Aslında bu sistemde kimse bütünüyle kandırılmış da değil. Yapı denetim kuruluşu müteahhidin kendisinden gerçek bir denetim istemediğini biliyor. Müteahhit, denetim kuruluşunun hangi ekonomik ve idari baskılar altında çalıştığını biliyor. Şantiye şefi ile ustalar denetçinin her imalatı görmesinin fiilen mümkün olmadığını biliyor. İlgili idare, dosyadaki imzaların her zaman sahadaki denetimi göstermediğini biliyor. Bakanlık, sistemdeki ücret, personel, yetkinlik ve veri sorunlarını biliyor. Yurttaş ise ruhsat ve iskânı görünce yapının kamu otoritesinin güvencesinden geçtiğini sanıyor.
Herkes, diğerinin neyi yaptığını ve neyi yapmadığını biliyor; fakat evraklar tamamlandığında yapı denetlenmiş kabul ediliyor.
Bu nedenle yapı denetim sistemimiz yalnızca bir “denetimsizlik” sistemi değildir. Aynı zamanda kusur ortaya çıktığında sorumluluğun üzerine bırakılabileceği imzalı insanlar üreten bir sistemdir.
17 Ağustos’tan sonra nasıl başladık?
17 Ağustos ve 12 Kasım 1999 depremleri, fennî mesullük adı verilen eski düzenin işlemediğini bütün ağırlığıyla göstermişti. Bunun üzerine 10 Nisan 2000’de 595 sayılı Yapı Denetimi Hakkında Kanun Hükmünde Kararname çıkarıldı. Yirmi yedi pilot il için tasarlanan bu model; yapı denetim kuruluşlarının kapasitelerine göre sınıflandırılmasını, mali sorumluluk sigortasını ve meslek odalarının vereceği uzmanlık belgesini öngörüyordu.
Kararname Anayasa Mahkemesince iptal edilince 13 Temmuz 2001’de 4708 sayılı Yapı Denetimi Hakkında Kanun yürürlüğe girdi. Ancak yeni kanunda mesleki sorumluluk sigortası ve meslek odasının yetkinlik değerlendirmesi korunmadı; denetim hizmet bedeli de düşürüldü. Sistem önce 19 pilot ilde uygulandı, 13 Temmuz 2010 tarihli kararla 1 Ocak 2011’den itibaren bütün ülkeye yayıldı (TMMOB Yapı Denetim Raporu; Bakanlığın ülke geneline geçiş duyurusu).
2011 yılında ise Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın yapı denetim sistemiyle ilgili teftiş raporu var. Tarih sıralamasını doğru kurmak gerekiyor: Ülke geneline geçiş kararı 2010’da alınmış, uygulama 1 Ocak 2011’de başlamıştı. Bakanlık müfettişlerinin sistemdeki vahim kusurları ortaya koyan raporu ise 2011’de düzenlendi. Dolayısıyla rapor yaygınlaştırma kararından önce değil; sistemin bütün ülkede işletilmeye başlandığı yıl tamamlandı.
Fakat bu ayrıntı idarenin sorumluluğunu azaltmıyor. Tam tersine, ülke çapındaki uygulamanın daha ilk yılında sorunlar resmî olarak görülmüş olmasına rağmen sistem durdurulup düzeltilmedi. Raporun dört yıl bekletildiği, 2015’te “eksikleri tamamlansın” diye müfettişlere geri gönderildiği, müfettişlerin ise raporun eksiksiz olduğunu belirterek aynı şekilde yeniden sunduğu anlaşılıyor.
Üstelik tespitler tali eksiklikler değildi. Sistemde denetim sorumlusu görünen kişilerin yaklaşık yarısının kimlik bilgilerinin yanlış, sahte veya mükerrer olduğu; denetçilerin çoğunluğunun emekli (yaşlı) olduğu; veri güvenliğinin bulunmadığı; laboratuvar sonuçları olmadan işlem yapılabildiği; ölmüş mühendislerin dahi kâğıt üzerinde denetçi gösterilebildiği belirlenmişti. Müfettişler sahadaki uygulamaların kontrol dışı kaldığını ve mühendislik bakımından etkili bir kontrol bulunmadığını söylüyordu (BBC Türkçe’nin ulaştığı rapora dayanan haber).
