Avustralya’da Amerikan askeri varlığından söz edildiğinde uzun yıllar akla ilk gelen yer Pine Gap’ti. Ülkenin ortasında, Alice Springs yakınlarında bulunan ve faaliyetlerinin önemli bölümü kamuoyundan uzak yürütülen ortak istihbarat tesisi, Washington ile Canberra arasındaki güvenlik ilişkisinin en görünür ve aynı zamanda en tartışmalı sembollerinden biri olarak kabul edildi. Fakat Avustralya’da bu hafta yayımlanan kapsamlı bir araştırma, Pine Gap’in çok daha geniş bir askeri ve stratejik ağın yalnızca bir parçası olduğunu gösterdi.

Nautilus Institute tarafından hazırlanan ve Guardian Australia tarafından 7 Eylül’de yayımlanan veri tabanına göre ABD ordusu Avustralya ana karasındaki 17 savunma tesisini kontrol ediyor, Avustralya tarafından işletilen 75 tesise erişebiliyor. Ayrıca Amerikan savunma şirketlerinin erişimine açık 18 tesis daha bulunuyor. Böylece ABD ordusu ile Amerikan savunma sanayisinin kontrol ettiği veya erişebildiği tesislerin toplamı 110’a ulaşıyor ve bu sayı araştırmanın incelediği Avustralya savunma altyapısının yarısından fazlasına karşılık geliyor.
Burada önemli bir ayrım yapmak gerekli çünkü bu tesislerin tamamını “Amerikan üssü” olarak tanımlamak hem hukuken hem de fiilen yanlış olur. Bazıları ortak kullanılan istihbarat tesisleri, bazıları Avustralya üsleri içindeki Amerikan erişim alanları, bazıları mühimmat, yakıt ve lojistik altyapısı, bazıları ise Amerikan savunma şirketlerinin üretim veya bakım faaliyetleri yürüttüğü tesisler. Ancak rakamın yarattığı siyasi tartışma da tam bu noktada başlıyor. Bir askeri tesisin üzerinde Avustralya bayrağının dalgalanması, o tesisin daha büyük bir Amerikan operasyonel sisteminin parçası olmadığı anlamına gelmediği gibi, Amerikan askerlerinin “rotasyon” statüsüyle bulunması da bu varlığın stratejik önemini ortadan kaldırmıyor.
Dolayısıyla tartışma giderek tesislerin hukuki statüsünden daha önemli bir soruya kayıyor. ABD ile askeri entegrasyon hangi noktada Avustralya’nın kendi savaş ve barış kararlarını verme kapasitesini fiilen daraltmaya başlar?
AUKUS kimin gücünü artırıyor?
Washington ile Canberra arasındaki güvenlik ilişkisi elbette yeni değil. İki ülkenin ittifakının hukuki temeli 1951 tarihli ANZUS Antlaşması’na dayanıyor ve sonraki yıllarda istihbarat paylaşımından ortak tatbikatlara, silah tedarikinden üs kullanımına kadar uzanan ilişki, özellikle Asya-Pasifik’in küresel güç rekabetinin merkezlerinden birine dönüşmesiyle çok daha kapsamlı bir yapıya kavuştu.

2011’den itibaren Amerikan deniz piyadelerinin Darwin’de rotasyonel olarak konuşlandırılması bu yeni dönemin önemli işaretlerinden biriydi. 2014’te imzalanan Force Posture Agreement ise Amerikan kuvvetlerinin Avustralya’daki rotasyonlarını, eğitim faaliyetlerini ve ortak askerI operasyon kapasitesini daha kapsamlı bir hukuki çerçeveye oturttu. Ancak asıl kırılma 2021’de, Avustralya, İngiltere ve ABD arasında AUKUS ortaklığının kurulmasıyla yaşandı.
