Alzheimer Sosyal Yaşam MerkeziAlzheimer Sosyal Yaşam Merkezi
Anasayfa / GÜNÜN YAZILARI / Çekecek filmi, söyleyecek şarkısı, gidecek yeri kalmayanların diyarı

Çekecek filmi, söyleyecek şarkısı, gidecek yeri kalmayanların diyarı

İsrail, Gazze soykırımını anlatan yönetmenler Yuval Abraham ve Rachel Szor’un vatandaşlıklarını iptal edebilir. Amerikalı rapçi Macklemore İsrail’i eleştirdiği için Ed Sheeran’ın turnesinden kovuldu. Gidecek yeri kalmayanların sığınabileceği güvenli bir liman yok. Kınamak kolay, ama Gazze’ye borcumuz bunun çok daha ötesinde. Bu limanı bulmak, bu liman olmak zorundayız.
6

Çektikleri belgesel 24 dakika boyunca ayakta alkışlandı. Venedik Film Festivali jüri özel ödülünü kazandı. Fakat memleketlerinin kendilerine hediyesi ölüm tehditleri oldu. Genelkurmay başkanı işi gücü bırakıp genç yönetmenleri kınadı, başbakan vatandaşlıklarını iptal etmek için özel yasa çıkaracaklarını duyurdu. Ülkelerine can güvenliği endişesiyle dönemediler. Pek de haksız sayılmazlar. Zira ailelerinin evlerinin önünde öfkeli kalabalıklar “hainlere ölüm” sloganları ve mini idam sehpalarıyla bekliyor, belgeseli övenleri sokaklarda kovalıyor.

Sol muhalefet bile korkudan yönetmenlere sahip çıkmadı, çıkamadı. Solcusundan sağcısına, muhafazakarından liberaline herkes ulusal bir uzlaşı içerisinde yönetmen kınama yarışına girdi. Yaklaşan seçimlerin en büyük meselelerinden biri genç yönetmenlerden intikamın nasıl alınacağı: Vatandaşlıktan mı çıkarılsınlar? Yoksa malvarlıklarına mı el konulsun? Ya da hapse mi atılsınlar?

Çok değil 3-4 sene önce herhangi bir ülkede kaynatılsa ABD ve Almanya Dışişleri Bakanlıklarının kınama yarışına girecekleri bu cadı kazanı son birkaç haftadır İsrail’de fokurduyor.

Ne trajik ki, neredeyse hiçbir Batı ülkesinden tepki yok. Bir kısmı zaten rutine bağladı; durmadan İsrail’i kınıyor, yaşananlara artık şaşırmıyor. Yeni bir açıklamanın etkisinin olmadığını da görüyor, kozunu Filistin’de yaşanan katliamlara saklıyorlar. Almanya ve ABD gibi ülkeler ise zaten İsrail’in en sıkı destekçisi. Kendi ülkelerinde İsrail’i eleştiren sanatçılara, aktivistlere hatta İsrail karşıtı Yahudilere bile benzer zulümler yaşatıyorlar. Sergiler yasaklanıyor, göstericiler dövülüyor, vizeler iptal edilip insanlar sınır dışı ediliyor.

Ve evet, İsrail uğruna evrensel değerlerin rafa kaldırılmasının bu haftaki kurbanı İsrailli Yahudi yönetmenler Yuval Abraham ve Rachel Szor’du.

Genç yönetmenler, İbranice sivil zaiyatın kısaltmasına denk gelen NAZA adlı belgeselde 24 İsrailli askerlerle anonim söyleşi yaptı. Bir gece vakti Tel Aviv’in çatılarına çıkan askerler, Gazze’de nasıl toplu bir şekilde sivilleri öldürdüklerini anlattı. İsrail’in sivilleri öldürmesi yeni bir haber değil. Fakat Yuval Abraham’ın belgeseli yeni bir eşik. Daha önce araştırmacı gazeteci kimliğiyle İsrail’in yapay zeka kullanarak toplu bir şekilde sivilleri katletmesini haberleştiren Yuval Abraham, İsrail ordusunun hiyerarşik kararlarla sivilleri doğrudan hedef aldığına dair itirafları ekrana taşıyor. Sadece bir Hamas üyesi için 500 sivilin “zayiât” olarak kabul edilip katledilmesi sadece bir örnek. Filmde konuşanların İsrail askerleri olması da farklı bir boyut. Belgesel henüz vizyona girmedi, fakat bir savaş suçu mahkemesinin iddianamesinde kullanılacak kadar hayati bir eser. Adeta bir suç delili.

