SerbestiyetSerbestiyet
Anasayfa / GÜNÜN YAZILARI / Türkiye’nin Kürt Korkusu: Ya Hasta Masada Kalırsa?

Türkiye’nin Kürt Korkusu: Ya Hasta Masada Kalırsa?

Türkiye Cumhuriyeti ilk yüzyılı boyunca küçülmemek için Kürtlükten korktu.Şimdi galiba büyüyebilmek için Kürtlükle barışması gerektiğini keşfediyor.

Yakın zamanlara kadar Türkiye’nin karşı karşıya olduğu tehditlerin devlet dilindeki en güçlü karşılığı “bölücü terör”dü. PKK onbinlerce insanın hayatını kaybettiği ağır bir çatışmanın silahlı tarafıydı; fakat “bölücülük” kavramının kapsama alanı çoğu zaman PKK’nın çok ötesine geçti. Kürt kimliğinin siyasî görünürlüğünden Kürtçenin kamusal kullanımına, Irak’ın kuzeyindeki Kürt yapılanmasından Suriye’de ortaya çıkabilecek herhangi bir Kürt siyasî alanına kadar geniş bir saha aynı güvenlik merceğinden okundu. Devletin zihnindeki tehdit haritasında Kürtlük ile bölücülük arasındaki mesafe epey kısaydı.

Bu yüzden Türkiye’nin güneydoğusu yalnızca ülkenin bir bölgesi değil, aynı zamanda korunması gereken hassas bir güvenlik kuşağıydı. Sınırın bu tarafında milyonlarca Kürt, öbür tarafında Irak ve Suriye Kürtleri yaşıyordu. Aynı dilin, akrabalıkların ve tarihî bağların sınırın iki tarafında devam etmesi, başka şartlarda bir ülkenin yumuşak güç kaynağı sayılabilecekken Türkiye açısından risk olarak görüldü. Kürtlerin ülke sınırları dışına uzanan bağları Türkiye’nin çevresine açılan kanallar değil, dışarıdan içeriye uzanan çatlaklar olarak algılandı.

Bugün bu zihnî harita gözümüzün önünde epey de hızlı şekilde değişiyor. Değişimin en şaşırtıcı tarafı, kapıyı Devlet Bahçeli’nin açmış olmasıydı. Bahçeli’nin 22 Ekim 2024’te Abdullah Öcalan’a TBMM’de konuşma daveti yapması yalnız Türkiye siyasetini şaşırtmadı; onlarca yıldır Türk milliyetçiliğinin merkezinde duran bir güvenlik anlayışının sınırlarını da tartışmaya açtı. Ardından başlayan “Terörsüz Türkiye” süreci PKK’nın silahlı varlığının sona ermesi yönünde ilerlerken Türkiye sınırlarında da kalmadı. Suriye Demokratik Güçleri’nin (SDG) kendisini feshetmesi ve mensuplarının Suriye devletinin askerî ve sivil kurumlarına entegrasyonu, Türkiye’de başlayan sürecin kısmen bir parçası ve bölgesel uzantısı haline geldi.

Bu gelişmeleri yalnız silahlı örgütlerin tasfiyesi olarak okursak daha büyük değişimi gözden kaçırabiliriz. Çünkü tasfiye edilen Kürt siyasî ve toplumsal varlığı değil, bunun alternatif silahlı egemenlik alanları olarak örgütlenmesi. SDG ortadan kalkarken Suriye Kürtleri ortadan kalkmadı; Bahçeli de Suriye Kürtlerinin temel hak ve özgürlüklerinin korunmasını, demokratik temsilinin sağlanmasını ve yeni Suriye’nin eşit vatandaşlık temelinde kurulmasını açıkça savundu. Eski paradigmanın sorusu kabaca “Kürtler güçlenirse Türkiye’ye ne olur?” iken yeni paradigmanın sorusu “Kürtler kiminle birlikte hareket edecek?” olarak belirdi.