AUKUS kamuoyuna öncelikle Avustralya’nın nükleer silah taşımayan ancak nükleer enerjiyle çalışan denizaltılara sahip olmasını sağlayacak tarihi bir savunma anlaşması olarak anlatıldı. Plana göre Canberra ilk aşamada ABD’den en az üç Virginia sınıfı denizaltı satın alacak, daha sonra İngiltere ile birlikte geliştirilecek SSN-AUKUS sınıfı denizaltılar Avustralya’da üretilecek. Bu proje tamamlandığında Avustralya, Hint-Pasifik’in geniş coğrafyasında uzun süre su altında kalabilen, yüksek menzilli ve son derece gelişmiş bir denizaltı filosuna sahip olacak.
Ancak Avustralya’nın kendi denizaltılarına kavuşması yıllar alacak.
Ve tam da bu geçiş döneminde AUKUS’un başka bir boyutu giderek daha görünür hale geliyor. Batı Avustralya’daki HMAS Stirling deniz üssü hızla genişletilirken, 2027’nin sonundan itibaren Amerikan Virginia sınıfı ve İngiliz Astute sınıfı nükleer denizaltılarının burada dönüşümlü olarak konuşlandırılması planlanıyor. Submarine Rotational Force-West adı verilen yapı kapsamında Amerikan personeli şimdiden Stirling’de çalışmaya başladı ve Avustralya hükümetinin açıklamalarına göre yaklaşık 1.200 Amerikan askeri personelinin rotasyon kapsamında bölgede bulunması bekleniyor.

Üstelik mesele Stirling ile sınırlı değil. Darwin’de sayıları yaklaşık 2.500’e kadar çıkan Amerikan deniz piyadelerinin rotasyonları yıllardır devam ederken, Kuzey Avustralya’daki hava üsleri Amerikan uçaklarının kullanımına giderek daha uygun hale getiriliyor. Tindal, Amberley ve diğer tesisler yakıt ikmali, eğitim ve operasyonel destek amacıyla kullanılıyor ama aynı zamanda da olası bir Pasifik çatışmasında ihtiyaç duyulabilecek mühimmat, yakıt ve askeri araçların önceden depolanabileceği lojistik altyapı da genişletiliyor.
Avustralya Savunma Bakanı Richard Marles’ın 2 Eylül’de Washington’da yaptığı açıklamalar bu dönüşümün ölçeğini açık biçimde ortaya koydu. Marles, Amerikan “force posture”unun Avustralya’da kara, hava ve deniz dahil bütün alanlarda büyüdüğünü söylerken, mevcut düzenlemelerin ötesinde yeni Amerikan askeri varlığı seçeneklerinin de Washington ile görüşüldüğünü belirtti. ABC’nin küresel ilişkiler editörü Laura Tingle’ın dikkat çektiği nokta tam burada önem kazanıyor. AUKUS’un ilk siyasi anlatısı, Amerikan teknolojisi sayesinde Avustralya’nın kendi bağımsız askeri kapasitesini güçlendirmesiydi. Bugün ortaya çıkan yapı ise aynı zamanda ABD’nin Avustralya üzerinden Hint-Pasifik’te daha geniş ve daha sürdürülebilir bir operasyonel kapasite elde etmesine hizmet ediyor.
Marles’ın AUKUS’un ABD açısından önemini anlatırken verdiği örnek de son derece açıklayıcı. HMAS Stirling ve Henderson’daki bakım kapasitesinin Amerikan Virginia sınıfı denizaltıların operasyon bölgelerine daha yakın noktalarda bakım görmesini sağlayacağını ve bunun ABD Donanması’na daha uzun süre denizde kalma imkanı vereceğini belirtiyor. Başka bir ifadeyle AUKUS yalnızca Avustralya’nın savunma kapasitesini güçlendiren bir proje değil. Aynı zamanda Amerikan deniz gücünün Pasifik’te daha hızlı, daha uzun süreli ve daha etkin faaliyet göstermesini sağlayan bir altyapı projesi.
