Türkiye uzun süre bazı felaketlere uzaktan baktı.
Ekrandan izledi, dehşete kapıldı, haber yaptı ama yine de onları kendi hayatının tam ortasında düşünmedi. Okul saldırıları da bunlardan biriydi. Böyle haberler geldiğinde akla genellikle Amerika gelirdi. Koridorlarda panik, kaçan öğrenciler, ağlayan aileler, ardından da hiç bitmeyen silah tartışmaları. Biz de bakar, üzülür, sarsılır, ama içimizden bir yerde bunun bize ait olmadığına inanırdık. Bizim çocuklarımız başka bir toplumsal iklimde büyüyordu. En azından öyle sanıyorduk.
Bugün o cümleyi aynı rahatlıkla kurmak zor.
Çünkü iki gün arayla Türkiye’de iki ayrı okulda silahlı saldırı yaşandı. Şanlıurfa Siverek’te eski bir öğrencinin liseye gidip insanları yaralaması başlı başına ağır bir alarmdı. Hemen ardından Kahramanmaraş’ta 14 yaşındaki bir çocuğun okuluna silahla gidip öğretmenini ve bazı öğrencileri vurması, bu alarmı çok daha derin bir sarsıntıya çevirdi. Üstelik Kahramanmaraş’taki saldırıya ilişkin ortaya çıkan bazı dijital izler, bu olayın yalnızca bir güvenlik açığı ya da bireysel öfke patlaması olarak görülemeyeceğini düşündürüyor.
Burada artık sadece şu soruyu sormak yetmiyor: O çocuk silaha nasıl ulaştı?
Bir soru daha var ki belki daha da ürkütücüsü: O çocuğun zihni hangi dünyanın içinde şekillendi?
Çünkü bugün çocuklar yalnızca evde, okulda, mahallede büyümüyor. Aynı zamanda ekranda da büyüyor. Öfkelerini, yalnızlıklarını, dışlanmışlıklarını ve kimlik arayışlarını artık sadece fiziksel çevre içinde yaşamıyorlar. Dijital çevre de bu duyguların içine karışıyor. Dahası, bazen onları büyütüyor, sertleştiriyor bazen de onlara bir hedef, bir sembol, bir dil sunuyor.
Bu yüzden artık okuldaki silahı konuşurken telefondaki dünyayı dışarıda bırakmak kolay değil.
Türkiye’nin yeni eşiği
Türkiye’de okul denince akla hala öğretmen, sınav, servis, arkadaşlık, kantin, kavga, disiplin gelir. Şiddet de gelir ama daha çok gündelik sertlik biçimleriyle…
Okula silahla gidip insan vurmak ise bu toplumun hafızasında uzun süre yaygın bir korku olmadı. Tam da bu yüzden son yaşananlar yalnızca can kaybı ve yaralanmalar nedeniyle değil, Türkiye’nin kendine dair bir varsayımını sarsması bakımından da ayrı bir yerde duruyor.
O varsayım şuydu: Bu tarz şeyler burada yaşanmaz.
Artık yaşanıyor. Belki hala istisnai, belki hala seyrek. Ama yaşanıyor. Bir toplum, daha önce çok az gördüğü bir suç biçimiyle peş peşe karşılaşmaya başladığında, sadece failin bireysel karanlığına bakmak yetmiyor. Elbette bireysel kırılmalar var. Elbette aile, çevre, psikolojik durum ve yaşanan çatışmalar belirleyici. Ama bazı suçlar yalnızca tek bir insanın iç dünyasından doğmuyor. Onları mümkün kılan bir iklim de oluşuyor. Bir duygu atmosferi, bir taklit dili, bir dolaşım ağı yavaş yavaş beliriyor.
Bugün Türkiye’de asıl konuşulması gereken şey de bu.
