Farklı nitelikte çelişmeler ancak farklı nitelikte yöntemlerle çözülebilir. Örneğin proletarya ile burjuvazi arasındaki çelişme sosyalist devrim yöntemiyle çözülür; geniş halk kitleleriyle feodal düzen arasındaki çelişme demokratik devrim yöntemiyle çözülür; sömürgeler ile emperyalizm arasındaki çelişme ulusal devrimci savaş yöntemiyle çözülür…
— Mao, “Çelişme Üzerine” (1937)
Avrupa-merkezli büyük sömürge imparatorluklarına karşı büyük dekolonizasyon (sömürgesizleşme) süreci, 1945 sonrasında uçverdi. 19. yüzyılın Büyük Devletler’inin (Great Powers) üzerinde yükseldiği hegemonik güç, artık sadece iki “süper devlet”te, ABD ve Sovyetler Birliği’nde yoğunlaştı. İkinci Dünya Savaşı’nın mağlupları (Almanya, italya, Japonya) o ân için her şeylerini yitirdi. Geçmişin en büyük iki sömürge imparatorluğuna sahip İngiltere ve Fransa, Büyük Devlet olmaktan çıkıp ikinci sınıf kapitalist ülkeler durumuna düştü. Denizaşırı topraklarını koruyacak askerî, siyasî ve malî güçleri kalmadı.
Sanayi Devrimi’nin getirdiği yeni “imparatorluk avadanlığı”[1] temelinde, 1870’lerden başlayarak yükselen modern emperyalizm (daha doğrusu kolonyalist emperyalizm, ya da sadece kolonyalizm), 1900 dolaylarında doruğuna ulaşmış, yeryüzünün teritoryal paylaşımı tamamlanmış, sahipsiz toprak bırakılmamıştı. Ne ki bu gelişme, derece derece çeşitli mezar kazıcılarını doğurdu. Önce emperyalistler-arası çelişkiler patlak verdi ve Birinci Dünya Savaşı’na yol açtı (1914-1918). Kazananlar dahil bütün Büyük Devletler bitap düştü. 1918-1939 arasında kolonyalizm yerinde saydı; o sırada derhal farkedilmediyse de, kof bir kabuk olarak varlığını koruyabildi. İkinci Dünya Savaşı’nın bitiminde ise, hem sömürgeciler eskisi gibi yönetemez, hem sömürgeler eskisi gibi yönetilemez oldu. Çözülme başladı ve hızla ilerledi. Bu, artık beyaz yerleşimcilerin değil, doğrudan doğruya yerli halk içinden yükselen önderliklerin başını çektiği bir süreçti.[2] 1945’te Birleşmiş Milletler toplam 51 üyeyle kurulmuştu. Çünkü o sırada dünyada ancak o kadar bağımsız ülke vardı. (Üstelik, Nazizmi yenen Büyük İttifak’ı gözetmek uğruna, Sovyetler Birliği’nin yanı sıra Belarus ve Ukrayna da ayrı devletlermiş gibi kurucu üye kabul edilmişti.) Bugün ise Birleşmiş Milletler’e 193 bağımsız, egemen devlet üye. Arada 142 artış söz konusu. Tamamı değil ama çok büyük kısmı, başta İngiltere ve Fransa, sonra Portekiz, Belçika ve Hollanda gibi eski sömürge imparatorluklarının dağılmasından kaynaklandı.
Barışçı ve silâhlı bağımsızlık mücadeleleri
1980’lerden itibaren komünizmin çöküşüyle birlikte Sovyetlerin ve Yugoslavya’nın da parçalanmasının bu çoğalışa katkısını bir yana bırakırsak; asıl dekolonizasyon süreci kısmen barışçı, kısmen şiddete dayalı yollardan ilerledi. Birçok durumda, görünen köy kılavuz istemez misali, artık kaçınılmaz sonu fazla ötelemek istemeyen sömürgeciler ile sömürge halklarının giderek daha tecrübeli ve dirençli temsilcileri arasında kapsamlı uzlaşmalar yaşandı. Diğer bazı (aslında çok daha az sayıdaki, ama sol tarafından yüceltilecek) örneklerde, olaylar şu veya bu şekilde silâhlı mücadele mecrasına döküldü. Yerli halkın içinden çıkan önderlik çekirdekleri, gizli olarak örgütlendi, silâhlandı; kolonyal ordu, polis ve devlet aygıtına karşı bazen kentlerde, bazen kırsal alanda, bazen her ikisinde savaşa atıldı.