Yuval Abraham daha önce de “No Other Land” belgeseliyle Altın Ayı ödülü alıp ülkesinde linç edilmişti. Fakat önceki belgeseli İsrailli yerleşimcilerin Batı Şeria’daki zulmüyle ilgiliydi. Bu kez İsrail destekçilerinin bile yaptırım uygulanmasını savunduğu yerleşimcileri değil, doğrudan İsrail devletini ve ordusunu hedef alan bir eserle karşımızda.

Şimdi işler değişti.

Yuval Abraham ve Rachel Szor, ülkelerine bir daha asla dönemeyebilir. Hatta vatandaşlıklarını da kaybedebilir. Aileleri bile ülkelerini terk etmek zorunda kalabilir. İsrail’de özellikle gençler arasında giderek yükselen aşırı sağ partiler, Netanyahu’nun oyu azalsa da kurulacak koalisyonun faşist politikaları artırarak devam ettirmesi büyük bir olasılık.

Amerika’nın da İsrail’i eleştirenlere uyguladığı vize kısıtlamalarını dikkate alınca, iki genç yönetmenin dünyada gidecekleri, fikirlerini özgürce film çekebilecekleri ülkeler pek fazla sayılmaz.

Cesur bir işe imza attılar. Gazzeli yetim çocuklardan teşekkür videosu alacak kadar önemli bir iş yaptılar.

Fakat bir gecede yersiz yurtsuz kaldılar.

Yaşadıkları mağduriyet hiçbir zaman aynı olmayacaksa da haklarını savundukları Filistinliler gibi “yerlerinden edilmeleri” isteniyor.

İsrail devletine göre iki genç Yahudi yönetmen de “antisemit” ve “kendinden nefret eden hain Yahudi”.

Yuval ve Rachel’in kameraları kapatılmaya çalışılırken, binlerce kilometre uzakta bir rapçinin elinden mikrofonu nobranca alındı.

Apolitik naifliğin gerçek yüzü

Macklemore uzun bir süredir Filistin’i gündeme getiren Amerikalı bir rapçi. Son zamanlarda hit bir şarkı yapamadı ama Amerika’daki Filistin gösterilerini anlatan bir marş yazdı: Hind’s Hall. Her konserinde Filistin’den bahsediyor, kefiye ile çıkıyor, seyircisine slogan attırıyor.

Bu sene İngiliz sanatçı Ed Sheeran’ın Amerika turnesinde ön sanatçıydı. İlk konserde “Özgür Filistin” sloganı atması büyük yankı uyandırdı. Turnenin yapılacağı stadyumların İsrail yanlısı sahipleri öfkelendi. Özellikle de Robert Kraft. Kraft, Ed Sheeran’ı arayıp tehdit etti. Sheeran da tehditlere boyun eğip Macklemore’u turne programından çıkardı. Bunun üzerine kamuoyu ve sanatçılar tepki gösterdi. Sheeran’ın tüm ön grupları turneden çekildi.

Macklemore büyük bir gelir kaybı yaşadı. Fakat turneden şimdiye kadar aldığı 1 milyon doları Filistin’e bağışlayacağını açıkladı.

Sheeran ise “ben apolitiğim” tarzında bir açıklama yaparak daha da rezil oldu.

Zira daha öncesinde Ukrayna bayrağıyla poz vermiş, birçok mesele hakkında fikir beyan etmişti. Tarafsızlığı söz konusu İsrail olunca hatırlamıştı.

Halk Macklemore’nun yanında. Fakat günün sonunda Macklemore, kendi ülkesinde başka bir ülkeyi eleştirdiği için konserleri iptal edilen, gelir kaybeden bir sanatçı.

Tek suçu “Özgür Filistin” demek. Antisemit bir söylemi yok.

Filistin’i desteklediği için kendi ülkesinde stadyumlardan yasaklandı. Amerika’nın başka meselelerde geniş bir şekilde koruduğu ifade özgürlüğü söz konusu İsrail olunca sermaye tarafından şevkle kısıtlandı.

Macklemore belki solcu gençlerin katıldığı alternatif festivallerde büyük alkışlar eşliğinde sahne alabilir, ama bir daha büyük çaplı bir turneye eklenmesi pek olası değil. Hiçbir organizatör son dakika iptal edilme riskini göze almaz. Hele ki halkın büyük bir dikkatle izlediği bir konuda. Bir İsrail yanlısı stadyum sahibinin bu konudaki olumsuz duruşu bile yeterli.