Bu fark önemli. Yeni paradigma Kürt varlığını Ortadoğu’nun kalıcı bir gerçeği olarak kabul ediyor ve onun jeopolitik yönelimini önemsiyor. Buradan bakıldığında Türkiye açısından asıl tehlike Kürtlerin varlığı veya güçlenmesi değil; Türkiye’de, Irak’ta ve Suriye’de yaşayan Kürtlerin Türkiye’ye yabancılaşması ve Türkiye ile rekabet halindeki bölgesel veya küresel güçlerin nüfuz alanına girmesi. Fakat bu bizi daha temel bir soruya götürüyor: Türkiye Kürtlüğü neden bu kadar uzun süre bir güvenlik meselesi olarak gördü?

Cumhuriyet’in ilk “biz”i

Millî Mücadele’yi yürüten Birinci Meclis, Türkiye’nin son yüz yıllık tarihinin belki de en çoğulcu parlamentosuydu. Meclisin daha yeni açıldığı  günlerde, 1 Mayıs 1920’de bazı milletvekillerinin Türklüğü fazla vurgulamasına Çerkes asıllı Sivas milletvekili Emir Paşa itiraz etmiş; bu vatanda Çerkeslerin, Çeçenlerin, Kürtlerin, Lazların ve başka Müslüman unsurların bulunduğunu, ayrışmaya yol açabilecek bir dil kullanılmaması gerektiğini söylemişti. Tartışmayı kapatmak üzere kürsüye gelen Meclis Başkanı Mustafa Kemal Paşa’nın cevabı şaşılacak düzeyde çoğulcu bir siyasî aidiyet tarif ediyordu: “Burada maksûd olan ve Meclis-i Âlinizi teşkil eden zevât yalnız Türk değildir, yalnız Çerkes değildir, yalnız Kürd değildir, yalnız Lâz değildir.” Paşa bununla da kalmıyor, bu farklı unsurların birbirlerinin “ırkî, içtimaî, coğrafî hukukuna” riayet etmeleri gerektiğini söylüyordu. Ardından millî sınırı İskenderun’un güneyinden başlayıp Musul, Süleymaniye ve Kerkük’ü içine alan bir coğrafya olarak tarif ediyor, Kerkük’ün kuzeyinde Türklerin yanında Kürtlerin de yaşadığını hatırlatarak “Biz onları tefrik etmedik” diyordu. Lozan’da İsmet Paşa’nın kullandığı dil de aynı kuruluş mantığının devamıydı. 23 Ocak 1923’te Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti’nin “Türklerin olduğu kadar Kürtlerin de hükümeti” olduğunu söylüyor; Kürtlerin gerçek ve meşru temsilcilerinin Meclis’te bulunduğunu ve ülkenin yönetimine Türk temsilcilerle birlikte katıldığını vurguluyordu.

Bunları bugünkü liberal demokrasinin bütün ilkelerinin 1920’de benimsenmiş olduğu şeklinde okumak elbette anakronizm olur. Fakat başka bir gerçeği de görmezden gelemeyiz: Millî Mücadele’nin ve yeni devletin kuruluş meşruiyeti Kürtleri dışarıda bırakmıyor, onları kurulmakta olan siyasî bütünün meşru ve kurucu unsurlarından biri olarak açıkça kabul ediyordu. Türkiye, Kürtlerin bulunmadığı bir ülke tahayyülü üzerine kurulmadı; kuruluş döneminin “biz”i Türkleri ve Kürtleri aynı siyasî topluluğun içinde düşünüyor, bu ortaklığı etnik aynılık üzerinden tarif etmiyordu.

Sonra, 1920’lerin ortalarında bir şeyler değişti.

Siyasî ihtilaf nasıl kimlik çatışmasına dönüştü?