Tabii arada karşılıklı geçişler de oldu; bazen barış şiddete, ya da şiddet barışa dönüşebildi. Gene de, belirgin bazı farklar oluştu. Savaş dramatik bir olaydı. Sessiz siyasî pazarlıklar, gizli görüşmeler, karşılıklı tâvizler değil, silâhlı mücadele göz alıyor, kamusal tahayyülü meşgul ediyordu. İşte bu şiddet içerikli bağımsızlık patikalarıdır ki, İkinci Dünya Savaşı öncesinde hemen hiç mevcut olmadığını geçen yazımda göstermeye çalıştığım bir terimle, ulusal kurtuluş savaşları olarak anılmaya başladı. Cezayir, Vietnam, Angola, Mozambik… nesillerin hafızasına bu adla yerleşti.
Batı’ya (emperyalizme) karşı
Marksizm ve sosyalizm
Peki, bunlar, yani görece barışçı ve görece silâhlı mecralar arasında, o gün ve bugün, önemli bir fark var mıydı? Nihaî amaç (bağımsızlık) ve sonuç (yeni ulus-devletlerin kurulması) açısından, reel düzlemde pek yoktu aslında. Ama bunu (böyle bir fark nosyonunu) getiren ve bunun üzerinden (bizatihi dekolonizasyonu değil) özel olarak silâhlı mücadeleleri yücelten, mutlaklaştıran, idealize eden, bir bakıma yöntemi amacın önüne geçiren, büyük ölçüde Marksist (Marksist-Leninist) paradigma oldu. Hattâ denebilir ki ulusal kurtuluş savaşları kategorisi ve terminolojisi, büyük ölçüde bu çerçevede kurgulandı, inşa edildi, vücut buldu.
Bu konuyu biraz deşmeliyiz. Bugün, 21. yüzyılın ilk yarısında, Marksist sosyalizmin siyasî projesinin çöktüğü, dolayısıyla entellektüel itibarının da hayli örselendiği bir ortamda yaşıyoruz. İşçi sınıfı devriminden de eser yok, gerçek demokrasi cenneti olacak denilen sosyalizmden de. Oysa daha elli altmış yıl önce durum hiç böyle değildi. Genel olarak sol, özel olarak Marksizm, genel kamuoyunda, siyaset sahnesinde ve belki en çok da üniversitelerde (insan ve toplum bilimlerinde) hummalı bir canlılık içindeydi. İster liberal, ister muhafazakâr düşünce ve politika, büyük başarısızlıklarla malûldü (ya da öyle gözüküyordu). Büyük Bunalım, Faşizm ve Nazizmin yükselişi (ve Hitler’in uzun süre sadece yatıştırılmaya çalışılması), Soğuk Savaş, nükleer silâhlanma, McCarthycilik, Kore ve Vietnam, genel olarak bağımsızlık mücadelelerin karşısında yer alış… hep Batı’nın günahlarına yazılıyordu.