Bu durum AUKUS’un Avustralya açısından yanlış veya gereksiz olduğu anlamına gelmiyor. Fakat anlaşmanın artık yalnızca “Avustralya’ya nükleer denizaltı kazandıracak bir savunma projesi” olarak tarif edilmesini yetersiz hale getiriyor. Çünkü AUKUS, giderek Avustralya’nın Amerikan askerI mimarisine ne ölçüde entegre olacağını belirleyen uzun vadeli bir stratejik tercih niteliği kazanıyor.
Hukuki egemenlik, stratejik bağımlılık
Avustralya hükümetinin bu tartışmaya verdiği yanıt “Egemenlik Canberra’da ve Amerikan askeri faaliyetleri Avustralya’nın bilgisi ve rızası dışında yürütülemez.” seklinde. Hükümet, yabancı bir devletin Avustralya’da bağımsız bir askeri üs işletemeyeceğini ve mevcut yapıların iki ülke arasındaki ortak anlaşmalar çerçevesinde faaliyet gösterdiğini savunuyor.

Avustralya’nın ortak ABD tesislerinde uzun süredir uyguladığı temel prensip “full knowledge and concurrence”, yani “tam bilgi ve mutabakat”. Avustralya Dışişleri Bakanlığı bunu ülkenin egemenlik hakkının önemli bir güvencesi olarak tanımlıyor. Buna göre Canberra, kendi topraklarında bulunan yabancı askeri kapasitenin ne olduğunu, nasıl işletildiğini ve hangi amaçlarla kullanılabileceğini bilme hakkına sahip.
Ancak bu prensibin sınırları tartışmayı tamamen ortadan kaldırmıyor. Çünkü Avustralya hükümetinin kendi tanımına göre “mutabakat”, ABD’nin yürüttüğü her operasyonun veya her görevin Canberra tarafından tek tek onaylanması anlamına gelmiyor. Avustralya, belirli bir askeri kapasitenin kendi topraklarında bulunmasına ve üzerinde anlaşılmış amaçlar doğrultusunda kullanılmasına onay veriyor, operasyonların her aşamasında ayrı bir siyasi veto mekanizması işletmiyor.
Egemenlik tartışmasının asıl zor kısmı da burada başlıyor. Hukuken Avustralya bağımsız ve egemen bir devlet olmaya devam ediyor ve hiçbir anlaşma Canberra’yı Washington’un girdiği her savaşa otomatik olarak asker göndermeye mecbur bırakmıyor. Fakat uluslararası siyasette egemenlik yalnızca antlaşma maddeleriyle değil, bir devletin kriz anında gerçekten kaç farklı seçeneğe sahip olduğuyla ölçülüyor.
Askeri sistemler, istihbarat ağları, üsler, haberleşme altyapıları, lojistik merkezleri ve silah tedarik zincirleri birbirine ne kadar fazla bağlanırsa, siyasi olarak farklı bir karar verebilmenin maliyeti de o kadar yükseliyor. Bu nedenle Avustralya açısından kritik mesele Canberra’nın hukuken “hayır” deme hakkına sahip olup olmaması değil; o “hayır”ın, onlarca yıllık askeri entegrasyonun ardından stratejik olarak ne kadar uygulanabilir kalacağı.
Bu soru özellikle Çin ve Tayvan söz konusu olduğunda önem kazanıyor. Burada tartışmayı abartmamak gerekiyor zira Çin’in 2027’de Tayvan’ı işgal edeceğine ilişkin kesinleşmiş bir takvim yok ve Amerikan istihbarat değerlendirmeleri de Pekin’in 2027 için alınmış kesin bir işgal kararına sahip olduğunu söylemiyor. Ancak bununla birlikte Tayvan, ABD ile Çin arasında doğrudan askeri çatışma ihtimalinin en ciddi senaryolarından biri olmaya devam ediyor.