Bir çocuğun elindeki silah kadar, kafasının içindeki dünya da konuşulmalı
Kahramanmaraş’taki saldırının en sarsıcı taraflarından biri failin yaşı. On dört yaşında bir çocuktan söz ediyoruz. Bu yaş, insanın hala çocuk olduğu bir dönem. Kimliğin oturmadığı, öfkenin yön bulmakta zorlandığı, aidiyet arayışının sertleştiği, kırılganlığın kolayca kabuk bağlayıp sertliğe dönüşebildiği bir dönem.
Böyle bir yaşta şiddete yönelmeyi yalnızca bireysel bir tercih gibi okumak eksik kalıyor. Bir çocuğun elindeki silah kadar, kafasının içindeki dünya da bu tabloya dahil. Ve bugün o dünya yalnızca aile ve okul tarafından şekillenmiyor. Ekran da o dünyanın bir parçası. Hatta bazen en güçlü parçası.
Bir çocuk evde otururken, fiziksel olarak güvende görünürken, dünyanın en karanlık çevrim içi kültürleriyle temas ediyor olabilir. Bugünün ebeveynlik gerçeği de, eğitim gerçeği de, çocuk güvenliği gerçeği de biraz burada başlıyor.
Şiddetin yeni dolaşımı
Bir dönem zararlı içerik dediğimizde daha kaba şeyler düşünülürdü: açık şiddet, pornografi, sert oyunlar, nefret söylemi. Bunlar elbette hala var ama bugünün tehlikesi daha parçalı, daha sinsi ve daha zor fark edilir bir biçimde işliyor.
Şiddet artık sadece yaşanan bir şey değil. Dolaşıma giren bir şey. Dünyanın bir yerinde işlenmiş bir saldırı, başka bir yerdeki kırılgan bir genç için sembole dönüşebiliyor. Bazı katliamcılar dijital dünyanın karanlık köşelerinde yalnızca suçlu olarak değil, sapkın bir hayranlık nesnesi gibi de dolaşabiliyor. Doğrudan övülmeseler bile, onlara yapılan göndermeler, kullanılan görseller, dolaylı referanslar, kullanıcı adları, imalar ve semboller, gençlerin zihninde karanlık bir kültürün kapısını aralayabiliyor.
Burada zaman zaman geçen “incel” kelimesi de bu yüzden öne çıkıyor. İngilizce “involuntary celibate” ifadesinin kısaltması olan bu sözcük, kabaca “istemsiz bekâr” anlamına geliyor. Başlangıçta yalnız ve ilişki kurmakta zorlanan erkekleri tanımlayan bir ifade gibi görünse de zamanla internette kadın düşmanlığı, aşağılanmış erkeklik duygusu ve reddedilmişliği nefrete çeviren çevrelerle birlikte anılmaya başlandı. Elbette her yalnız genç bu tür yapılara yönelmiyor. Elbette bu etiketi taşıyan herkes saldırgan değil. Ama bazı dijital kümelenmelerde hınç birikiyor. Kadınlara, topluma, “başarılı” görülen insanlara ve hayata karşı bir öfke tortusu oluşuyor. Bazı katliamcıların bu çevrelerde karanlık figürler haline gelmesi de tabloyu daha da ağırlaştırıyor.
Türkiye’de bu kültürün birebir aynı kalıpla yerleşmesi gerekmiyor. İnternet zaten birebir kopya üretmiyor. Duygu taşıyor, imge, jest, aşağılama dili taşıyor. Dünyanın başka bir yerinde doğmuş bir nefret biçimi, burada büyüyen bir çocuğun ruhuna tercümesiz biçimde sızabiliyor.
Bu yüzden artık yerel bir çocuk, küresel bir şiddet hayal dünyasının içinde savrulabiliyor.
Kötülüğün yeni yüzü: sıradan görünmesi
Bugünün dijital karanlığı çoğu zaman doğrudan gelmiyor. Çocuğun karşısına “şiddet uygula” diye çıkmıyor. Daha çok internet şakası gibi, kara mizah gibi, alay gibi, görsel gönderme gibi geliyor. Bir kullanıcı adı, bir kısa video, birkaç kelimelik bir ifade, bir sembol ya da bir görsel parçası. Tam da bu yüzden daha tehlikeli.