Yeni rejim kendisini konsolide etmeye çalışıyor, Şeyh Said İsyanı yaşanıyor, Musul meselesi İngiltere ile Türkiye arasında ağır bir güvenlik problemine dönüşüyordu. Özellikle Musul’un Türkiye dışında kalması yeni bir jeopolitik gerçeklik yarattı. Osmanlı Kürt coğrafyasının önemli bir bölümü artık yeni devletin sınırlarının dışında kalmıştı; Türkiye’nin içinde büyük bir Kürt nüfusu bulunurken bu nüfusun coğrafî devamı hemen sınırın ötesinde ve dönemin en güçlü emperyal aktörü İngiltere’nin hâkimiyet alanındaydı. Yeni Cumhuriyet’in yöneticileri bu durumu giderek bir güvenlik problemi olarak okudular. Türkiye dışında oluşabilecek bir Kürt siyasî merkezinin içerideki Kürtler üzerinde çekim yaratabileceğinden, Kürt milliyetçiliğinin büyük güçler tarafından Türkiye’ye karşı kullanılabileceğinden ve bunun yeni toprak kayıplarına yol açabileceğinden korktular. Sevr travması dipdiri iken böyle düşündüler ve bundan endişe duydular.

Bunu söylemek, sonrasında yapılanları meşrulaştırmak anlamına gelmez. Şeyh Said İsyanı’nın niteliğini yalnız “ihanet”, “irtica” veya “ayrılıkçılık” gibi tek kelimelerle açıklamak da bizi fazla ileri götürmez. Asıl üzerinde durulması gereken soru şudur: 1920’de Türklerle Kürtler birlikte Millî Mücadele yürütmüş, aynı Meclis’te ortak bir siyasî “biz”in parçaları olarak kabul edilmişlerse, 1925’te ortaya çıkan çatışmayı yalnız “ihanet” diye açıklamak yerine siyasî ihtilafın nasıl olup da bu kadar kısa sürede kimlik çatışmasına dönüştüğünü düşünmemiz gerekmez mi? Çünkü birkaç yıl içinde değişen yalnız Kürt siyasetinin veya yeni rejimin talepleri değil, tarafların birbirlerini algılama biçimiydi.

Başlangıçta belirli güvenlik kaygılarıyla geliştirilen politikalar zaman içinde çok daha ileri gitti. Devletin tepesinde “Kürt ayrılıkçılığı Türkiye’nin bütünlüğünü tehdit edebilir” şeklinde başlayan endişe, devlet katmanlarında aşağıya indikçe kabalaştı; Kürt kimliğinin inkârına, Kürtçenin aşağılanmasına ve yasaklanmasına, yer adlarının değiştirilmesine, insanların etnik kimliklerinin şüphe sebebi sayılmasına, Kürtlüğün geri veya medenileştirilmesi gereken bir toplumsal kategori gibi görülmesine kadar uzandı. Bazı dönemlerde bu dil yalnız ayrımcı değil, açıkça ırkçı bir mahiyet de kazandı. Böylece 1920’de Türkiye’nin kuruluş koalisyonunda ana unsur olarak açıkça yer alan Kürtlük zamanla bir güvenlik sorunu olarak algılanır hale geldi. Bu süreçte en büyük bedeli Kürtler ödedi; Türkiye de bu korku sebebiyle enerjisinin büyük bölümünü kendi vatandaşlarına karşı harcadı, potansiyel ve imkânlarını gereksiz patinajlarla hebâ etti, başlangıçtaki “biz”i daraltarak kendini de küçülttü.

Değişmenin korkusu

Yıllar önce Aydın Menderes’ten dinlediğim bir hikâyeyi hiç unutmadım. Türkiye’nin temel politikalarının nasıl değiştirilebileceğinin tartışıldığı bir ortamda, gerçek bir olay olduğunu söyleyerek Uludağ’da ava çıkan bir grubun başından geçenleri anlatmıştı. Avcılardan biri kayalıklardan düşmüş, keskin bir kaya uyluğundaki ana damarı kesmiş; arkadaşları yarayı ellerindeki bezlerle sıkıca sararak kanamayı durdurmuş, tahtadan yaptıkları bir sedyeyle onu hastaneye yetiştirmişlerdi. Yaralı hastaneye vardığında bilinci açık ve konuşabilir durumdaymış. Fakat ameliyatta kesilen damar bir türlü onarılamamış ve adam ameliyat masasında hayatını kaybetmiş.