Böyle bir çatışma gerçekleştiğinde Avustralya’nın karşılaşacağı sorun yalnızca Washington’dan gelecek “Bizimle misiniz?” sorusu olmayacak. Pine Gap Amerikan istihbarat sisteminin önemli bir parçası olmaya devam ederken, Amerikan denizaltıları Batı Avustralya’dan faaliyet gösteriyor, ABD uçakları Avustralya hava üslerini kullanıyor, Amerikan askeri malzemeleri Avustralya topraklarında depolanıyor ve iki ülkenin orduları operasyonel olarak giderek daha fazla bütünleşiyorsa, Canberra’nın siyasi olarak “bu savaşın tarafı değilim” demesi savaşın diğer tarafı açısından pek de aynı anlama gelmeyebilir.
Pekin açısından bakıldığında bir devletin resmen savaşa katılmaması ile topraklarının, istihbarat altyapısının ve askeri tesislerinin savaşan taraflardan birinin operasyonlarını desteklemesi arasında önemli bir fark bulunuyor. AUKUS karşıtlarının temel argümanı da iste tam da bu noktada şekilleniyor. Amerikan askeri varlığı Avustralya’ya güvenlik ve caydırıcılık sağlarken, aynı zamanda ABD’nin girişeceği olası bir Hint-Pasifik savaşında Avustralya’yı stratejik bir hedef haline getirme riski taşıyor.
AUKUS’u savunanlar ise aynı tabloyu tam tersinden okuyor. Onlara göre Çin’in askeri kapasitesinin hızla büyüdüğü, bölgedeki silahlanmanın onlarca yıldır görülmemiş ölçüde arttığı bir dönemde Avustralya’nın ABD’den uzaklaşması ülkeyi daha bağımsız değil, daha savunmasız hale getirir. Amerikan istihbaratı, nükleer denizaltı teknolojisi, hava gücü ve lojistik kapasitesi Avustralya’nın kendi başına geliştirmesinin son derece maliyetli ve zor olduğu bir caydırıcılık sağlıyor. olayısıyla ABD ile entegrasyon, egemenlik kaybından çok Avustralya’nın kendi güvenlik kapasitesini büyüten bir güç çarpanı olarak görülüyor.
İşte Avustralya’nın karşısındaki gerçek denklem burada ortaya çıkıyor ve maalesef bu denklem basit bir “ABD yanlısı veya ABD karşıtı” tercihe de indirgenemiyor. Amerika’ya daha fazla yaklaşmak Çin’e karşı Avustralya’nın caydırıcılığını artırıyor fakat aynı yakınlık, ABD ile Çin arasında savaş çıkması halinde Avustralya’nın o savaştan uzak durabilme alanı da daralıyor.
Guardian’ın araştırmasının ardından İşçi Partisi içindeki Labor Against War grubunun Albanese hükümetine Amerikan askeri sistemine bağımlılığı azaltma çağrısı yapması, tartışmanın artık yalnızca akademik veya aktivist çevrelerde yürütülmediğini gösteriyor. Dışişleri Bakanı Penny Wong ise Amerikan ittifakını savunarak iş birliğinin karşılıklı anlaşmaya dayandığını ve Avustralya’nın güvenlik kapasitesini artırdığını vurguluyor. Dolayısıyla tartışmanın merkezinde artık ittifakın gerekli olup olmadığı değil, ittifakın ne kadar derinleşebileceği ve hangi noktada Avustralya’nın bağımsız karar verme kapasitesinin maliyetini artırmaya başlayacağı bulunuyor.
İncirlik’ten Pine Gap’e: Aynı soru, farklı coğrafya
Avustralya’daki bu tartışmanın Türkiye açısından tanıdık bir tarafı var. Elbette Avustralya ile Türkiye’yi doğrudan karşılaştırmak doğru olmaz. İki ülkenin coğrafyası, tehdit algıları, ABD ile ilişkilerinin tarihi ve ittifak yapıları birbirinden oldukça farklı. Ancak her iki ülkenin de karşı karşıya kaldığı temel stratejik soru şaşırtıcı ölçüde benzer: Bir müttefikin askeri varlığı ülkenin güvenliğini ne kadar artırır ve aynı varlık, dış politika seçeneklerini ne ölçüde sınırlar?