Çünkü kötülük kendini sıradanlaştırıyor.
Bir süre sonra aşağılayıcı dil normalleşiyor. Kadın düşmanlığı “sert mizah” gibi sunuluyor. Şiddete dair göndermeler “internet kültürü” gibi görünmeye başlıyor. Katliamcı figürlere yapılan dolaylı atıflar, bazı kırılgan gençlerde karanlık bir aidiyet hissi yaratabiliyor. Sorun da tam burada büyüyor.
Bugünün tehlikesi, çocukların kötü içerik görmesi değil sadece. Kötü olanın onlara tanıdık gelmesi, hatta yakın gelmesi.
Bu, özellikle ergenlik döneminde daha da tehlikeli. Çünkü ergenlik zaten “beni kim anlıyor?” sorusunun en yoğun yaşandığı dönem. Yalnız, öfkeli, dışlanmış ya da kırılmış bir genç için internet bazen yalnızca eğlence alanı olmuyor. Aidiyet alanına dönüşüyor. Kendi duygusunu geri veren bir ses, öfkesini haklı gösteren bir dil buluyor. Zarar verici olan şey, dışarıdan gelen bir tehdit gibi değil kendi içinden çıkan doğal bir uzantı gibi görünmeye başlıyor.
İşte bu yüzden mesele artık sadece ekran süresi değil. Mesele, çocuğun neyle karşılaştığı ve neyi normal bulmaya başladığı.
Sosyal medya yaşı neden artık ciddi bir mesele
Tam da bu nedenle sosyal medya kullanım yaşına dair tartışmalar dünyanın birçok yerinde yeniden güç kazandi. Birkaç yıl önce bu mesele daha çok dikkat dağınıklığı, ders başarısı ya da ekran bağımlılığı üzerinden ele alınıyordu. Bugün ise soru değişti: Çocuklar, onları sürekli ölçen, dikkatlerini yöneten, öfkelerini ve zaaflarını anlayıp buna göre içerik sunan sistemlerle ne kadar erken yaşta baş başa kalıyor?
Avustralya’da son dönemde bu tartışma daha görünür hale geldi. Avrupa’da da benzer bir yönelim var. Türkiye’de ise konu çoğu zaman ya çok yüzeysel ele alınıyor ya da hemen “yasak mı, özgürlük mü” ikiliğine sıkışıyor. Oysa burada daha olgun bir çerçeveye ihtiyaç var.
Bu mesele, çocukları internetten koparmak meselesi değil. Çocukları nefretle, aşağılamayla, şiddet estetiğiyle ve karanlık sembollerle ne kadar erken yaşta baş başa bıraktığımız meselesi. Bu yüzden sosyal medya kullanım yaşı artık teknik bir düzenleme başlığı olmaktan çıktı. Daha çok çocuk güvenliği başlığına yaklaşıyor.
Elbette yaş sınırı tek başına çözüm sunmuyor. Çocuklar başka yollar bulabiliyor ve açık platformdan çıkıp kapalı gruplara kayabiliyorlar. Ama bu itirazlar, yaş sınırı tartışmasını anlamsız hale getirmiyor. Tam tersine, sorunun ne kadar geniş olduğunu gösteriyor.
Yaş sınırı tek başına çare değil. Ama artık lüks bir tartışma da değil.
Mesele siyasi pozisyon değil, ortak sorumluluk
Burada dikkatli olmak gerekiyor. Bu meseleyi herhangi bir siyasi kutuplaşmanın içine sıkıştırmak, konuyu daraltıyor. Çünkü karşımızdaki tablo, tek bir partinin ya da tek bir ülkenin ürettiği bir sorun değil. Dünyanın birçok toplumunun aynı anda yüzleşmeye başladığı yeni bir risk alanı bu. Türkiye de bundan muaf değil.