Menderes’e göre Cumhuriyet’in bazı temel politikalarının nasıl oluştuğunu bu hikâye üzerinden anlamak mümkündü. Bunlar sakin zamanlarda uzun uzun düşünülerek geliştirilmiş ideal çözümler değil, ölüm-kalım şartlarında kanamayı durdurmak için alınmış acil tedbirlerdi —aynı bacağı apar-topar sarılan avcı gibi. Devlet içinde pek çok insan bazı şeylerin değişmesi gerektiğini görüyordu; fakat yarayı alelacele saran bezlerle uzun süre yaşanamayacağını bilmek başka, o bezleri çıkarabilmek başkaydı. Ya geçici tedbiri kaldırıp gerçek tedaviye girişirken hasta ölürse, ya mevcut politikanın doğurduğu sorunları çözmeye çalışırken memleket ameliyat masasında kalırsa?

Türkiye’nin Kürt meselesindeki reform denemelerini yarıda bıraktıran korkunun önemli bir bölümü belki de buydu: Kimliği normalleştirirsek Kürt milliyetçiliği güçlenir mi, siyasî alanı genişletirsek ayrılıkçılık büyür mü, merkezî kontrolü gevşetirsek Türkiye çözülür mü? Kısacası: ya memleket ameliyat masasında kalırsa?

Korkunun coğrafyası

Fakat Türkiye artık 1920’lerin zayıf ve kırılgan devleti değil; o yılların korkuları da Türkiye’nin bugünkü ölçeğine dar geliyor. Irak Kürdistanı otuz yılı aşkın süredir var ve Türkiye bölünmedi; Erbil’de kurumsallaşmış güçlü bir Kürt siyasî yapısının bulunması Diyarbakır’ı Türkiye’den koparmadı, tersine Erbil zamanla Ankara’nın önemli ekonomik ve siyasî ortaklarından birine dönüştü. PKK kırk yılı aşkın silahlı mücadele sonunda Türkiye’den toprak koparamadı ve bugün silahlı varlığının sona erdiği bir sürecin içindeyiz. Suriye’de Türkiye’nin en büyük güvenlik kaygılarından biri olan SDG de bağımsız askerî-siyasî yapı olarak feshedilip Suriye devletine entegre oldu.

Bu tecrübelerin yanında Ankara açısından yeni risk, Kürt siyasî varlığının kendisinden çok Türkiye’den kopuk Kürt alanlarının rakip güçlerin nüfuz sahasına dönüşmesi olabilir. İsrail’in bölgedeki bazı etnik ve mezhebî gruplarla geliştirdiği ilişkiler de böyle bir ihtimali Ankara açısından daha önemli hale getirmiş görünüyor. Erdoğan’ın aynı dönemde “iç cepheyi tahkim etme” çağrısı yapması ve Bahçeli’nin bölgedeki savaşları ve Türkiye’nin içeriden zayıflatılması ihtimalini anlattıktan sonra DEM Parti’ye el uzatarak “Türkiye’nin sorunu Kürtler değil terördür” ayrımını yapması bu açıdan anlamlı. Belki yeni güvenlik anlayışının özü de burada: Kürtleri tehdit denkleminden çıkarıp Türkiye’nin güç denklemine dahil etmek.

Bu açıdan PKK’nın silahlı varlığının sona ermesi, SDG’nin Şam’a entegrasyonu ve Irak’taki PKK alanlarının ortadan kaldırılması birbirinden bağımsız dosyalar değil, aynı bölgesel dönüşümün parçaları olarak okunabilir.

Yüz yıllık denklemin tersine çevrilmesi

Bu asırlık denklem bugün galiba tersine çevriliyor. Türkiye artık kendi Kürtlerinin dış çekim alanlarının etkisine girmesini engellemeye çalışmıyor; tam tersine, kendi Kürtleriyle kurduğu ilişki üzerinden çevresindeki Kürt coğrafyasını kendisine nasıl yaklaştırabileceğine kafa yoruyor. Bunun da epey sağlam bir temeli var: En büyük Kürt nüfusu Türkiye’de yaşıyor ve bu nüfus yalnız güneydoğuda değil, İstanbul’dan İzmir’e, Mersin’den Ankara’ya ülkenin ekonomik, toplumsal ve siyasî hayatına yayılmış durumda. Türkiye’nin bu nüfusu bir “tehdit” olarak görmesi sınırın ötesindeki Kürtleri de tehdide çeviriyordu; Türkiye Kürtlüğü kendisinin doğal bir parçası kabul ettiği anda bu ilişki de terse dönebilir.