Demek ki sorun bilinmiyordu diyemeyiz. Sorun kayda geçirilmiş, sonra kaydın üzeri örtülmüştü.
Bir binayı denetlemek neden bir daireyi satmaktan daha değersiz?
İnşaat Mühendisleri Odasının yıllardır yaptığı bir kıyaslama, sisteme verilen değeri bütün açıklığıyla gösteriyor.
595 sayılı düzenlemede yapı denetim hizmet bedeli, yapı yaklaşık maliyetinin yüzde 4’ü ile yüzde 8’i arasındaydı. Bu oran 4708 sayılı Kanun döneminde önce yüzde 3’e, daha sonra yüzde 1,5’e kadar indirildi. İMO, yapının projelerini, zeminini, taşıyıcı sistemini, malzemesini, betonunu, elektrik ve mekanik tesisatını yapım boyunca denetlemesi beklenen kuruluşun aldığı bedelin bir emlak komisyonundan bile aşağıya çekildiğine dikkat çekti (İMO 3. Yapı Denetimi Sempozyumu Sonuç Bildirgesi).
Elbette iki ücretin hesaplandığı matrah aynı değildir: Emlak komisyonu satış bedeli, yapı denetim ücreti ise Bakanlıkça belirlenen yaklaşık yapı maliyeti üzerinden hesaplanır. Fakat kıyaslamayı daha da çarpıcı yapan budur. Bir dairenin satışına aracılık eden kişi bir defalık işlem için satış değerinden pay alırken, binanın yıllara yayılan teknik denetimini üstlenen kuruluş çok daha düşük bir ücrete mahkûm edilmektedir.
2025’te hizmet bedelleri yapının büyüklüğü ve öngörülen süresine göre yeniden kademelendirilmiş olsa da bir yıl içinde bitirilecek yapılarda oranlar bugün de yapı büyüklüğüne göre yüzde 1,25 ile yüzde 1,75 arasındadır. Ayrıca 500 metrekareye kadar olan yapılarda yapı sahibinin denetim kuruluşunu seçebilmesine yeniden izin verilmiştir (güncel Yapı Denetimi Uygulama Yönetmeliği, md. 21 ve 26).
Düşük ücret; görevini ihmal eden kuruluş veya mühendise mazeret oluşturmaz. Fakat düşük bedelle gerçek denetim beklemek de kamu yönetimi değildir. Geliri sürekli azaltılan kuruluş personel sayısını asgariye indirir, mühendise düşük ücret verir, deneyimli çalışanı sahada tutamaz. Sonunda emekli mühendislerin diplomalarının kullanıldığı, genç mühendislerin yalnızca imzasına ihtiyaç duyulduğu, denetim ziyaretlerinin kâğıt üzerinde kaldığı bir piyasa oluşur.
Sektör derneklerinin açıklamaları, kuruluşların menfaatleri gözetilerek elbette eleştirel okunmalıdır. Bununla birlikte Yapı Denetim Kuruluşları Birliği Derneği ile Yapı Denetim ve Deprem Mühendisleri Derneğinin sahadan aktardığı düşük bedel, personel yetersizliği, ücret sorunları, ticari baskı ve orantısız yaptırım şikâyetlerinin; TMMOB’nin ve Bakanlık müfettişlerinin tespitleriyle kesişmesi görmezden gelinemez (TMMOB’nin 2018 raporu; Yapı Denetim Kuruluşları Birliği Derneğinin de yer aldığı TMMOB Sempozyumu; Yapı Denetim ve Deprem Mühendisleri Derneği açıklaması).
Kamu otoritesi gerçek denetimin gerektirdiği ekonomik zemini kurmak istemiyor, fakat denetimin eksiksiz yapılmış sayılmasını istiyor. “Herkesin herkesi kandırdığı sistem” tam da burada kuruluyor.
Elektronik dağıtım bağımsızlığı sağladı mı?
Uzun yıllar yapı denetim kuruluşunu fiilen müteahhit seçti; parasını da işlerin tamamına yakınında müteahhit ödedi. Parasını aldığı, sonraki işini beklediği ve iş programına bağlı kaldığı kişiyi denetlemesi istenen kuruluşun bağımsızlığından söz edilemezdi.