Madalyonun diğer yüzünde, 1920’lerden itibaren kamu mülkiyeti ve planlı ekonomi sayesinde hızla sanayileşmesi, İkinci Dünya Savaşı’nda Almanya’nın yenilmesinde oynadığı rol, 60’ler ve 70’lerde Üçüncü Dünya’nın yanında yer alması, uzay yarışındaki ilk başarıları (sputnik’ler, Gagarin, Titov) ve “dünya barışı”nı savunması (savunuyor gözükmesi), Sovyetlerin ve Sovyet modelinin üstünlüğüne yorumlanmaktaydı. Anamecra siyasetteki, eski komünist partilerinin yıllanmış tabanlarını çok aşan bu popülarite hâlesi, insan ve toplum bilimlerinde belirgin bir akademik üstünlükle de elele gidiyordu. Örneğin tarihçilikte, bir yere kadar son derece Batı-merkezci bir dünya tarihi anlayışı ve anlatımı vardı. Bunun belki son büyük örneği, William H. McNeill’in 1954’ten itibaren yazıp 1963’te yayınladığı The Rise of the West (1963) kitabı oldu.[3] Sonrasında, özellikle emperyalizm, kolonyalizm, kalkınma iktisadı ve azgelişmişlik teorileri alanında Marksist veya neo-Marksist yaklaşımlar ağır bastı. 60’lar ve 70’lerde Andre Gunder Frank’lar, Samir Amin’ler, Immanuel Wallerstein’ler, Bryan Turner’lar ve Edward Said’ler birbirini izledi. Kapitalizme eleştirel bakan bir dünya tarihi anlayışı yükseldi. Giderek yeryüzünün bütün köşeleri ve kavimlerini kucakladı. Tersten söyleyecek olursak; gerek (başlı başına bir kıta demek olan) ABD’nin çeşitli halkları (yerli Amerikalılar, Afrikalı Amerikalılar, Hispanik Amerikalılar, Asyalı Amerikalılar), gerekse dekolonizasyon sürecinde uluslaşmakta olan eski sömürge toplumları, benim tarihim nerede, ben dünya tarihinin neresindeyim diye sorduklarında, artık ister üniversiter düzeyde, ister ilk ve orta öğretimde, bu sorunun giderek daha gerçekçi, daha doyurucu karşılıklarını alabilmeye başladı. Yepyeni bir çığır açıldı. Jared Diamond, Michael Cook, Clive Ponting gibi isimler, bu gelişmenin (illâ Marksist olmayan) uzantılarında yer alıyor, yakın zamandaki prestijli anamecra örneklerini sunuyor.
Düşünsel ve siyasal etkileşim ağları
Tabii mesele akademik-entellektüel bağlardan ibaret değildi; Marksizmin yükselen nüfuzu, özellikle Batı dışında, politika sahnesinde de çok etkiliydi. Başlı başına ulusal kurtuluş savaşı/savaşları deyimi, âşikâr ki bir olumlamaydı, sempati ifadesiydi; sağın (Batı sağının) değil solun, sol düşünce, konum ve tutumların bir ürünü ve yansımasıydı. Dekolonizasyonu 1945 sonrasının tek büyük cereyanı sanmayalım; Soğuk Savaş ile çok büyük ölçüde içiçeydi. ABD’nin başını çektiği “Hürriyet İmparatorluğu” (Empire of Liberty) ile SSCB’nin başını çektiği “Adalet İmparatorluğu” (Empire of Justice), Avrupa’yı paylaşmanın ötesinde, yeni yeni şekillenen Üçüncü Dünya üzerinde de nüfuz kurmaya çalışıyordu.[4] İkisi de (sürecin hangi aşamada olduğuna göre) kâh milliyetçi-bağımsızlıkçı örgütleri, kâh yeni bağımsız devletleri kendi yanlarına çekmek, olamıyorsa (darbeler, suikastler, doğrudan müdahaleler ya da iç savaşlarla) devirmek ve yoketmek peşindeydi.
Ancak bu benzerliğin ötesinde, aynı zamanda asimetrik bir ilişki söz konusuydu. Amerika (ve Batı) statükocu, Sovyetler ise anti-statükocu konumdaydı (ahlâkî değer ve tercihlerden değil, reel durumdansöz ediyoruz). Tarihsel olarak modern emperyalizm, Batı’yla ve Batı kapitalizmiyle özdeşleşmişti. İnişteki bütün büyük sömürge imparatorlukları, köhnemiş de olsa Batılı devletlere aitti. ABD ise hepsinin koruyucusu gibiydi. Bekçiliğini yaptığı Hür Dünya bloku, bütün bağımsızlık hareketlerine ve hele silâhlı mücadelelere sıcak bakmaktan çok uzaktı. Tersine; Kenya ve Cezayir örneklerinde isyancıların adı terörist olabiliyor; Vietnam örneğinde komünist dünya devrimi (McCarthy dönemindeki adıyla Kızıl Tehlike) umacısına başvurulabiliyordu.