Türkiye bu soruyu onlarca yıldır İncirlik Hava Üssü ve Kürecik radar tesisi üzerinden tartışıyor. İncirlik bir Türk üssü olmakla birlikte ABD Hava Kuvvetleri’nin 39’uncu Hava Üs Kanadı burada faaliyet gösteriyor ve ABD Hava Kuvvetleri’nin güncel tanımında üs, NATO’nun güney kanadında ABD ve müttefiklerinin çıkarlarını destekleyen, ileri konuşlu hava gücünün kullanılmasına imkan veren önemli bir operasyon platformu olarak tanımlanıyor. Malatya Kürecik’teki radar ise NATO balistik füze savunma sisteminin parçalarından biri ve NATO belgelerinde tesis açık biçimde “ABD BMD radarı” olarak tanımlanıyor.
Türkiye’nin İncirlik ve Kürecik üzerinden yıllardır tartıştığı mesele ile Avustralya’nın bugün Pine Gap, Darwin ve HMAS Stirling üzerinden sorduğu soru bu nedenle birbirine yabancı değil. Her iki örnekte de tartışma, yabancı askerlerin ülkede bulunup bulunmamasından daha büyük bir meseleye dayanıyor. Müttefiklik güvenlik kapasitesini artırırken, kriz anında bağımsız hareket etme alanını ne ölçüde etkiliyor?
İttifak kurmak egemenlikten vazgeçmek anlamına gelmez. Devletler zaten güvenliklerini güçlendirmek, riskleri paylaşmak ve tek başlarına sahip olamayacakları askeri kapasitelere erişmek amacıyla egemen iradeleriyle ittifaklara girerler. Türkiye NATO’ya, Avustralya ANZUS’a kendi stratejik tercihleriyle katıldı. AUKUS da Avustralya hükümetlerinin bilinçli olarak yaptığı uzun vadeli bir güvenlik tercihi.
Fakat ittifakların asıl bedeli çoğu zaman imza atıldığı gün değil, çıkarların ayrıştığı gün ortaya çıkar. Bir devlet müttefikinin istihbaratına, silah sistemlerine, üslerine, bakım ağlarına ve operasyonel kapasitesine ne kadar fazla bağımlı hale gelirse, kriz anında ondan farklı hareket etmenin siyasi ve askeri maliyeti de o kadar yükselir. Bu nedenle Avustralya açısından tartışılması gereken mesele, Amerikan askerlerinin ülkede bulunmasının egemenliği hukuken ortadan kaldırıp kaldırmadığı değil, Amerikan askeri sistemiyle giderek derinleşen bütünleşmenin gelecekte Canberra’nın kullanabileceği seçenekleri nasıl şekillendirdiği.
Guardian’ın ortaya koyduğu 110 tesis rakamı bu yüzden çarpıcı, fakat asıl hikaye rakamın kendisi değil. Daha önemli olan, Hint-Pasifik’te ABD ile Çin arasındaki stratejik rekabet sertleşirken Avustralya’nın giderek daha fazla Amerikan askeri mimarisinin içine yerleşmesi. Washington açısından Avustralya artık yalnızca sadık ve güvenilir bir müttefik değil; Pasifik operasyonları için coğrafi konumu, limanları, hava üsleri, istihbarat tesisleri ve lojistik kapasitesiyle son derece değerli bir stratejik platform. Canberra açısından ise ABD artık yalnızca bir güvenlik ortağı değil; ülkenin istihbaratından denizaltı filosuna, hava savunmasından mühimmat ve lojistik altyapısına kadar uzanan savunma sisteminin vazgeçilmesi giderek daha maliyetli hale gelen bir parçası.
Bu karşılıklı bağımlılığın Avustralya’ya sağladığı askeri güç küçümsenemez. Fakat egemenliğin gerçek sınavı da zaten bir devletin müttefikiyle aynı kararı vermek istediği gün değil, ondan farklı bir karar vermek istediği gün ortaya çıkar.
Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?
Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.
Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.