1 Ocak 2019’da elektronik dağıtım sistemine geçilmesi bu bakımdan doğru ve gecikmiş bir adımdı. Hangi kuruluşun hangi yapıyı denetleyeceğinin Bakanlık sistemi tarafından belirlenmesiyle müteahhit ile denetim kuruluşu arasındaki doğrudan iş seçme bağının kesilmesi amaçlandı (Bakanlığın elektronik dağıtım açıklaması).
Ne var ki bağımsızlık yalnızca kurayla sağlanmaz. Kuruluşun hakedişi yapımın ilerlemesine bağlıysa, yetersiz bir bedelle çalışıyorsa, denetim elemanı düşük ücret ve işsizlik tehdidi altındaysa, uygunsuzluğu bildirdiğinde ilgili idare inşaatı zamanında durdurmuyorsa ve sahadaki mühendisi baskı ile şiddete karşı korumuyorsa ekonomik bağımlılık başka kanallardan devam eder.
Elektronik dağıtım ilişkiyi zayıflatmıştır; fakat denetçiye gerçek mesleki bağımsızlık, yeterli kaynak ve etkili kamu güvencesi vermemiştir. Üstelik 2025’te 500 metrekareye kadar yapılarda yapı sahibine yeniden seçim hakkı tanınması, küçük ölçekli işlerde doğrudan ticari ilişkiyi geri getirme riski taşıyor.
Dijital kayıt, sahadaki gerçeğin yerine geçemez.
Elektronik sistemler, karekodlu beton numuneleri, konum ve zaman kayıtları, dijital tutanaklar kuşkusuz gereklidir. Değiştirilemeyen ve doğrulanabilir kayıt, hem önleyici denetim hem de sonradan yapılacak soruşturma için vazgeçilmezdir.
Fakat sistem yanlış kurgulanmışsa teknoloji yalnızca daha düzenli bir illüzyon üretir.
Ekranda beton döküm tutanağının bulunması, denetçinin gerçekten beton başında olduğunu; fotoğrafın yüklenmesi, bütün donatının projeye uygun bağlandığını; laboratuvar sonucunun sisteme girilmesi, numunenin doğru betondan ve doğru biçimde alındığını kendiliğinden kanıtlamaz. Dijital sistem fiziksel gerçeğin yerine değil, onu doğrulayacak bir araç olarak kullanılmalıdır.
Dosyası kusursuz, binası kusurlu bir denetim düzeni mümkündür. Bizim asıl tehlikemiz de budur: Belgenin varlığını denetimin varlığı sanmak.
6 Şubat’tan sonra neden hâlâ veri yok?
6 Şubat depremleri, yapı denetim sisteminin ülke çapında uygulanmaya başlamasından on iki yıl sonra meydana geldi. Böyle bir felaketten sonra cevaplanması gereken ilk sorulardan biri şuydu:
Yıkılan ve ağır hasar gören binaların kaçı 4708 sayılı Kanun kapsamında yapı denetim hizmeti almıştı?
Bu binaların yapım yılı, ruhsat ve iskân tarihi, yapı denetim kuruluşu, görevli denetçiler, şantiye şefi, beton ve laboratuvar kayıtları, belediye kontrolleri ve sonradan yapılan müdahaleler bina bazında eşleştirilmeliydi. Hangi denetim aşamasının işe yaradığı, hangisinin yalnızca evrak ürettiği görülmeliydi.
Fakat kamuoyuna açık, doğrulanabilir ve kapsamlı bir veri seti yayımlanmadı. Zaman zaman “yıkılan binaların yüzde 98’i yapı denetim hizmeti almamıştı” biçiminde açıklamalar yapıldı; ancak bu oranı bina listesi ve denetim kayıtları üzerinden sınayabileceğimiz bir veri tabanı paylaşılmadı. Yapının 1999’dan veya 2000’den sonra yapılmış olması da tek başına 4708 kapsamında gerçek bir denetim gördüğünü kanıtlamaz (BBC Türkçe/T24 araştırması; 6 Şubat sonrası yapı denetim sistemini değerlendiren akademik çalışma). Derneklerin açıkladığı verileri ise sahada bizzat doğrulayamadığımı ifade etmeliyim ve bu tartışmaya bilinçli olarak girmiyorum.
Veri yayımlanmadığında sistemin başarısı da başarısızlığı da bilimsel olarak ölçülemez. Ders çıkarılamaz, mevzuatın hangi halkasının koptuğu anlaşılamaz. Şeffaflığın yokluğu, yapı denetim sisteminin etrafındaki illüzyonu korur.