Buna karşılık Marksizm (veya Marksizm-Leninizm), komple bir emperyalizm ve anti-emperyalizm teorisinin taşıyıcısıydı. Devrimin ve sosyalizmin önündeki baş engel, “emperyalizm zinciri”ydi. Dolayısıyla emperyalizmi güçlendiren her şey kötü ve gerici, emperyalizmi zayıflatan her şey iyi ve ilerici sayılmalıydı. SSCB Batı-karşıtı bütün milliyetçilikleri bu gerekçeyle destekliyor; ABD Brezilya’da, Şili’de, Arjantin’de anti-komünist askerî darbe ve rejimlere toz kondurmazken, karşılığında Sovyetler kâh Nâsırcı, kâh Baasçı “Arap sosyalizmi” diktatörlüklerini koruyor, besliyor, ayakta tutuyordu. Görünüşe bakılırsa, Üçüncü Dünya’nın tek gerçek dostu “sosyalist blok,” emperyalizmin biricik alternatifi o zamanki moda deyimiyle “kapitalist olmayan kalkınma yolu”ydu (KOKY). Azgelişmiş ülkeler (tabii Sovyet himayesi ve desteğini varsayan KOKY sayesinde) siyasî bağımsızlıklarından sonra iktisadî bağımsızlıklarına da kavuşabilir ve devrimci dönüşümlerini sosyalizmle taçlandırabilirlerdi.
Aslında gündelik hayatın ve ideolojik söylemlerin ardında pek görünmeyen bir gerçek vardı: sosyo-ekonomik ve siyasî bir sistem olarak Sovyetler Birliği tel tel dökülüyor; henüz tam inişte değilse bile uzun Brejnev yıllarında (1964-1982) gri ve cansız bir duraganlık yaşıyor; Stalin döneminden başlayarak diktatörlüğün karanlık sayfaları peşpeşe açığa çıkıyor; normal, olağan, sıradan demokrasi karşısında “proletarya diktatörlüğü”nün, piyasa karşısında emir-kumanda ekonomisinin uzun vâdeli çözümler olamayacağı gözler önüne seriliyordu. Ne ki, sosyalizmin itibarsızlaşmasını 1960’larda yükselen, 70’lerde ivmesini henüz koruyan anti-emperyalizm telâfi ediyor; Batı toplumları için sosyalizm cazibesini yitirirken, Batı-dışı toplumlarda 20. yüzyıl Marksizmi kendini belki her zamankinden fazla dinletebiliyordu.
Marksizmin Avrupa’dan Batı dışına deplase olması açısından, Frantz Fanon çok çarpıcı bir örnektir. Aslen Martinikli, sonra Cezayirli Fanon, Marksist-Leninist diye tarif edilebilecek teorik formasyonunu, büyük ölçüde Fransız Komünist Partisi’nin entellektüel çeperinde edindi. Son kitabı Dünyanın Lânetlileri başlığıyla yayınlandı (Fransızca orijinali Les damnés de la terre, İngilizce çevirisi The Wretched of the Earth). Bu, Enternasyonal marşının (sözleri Eugene Pottier 1871, bestesi Pierre De Geyter 1888) ilk dizesine atıftı: “Kalkın, ey dünyanın lânetlileri” (Debout les damnés de la terre). 19. yüzyıl sol düşüncesinde, dünyanın kalkışmaya çağrılan lânetlileri (yoksulları, sömürülenleri, açlığa mahkûm edilmişleri) gelişmiş kapitalist ülkelerin sanayi işçileri ve diğer emekçilerdi.
Fanon ise kendi çağında (1950’ler ve 60’larda) dünyanın asıl lânetlileri sömürge ülkelerin ezilen halklarıdır demeye getirdi. Bu, makro planda Leninizmden türeyen (ama Leninizm sınırları içinde dahi duramayıp çok daha ötesine, sınırsız bir şiddet fetişizmine açılan) bir mevzilenme demekti.
*Kaynak: Yazı İbn Haldun Üniversitesi portalından alınmıştır.
[1] Buhar ve çelik, ağır zırhlı savaş gemileri, uzun menzilli toplar, patlayıcı konik mermiler, seri ateşli piyade silâhları, makinalı tüfek, demiryolları, telgraf ve telsiz telgraf, tıpta “mikrop teorisi,” kimya ve ecza sanayilerindeki paralel gelişmeler, tropikal hastalıklardan koruyucu yeni ilâçlar. Kavram için bkz Daniel Headrick, The Tools of Empire: technology and European imperialism in the nineteenth century (Oxford University Press, 1981).
