde üç lejyonluk ordusunu tamamen imha ediyor. Bundan sonra Roma, Germania Magna’yı, Germen anayurdunu fethetmeye kalkamayacak. Fakat sonra kabileden devlete geçiş süreçlerinin gene tipik bir olayı yaşanıyor. Arminius Germen soyluları arasındaki çekememezliklerin üstesinden gelemiyor. Fazla güçlendiğinden korkuyorlar. İS 21’de bir suikaste kurban gidiyor. — İkinci örneğim, Osmanlıların II. Murad ve II. Mehmed dönemlerinde Balkanlara yayılma çabalarından. Skanderbeg (İskender Bey) vakası. Asıl adıyla Gjergj Kastrioti (1405-1468). Bir Arnavut soylusu. Arminius gibi o da başlangıçta saraya rehin gidiyor. Amaç hep aynı. Müslümanlaştırılıyor. Enderundan yetişiyor. 1423-1443 arasında yirmi yıl Osmanlı hizmetinde bulunuyor. Dibra sancakbeyliğine yükseliyor. 1443’te saf değiştiriyor. Memleketine ve Hıristiyanlığa dönüyor. Kruje (Kroya ya da Akçahisar) kenti ve civarının hâkimi oluyor. Arminius gibi o da, başına buyruk Arnavut soylularının kendi aralarında yapamadıklarını yapıyor: rekabetlerinin üzerine çıkıyor, birleştiriyor, Lezhe Ligası’nı kuruyor. Yirmi küsur yıl boyunca, gücünün doruğundaki II. Mehmed’in (Fatih) üzerine gönderdiği bütün orduları bozmayı, karargâhları basmayı, kuşatmaları kaldırtmayı başarıyor. Ali, Firuz, Mustafa, Tahip, Hamza, İbrahim, Sinan ve Balaban Paşa, Hasan Bey ve Karaca Bey gibi Osmanlı komutanları sürekli yeniyor. 1468’de muhtemelen sıtmadan, bir rivayete göre zehirlenerek ölüyor. Osmanlılar da rahat bir nefes alıyor.
[2] W. G. Runciman’ın üç ciltlik başyapıtı genel olarak çok önemli: A Treatise on Social Theory (Cambridge University Press, cilt. 1 1983, cilt 2 1989, cilt 3 1997. İmparatorluklar konusunda, ayrıca bkz “Empire as a Topic in Comparative Sociology”; Tributary Empires in Global History (derleyenler Peter Fibiger Bang ve C. A. Bayly; Cambridge University Press, 2011) içinde Bölüm 5, 99-107.
[3] Sadece Zheng He değil, tabii. Bu dediklerim, İslâm kültür ve medeniyetine karşı genel bir “Batı komplosu” iddiası için geçerli. İbn Heysem (965-1040), İbn Sina (y.980-1037), İbn Rüşd (1126-1198), İbn Haldun (1332-1406) ve benzerleri… hep böyle kötü niyetli bir komployla mı unutturuldu? Bir kere, unutuldular mı gerçekten? İkincisi, bu parlak başlangıçların modern bilime evrilmemesinde, (medreselerde) kurumsal sistematizasyon eksikliğinin, müfredatta tıbba, matematiğe, doğa bilimlerine özel ve önemli bir yer açılmamasının, standart ders kitapları yazılmaması ve basılmamasının, böyle ürünlerin kuşaktan kuşağa geçip “herkesçe” okunur olmamasının… payı ne oldu acaba?
[4] Örneğin Sezar (Julius Caesar), dokuz yıl savaşırken geceleri (kendinden üçüncü tekil şahısla söz ederek) yazdığı Commentarii de Bello Gallico (Galya Savaşı Üzerine Notlar) başlıklı eserinin 6. kitabında, Galyalıların beş büyük tanrısı ve tanrıçasından Galya değil en yakın Roma adlarıyla söz ediyor: Merkür, Apollo, Mars, Jüpiter, Minerva. Roma’da bu yöntemin adı, interpretatio romana, Roma yorumu/şablonu, yani herhangi bir olayı, Romalı okuyucu anlasın diye, hazır Roma kılıfına sığdırmak. Avrupa-merkezcilik veya Batı-merkezcilik dediklerimizden çok önce, kültürel benmerkezciliğin İlkçağdaki çarpıcı bir örneğini teşkil ediyor.
[5] Yakın zamanda, Michael Cook, A History of the Muslim World (Princeton, 2024) içinde, özellikle bkz 15. Bölüm: “The Centrality of Islamic Civilisation.” Daha önce, aynı yazarın A Brief History of the Human Race (Norton, 2003) içinde, bkz “Islamic civilisation” bölümü.
[6] Bu deyimi siyasî-ideolojik bir proje anlamıyla değil, salt tarihsel anlamıyla kullanıyorum.
Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?
Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.
Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.