Belki de veri bu nedenle yoktur: Gerçeği öğrenmek, sistemi değiştirme sorumluluğu doğuracaktır.
Denetim kuruluşu mu, sorumluluk havuzu mu?
Yapı denetim kuruluşları ve bu kuruluşlarda çalışan mühendisler, görevlerini ihlal etmişlerse elbette sorumlu tutulmalıdır. Denetçinin görmesi gereken bir eksikliği görmemesi, görüp bildirmemesi veya sahaya gitmeden belge imzalaması kabul edilemez.
Fakat yapı denetim sistemi aynı zamanda bütün yapı üretim düzeninin en elverişli günah keçisidir. Gerçek bir denetim istenmiyor; depremden sonra üzerine sorumluluk bırakılabilecek bir kuruluş ve birkaç imza aranıyor. Sistem yapı denetimini güvenlik güvencesi olarak değil, âdeta bir sorumluluk sigortası olarak kullanıyor.
Bu iki tespit birbiriyle çelişmez: Yapı denetim kuruluşu hem denetimsizliğin bir parçası olabilir hem de kendisinden çok daha geniş bir sistemin kusurlarını örten günah keçisine dönüştürülebilir.
2019’daki TMMOB Yapı Denetimi Sempozyumu’nda sektör temsilcileri, uygulanan cezaların yüzde 90’dan fazlasının yapı denetim kuruluşlarına yöneldiğini; ilgili idareler ve yüklenicilerden kaynaklanan hata ve suçların ise görmezden gelindiği izlenimini dile getirmişti (TMMOB Yapı Denetimi Sempozyumu, s. 80). TMMOB de sistemin giderek denetim kuruluşları ile mühendis ve mimarları cezalandırmaya odaklandığını, bütün aktörlerin görev ve sorumluluklarının yeterince tanımlanmadığını yıllar önce raporladı (TMMOB Yapı Denetim Raporu).
Bir bina yıkıldığında yalnızca dosyadaki en görünür imzaya bakılamaz. İmar ve zemin kararları, proje müellifleri, müteahhit, şantiye şefi, ustalar, malzeme üreticileri ve laboratuvarlarla birlikte; ruhsatı veren, projeyi inceleyen, aykırılık hâlinde yapıyı durdurması gereken ilgili idare ile sistemi kuran ve denetleyen Bakanlığın eylem ve ihmalleri de araştırılmalıdır.
Adalet, sorumlu listesini mümkün olduğunca kısaltmak değildir. Her aktörün gerçek yetkisini, fiilî imkânını, ihlalini ve sonuçla nedensellik bağını ayrı ayrı belirlemektir. Günah keçisi bulmak cezalandırma ihtiyacını karşılayabilir; fakat bir sonraki depremde binayı ayakta tutmaz.
İdarenin sorumluluğu devredilemez.
4708 sayılı Kanun özel hukuk tüzel kişisi olan yapı denetim kuruluşlarına teknik denetim görevi verdi. Ancak kamu gücü kullanma yetkisi vermedi. Yapı denetim kuruluşu aykırılığı tespit eder ve bildirir; ruhsat vermek, inşaatı durdurmak, yaptırım uygulamak, yıkım kararı almak ve yapı kullanma izni düzenlemek ilgili idarenin yetkisindedir.
Anayasa Mahkemesi de yapı denetim kuruluşlarının yerel idarelerin yerine geçmediğini, onlara teknik destek sağladığını; İmar Kanunu’ndaki idari denetim yetkilerinin kaldırılmadığını açıkça belirtti (AYM, E. 2010/75, K. 2011/150). Güncel Yönetmelik de ilgili idarenin görevlerini tam ve zamanında yerine getirmek zorunda olduğunu, ruhsat ve yapı kullanma izni düzenleyen görevlilerin görevlerini gereği gibi yapmamalarından doğan yapı kusurları ve zararlardan sorumlu bulunduğunu söylüyor (Yapı Denetimi Uygulama Yönetmeliği, md. 4).
Daha da önemlisi Anayasa Mahkemesi 2024 yılında imar affına ilişkin kararında, yaşam hakkının korunmasından doğan denetim sorumluluğunun ve bununla bağlantılı mali sorumluluğun kanunla dahi ortadan kaldırılamayacağını vurguladı (AYM, E. 2023/74, K. 2024/141).