[2] İstisnalar oldu kuşkusuz. (i) Büyük Britanya İmparatorluğu’nun, beyaz yerleşimcilerin çok yoğun, yerli halkın ise salt sayısal açıdan dahi marjinalliğe indirgeniş olduğu bazı sömürgelerinde, iktidarın (yerli halkla değil) bu yerleşimci hükümetleriyle paylaşılması, daha 19. yüzyılın ikinci yarısında başlamıştı. Bu çerçevede, örneğin Avustralya ve Kanada, daha 20. yüzyılın ilk yarısında “dominyon” statüsüne erişti ve uzantısında bağımsız birer devlet olarak Britanya Milletler Camiası’nda (the British Commonwealth) yer aldı. İlginçtir; 19. yüzyıl başlarında Latin Amerika’da cereyan eden bağımsızlık mücadeleleri gibi bu tür geçişler de genellikle dekolonizasyon ve ulusal kurtuluş bağlamında değerlendirilmiyor. (ii) Güney Afrika ve Zimbabwe’de (o zamanki adıyla Rodezya’da) beyaz yerleşimciler yerli (siyah) halk karşısında birer azınlık konumundaydı. Üstelik Güney Afrika’da “Afrikaner” diye bilinen Hollanda kökenli beyaz milliyetçiler, daha 1948’den itibaren ırkçı apartheid rejimini yürürlüğe koymaktaydı. Gene de İngiltere, Güney Afrika’da bağımsızlığı 1961’de bu rejime; Rodezya/Zimbabwe’de de bağımsızlığı 1965’te keza beyaz üstünlükçüsü Ian Smith rejimine devretti. Her iki devir, o dönemde aslında dekolonizasyonun gerçekleşmediği, kolonyalizmin bu beyaz azınlık rejimleriyle sürdürüldüğü şeklinde yorumlandı. 1960’lardan itibaren otuz yıl boyunca dünya ve Batı kamuoyu adım adım değişti ve bu siyasî-vicdanî hüküm ağırlık kazandı. Rodezya’daki rejim 1979’da çöktü. Güney Afrika’da, F. De Klerk ile Nelson Mandela’nın tarihî anlaşması, 1994’te apartheid’ın da sonunu getirdi.
[3] Tam başlığıyla: The Rise of The West: A History of the Human Community (Batının Yükselişi: Bir İnsanlık Camiası Tarihi). Bu ibarenin sadece ilk kısmına takılmayalım; ikinci bölümü de anlamlı ve önemliydi, zamanına göre eserin ileri, olumlu yönünü meydana getiriyordu. O sırada egemen anlayış, dünya tarihine birbirinden az çok bağımsız geliştiği düşünülen (sanılan) ayrı ve farklı medeniyetler (Batı, Çin, Hint, İslâm vb medeniyetleri) üzerinden bakmak yönündeydi. Günümüzde çok eskimiş sayılan bu özcü ayırma-ve-kompartmanlaştırma yaklaşımının kısa bir eleştirisi, Clive Ponting’in World History: A New Perspective’inin (2000) girişinde bulunabilir. Ponting’den neredeyse kırk yıl önce McNeill, hemen bütün insanlık tarihinin her aşamada kültürler-arası etkileşimleri içerdiğini, “dış etki”lerin sonu olmadığını kapsamlı bir şekilde ortaya koydu. Öte yandan, bu karşılıklı etkileşimler karmaşası içinde Batı’nın rolü ve konumunu ayrıcalıklı kılmaktan kendini kurtaramadı. McNeill’den sonraki tarihyazıcılığı gelişmelerinde, “Batı mucizesi” yaklaşımının eleştirisi giderek derinleşti. McNeill’in kendisi, 1980’lerin sonlarına doğru yayınlanan “The Rise of the West after Twenty-five years” retrospektifinde bu historiyografik değişimleri kabul etti; yeniden yazsa farklı yazacağını savundu.
[4] Çok anlamlı ve yararlı bulduğum bu terimler için, bkz Odd Arne Westad, The Global Cold War: Third World Interventions and the Making of Our Times (Cambridge University Press, 2005).
Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?
Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.
Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.