Dolayısıyla burada aranması gereken şey suçlu bir siyasi kamp değil, ortak sorumluluk zemini.
Ailelerin yeni dijital gerçekliği ciddiye alması ayrı bir yerde duruyor. Okulların çocukların yalnızca akademik performansını değil, duygusal alarm işaretlerini de görebilmesi aynı şekilde. Medyanın şiddeti aktarırken failin etrafında istemeden karanlık bir merak üretmemesi de öyle. Platformların “biz sadece aracıyız” rahatlığından çıkıp çocuklar söz konusu olduğunda daha ciddi bir sorumlulukla karşı karşıya olduğu açık. Kamusal kurumların da meseleyi sadece olay sonrası güvenlik refleksiyle değil, daha bütünlüklü bir çocuk koruma perspektifiyle ele alması, daha sağlam bir yol açabilir.
Bu tabloya bakarken asıl ihtiyaç karşılıklı suçlama değil serinkanlı bir toplumsal farkındalık.
Erkek çocukları, yalnızlık ve yön arayan öfke
Bu tartışmanın en hassas başlıklarından biri de genç erkekler. Dünyada son yıllarda çevrim içi nefret ve toplu şiddet üzerine yapılan birçok değerlendirme, kırılgan genç erkeklik biçimlerine dikkat çekiyor. Burada erkek çocuklarını suçlamak değil, bir kırılma biçimini görmek daha anlamlı.
Birçok genç erkek duygularını ifade etmeyi öğrenmeden büyüyor. Kırgınlıklarını taşıyamıyor, reddedilme deneyimini işleyemiyor, yardım istemeyi zayıflık sayabiliyor. Böyle olunca öfke biriktirme, içe kapanma ve kendine açıklayıcı bir hikaye arama eğilimi güçlenebiliyor. İnternet de tam bu noktada hızla devreye giriyor. Bir yandan aidiyet veriyor, bir yandan öfkeye hedef gösteriyor.
Bu hedef bazen kadınlar oluyor, bazen okul çevresi, bazen toplumun kendisi…
Böylece kişisel acı, daha büyük bir hınca bağlanıyor. Bu da bazı genç erkekler için tehlikeli bir rahatlama duygusu üretebiliyor.
Türkiye’nin bu meseleyi sakince ama ciddiyetle ele alması kolay bir iş değil; asıl mesele, bunun gündelik hayatın dili haline gelip gelemeyeceği. Çünkü konu yalnızca bireysel ruh hali değil; yalnızlık, dışlanmışlık, erkeklik baskısı ve dijital öfke arasında kurulan yeni bağlar.
Sonunda dönüp aynı yere geliyoruz
Şanlıurfa ve Kahramanmaraş’tan geriye yalnızca yas ve öfke kalmadı. Bir uyarı da kaldı. Türkiye artık kendisini dünyanın dijital karanlıklarından yalıtılmış sayamaz. Bir 14 yaşındaki çocuğun, dünyanın başka bir yerinde üretilmiş şiddet figürleriyle temas ettiği bir çağda yaşıyoruz. Bu çağda sınırlar geçirgen, semboller hızlı, çocukluk ise her zamankinden daha kırılgan.
Bu yüzden artık sadece “okula nasıl silah girdi?” diye sormak yetmiyor. O çocuğun zihnine neyin girdiğini de sormak gerekiyor.
Sosyal medya kullanım yaşı tartışmasını da tam burada ele almak lazım. Bu, teknolojiye karşı refleks geliştirme tartışması değil. Daha çok, çocukluğu nefretin, şiddetin ve algoritmik karanlığın etkisinden biraz daha uzun süre koruyabilme çabası gibi okunabilir.
Çünkü artık bazı tehlikeler yalnızca sınırların ötesinde kalmıyor. Çocukların cebindeki ekranla evin içine, okulun koridoruna ve zihnin en savunmasız yerine kadar girebiliyor.
Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?
Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.
Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.