Öyleyse idare, “Denetimi özel şirkete verdim” diyerek kenara çekilemez. Hizmetin bir bölümünü gördürebilir; yaşam hakkını koruma ödevini, sistemi doğru kurma ve işletme sorumluluğunu, ruhsat ve iskân yetkisini, denetleyeni denetleme görevini devredemez.
Gerçek denetim için ne yapılmalı?
Öncelikle yapı denetimin (kağıt üstündeki değil ama gerçek) amacı değiştirilmelidir: Amaç depremden sonra sorumlu bulmak değil, kusurlu imalatı yapılırken durdurmak olmalıdır.
Bunun için;
- 6 Şubat’ta yıkılan ve ağır hasar gören yapılara ilişkin ruhsat, yapım yılı, yapı denetim statüsü, denetim kayıtları ve hasar nedenleri kişisel veriler korunarak bina bazında açıklanmalı;
- Elektronik görevlendirme bütün yapılarda korunmalı, yapı sahibi ve müteahhitle ekonomik bağı yeniden kuracak istisnalardan vazgeçilmeli;
- Hizmet bedeli gerçek personel, saha ziyareti, laboratuvar, kayıt ve sorumluluk maliyetine göre belirlenmeli; çalışan mühendislerin asgari ücretleri ve mesleki bağımsızlıkları güvence altına alınmalı;
- Yapı denetim kuruluşlarının ücretleri yapımın devam etmesine bağımlı olmamalı;
- Denetçi ve kontrol mühendisleri diploma ve meslek yılından ibaret ölçütlerle değil, uzmanlık, deneyim, eğitim ve sınavla yetkilendirilmeli; İMO’nun eğitim, belgelendirme ve sicil süreçlerinde etkin rol alması sağlanmalı;
- İdareler (genelde belediyeler) ve Bakanlık, risk esaslı ve habersiz “denetimin denetimi” kontrolleri yapmalı; sonuçlar kuruluş bazında değilse bile toplulaştırılmış ve karşılaştırılabilir biçimde yayımlanmalı;
- Beton numunesinden donatı ve kalıp kontrollerine kadar kritik aşamalar konum ve zaman doğrulamalı, değiştirilemez dijital kayıtlarla belgelenmeli; dijital kayıt mutlaka sahadaki fiziksel kontrolle doğrulanmalı;
- Aykırılığı bildiren mühendis korunmalı, bildirime rağmen inşaatı durdurmayan kamu görevlisi de etkili biçimde soruşturulmalı;
- Yaptırımlar yalnızca yapı denetim kuruluşlarına değil, kusuru bulunan müteahhit, şantiye şefi, proje müellifi, laboratuvar, yapı sahibi ve ilgili idare görevlilerine gerçek rolleri ve nedensellik bağları ölçüsünde uygulanmalı;
- Mali ve mesleki sorumluluk sigortası, güvenli yapı üretimini teşvik edecek ikinci bir risk denetimi olarak sisteme dâhil edilmelidir.
Denetim, dosyada imza bulundurma işi değildir. Denetim gerektiğinde beton dökümünü ertelemek, kalıbı açtırmak, donatıyı yeniden bağlatmak ve inşaatı durdurmaktır. Bunun ekonomik ve siyasi maliyetini göze almayan bir idare gerçek denetim istemiyor demektir.
Aylar süren incelemenin sonunda söylenen o cümleye dönelim: “Herkesin herkesi kandırdığı sistem.”
Bu bir kültür veya kader değildir; yanlış teşviklerle, düşük ücretle, yetkisiz sorumlulukla, denetimsiz idareyle ve kapalı verilerle kurulmuş bir düzendir. Değiştirilebilir.
Değiştirmediğimiz sürece ise yapı denetim kuruluşları denetim yapmış gibi, idare denetlemiş gibi, müteahhit kurallara uymuş gibi, evraklar da gerçeği göstermiş gibi olacak. Deprem geldiğinde illüzyon sona erecek; yine imzalar arasından birkaç günah keçisi seçeceğiz.
İnsanlar bir sonraki depremde de yalnızca binaların değil, gerçek denetim istemeyen bu sistemin altında kalacak.
Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?
Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.
Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.