Türkiye’nin Kürt jeopolitiğindeki en büyük gücü bu açıdan ordusu değil, kendi vatandaşlarının Türkiye’ye aidiyetinin kuvvetidir. ABD Kürt aktörlerle ittifak kurabilir, İsrail ilişki geliştirebilir, İran Kürt siyasetine müdahil olabilir; fakat bunların hiçbiri milyonlarca Kürdün vatandaş olarak yaşadığı Türkiye’nin sahip olduğu toplumsal derinliğe sahip değil. Türkiye nüfusu, ekonomisi ve coğrafî konumuyla Kürt coğrafyasının en büyük ağırlık merkezi. Ancak demografi kendi başına nüfuz üretmez; bu potansiyeli jeopolitik avantaja dönüştüren şey vatandaşlık ilişkisinin kalitesidir.

Türkiye’nin “biz olma kabiliyeti”

Tam burada mesele Kürt politikasının ötesine geçiyor ve Türkiye’nin ikinci yüzyılında nasıl bir ülke olacağı sorusuna dönüşüyor. Birinci Meclis’in bize bıraktığı asıl miras belki belirli bir anayasal formül değil, daha temel bir “biz olma kabiliyeti” idi. Etnik homojenlik üzerine kurulan bir “biz” farklılık arttıkça daralmak zorundadır; ortak siyasî aidiyet üzerine kurulan bir “biz” ise farklılıkları taşıyabildiği ölçüde genişler. İnsanların aynı kökenden gelmeleri, aynı dili konuşmaları veya aynı tarih anlatısına bütünüyle inanmaları gerekmez; gerekli olan aynı siyasî topluluğun eşit sahipleri olduklarına inanabilmeleridir. Kürtlerin Türkiye’ye aidiyetinin şartı Kürtlüklerinden uzaklaşmaları olmamalı; çünkü Türkiye Kürtleri ülkenin Türkler kadar sahibidir.

Böyle bir Türkiye’nin, sınırları dışındaki Kürt bağlarından korkması için de daha az sebep kalır. Bir Türkiye Kürdünün Erbil’deki veya Suriye’deki bir Kürtle kültürel yakınlığı Türkiye’ye aidiyetinin alternatifi değil, Türkiye’yi o coğrafyaya bağlayan toplumsal sermaye olabilir. Ankara kendi Kürt vatandaşlarının kimliğine hâlâ şüphe duyarken dışarıdaki Kürtlere doğal ortakları olduğunu anlatamaz. Bu nedenle Kürt meselesindeki demokratik reformlar yalnız insan hakları veya iç barış meselesi değil, Türkiye’nin bölgesel güç kapasitesinin de parçasıdır. 1920’de Mustafa Kemal Paşa’nın Musul, Süleymaniye ve Kerkük’ü içine alan geniş bir coğrafyayı savunurken kullandığı “biz” tanımının da geniş olması belki tesadüf değildi: Geniş bir coğrafyada yaşayabilmek için geniş bir siyasî aidiyet gerekiyordu. Bugün de çevresine açılmak isteyen Türkiye, içerideki “biz”ini genişletmek zorunda.

Türkiye Cumhuriyeti ilk yüzyılı boyunca küçülmemek için Kürtlükten korktu. Şimdi galiba büyüyebilmek için Kürtlükle barışması gerektiğini keşfediyor. Ve bütün bunlar bana yıllar önce Aydın Menderes’ten dinlediğim hikâyeyi hatırlatıyor. Türkiye zaman zaman bu ameliyata girişmeyi düşündü, hatta bazı dönemlerde ilk adımlarını da attı, ama gerisini getiremedi.

Şimdi yeniden deniyor ve yüzyıldır kafalarda dönüp duran soru aynı: Hasta masada kalır mı?

 Yüz yıl sonra Ankara’nın cevabı galiba değişti:

Artık kalmaz.

Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?

Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.

Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.

Bu Sayfayı Paylaşın