Yuval ve Rachel gibi ölüm tehditleri almasa da Macklemore’nun da alkışlar eşliğinde ekmeğinden olduğunu söylemek mümkün.

Buz gibi somut bir mağduriyet söz konusu.

Sadece sahnede zikredilen 1 saniyelik bir cümle nedeniyle.

Peki bu insanlar nereye gidecek?

Yuval Abraham ve Rachel Szor belki şimdilik İspanya’ya gidebilir. Filistin’i destekleyen ve insan hakları, demokrasi gibi meselelerde ortalama standartları ve özgürlükleri sağlayan nadir ülkelerden biri İspanya.

Macklemore da Madrid’e yerleşebilir.

Sık sık konserler verir, rahat bir hayatı olur.

Fakat tarihin her ne kadar doğru yerinde dursalar da İspanya, İrlanda gibi ülkelerde bile Filistin meselesi sağ-sol siyaseti ikiye bölen konulardan biri. İspanya’da yaklaşan seçimlerde sağ ittifak kazanırsa, Filistin politikası 180 derece değişebilir.

Filistin’i destekleyen birçok ülkenin toplumu bu konuda en iyimser şekilde %60’a %40 bölünmüş durumda.

Filistin’i tüm kesimleriyle büyük oranlarda destekleyen ülkeler ise nüfuslarının büyük kısmı Müslüman olan ülkeler.

Bu ülkelerde seçimler, hükümetlerin İsrail politikasını değiştirmiyor. Zaten önemli bir kısmında da seçim yok, hükümetlerin değişmesi de pek olası değil.

Yine de Dünyanın, Batı’nın büyük bir kısmı Filistin’in yanında. Gazze soykırımı, farklı kimliklerden milyonlarca insanı omuz omuza getirdi. İsrail’e yönelik tepki vahşi kapitalizme, gelir adaletsizliğine, Batılı elitlere yönelik öfkeyle birleşti. Dünyanın dört bir yanında Müslümanlarla solcular el ele seçim kazanmaya başladı. Birleşmiş Milletler belki de hiç olmayan gücünü performatif bir coşkuyla yitirdi, ama yeni bir “birleşmiş milletler” sokakta kuruldu. Bugün dünyanın en örgütlü yapısı lobiler değil, Filistin hareketi. Londra’da, New York’ta, Paris’te seçim sonuçlarını etkileyen “Gazze partisi”.

Fakat bu insanların pusula edineceği bir ülke yok. Tüm nüfusuyla Filistin’i destekleyen, yeri geldiğinde yaptırımlara karşı korkmayacak kadar güçlü bir ekonomisi, güçlü bir ordusu olan ve en önemlisi tüm bu dünyadaki rüzgarı arkasına alabilecek, yani İsrail’e karşı savunduğu hukuk kurallarını ve değerleri kendi içinde eksiksiz ve sahici bir şekilde uygulayacak bir ülke yok.

İspanya, İrlanda akıllara gelebilir. Bir seçime bakar. Bir sağ partinin seçimleri kazanmasıyla değişir.

İstese de bir yerlere gidemeyenlerin diyarına dönüştü dünya.

Gülay Göktürk, 28 Şubat’ın ağır zulmü altında ezilen ama ülkesini de terk etmeyen, edemeyenlerin yaşadığı hisleri meşhur “Gidemeyenlerin Ülkesi” yazısında şu cümlelerle anlatmıştı:

“Telefonlarım, faksım günlerdir susmuyor. Elektronik posta kutum dolup taşıyor. Hırsından ağlayan, umutsuzluğundan intiharı düşünen insanlarla konuşuyorum her gün.

“Böyle bir ülkede dünyaya gelmek için ne suç işledik Allah’ım?” diye yakınıyorlar. Hepsi de kötü kaderlerine kahretmişler. Başlarını alıp, çekip gitmek istiyorlar. Başka bir ülkede göçmen olmayı, kendi ülkelerinde zenci sayılmaktan daha kolay hazmedebileceklerini düşünüyorlar belki… böyle aşağılanarak yaşamaktan, bu kadar hiçe sayılmaktan, her dakika “burunları sürtülerek” hizaya sokulmaktan kurtulmaktan başka bir şey düşünemiyorlar. Ama gidecek hiçbir yerleri yok. Başka bir dilleri, başka bir evleri, başka bir ülkenin banka cüzdanı yok. Kapana kısılmışlar… Sessiz ve terkedilmiş çoğunluk… terkedilmiş ve ihanete uğramış…

Kendi ülkenin değil, bir yaban elin yalnızı olmayı göze alarak çekip gitmek…

Ve kendi yurdunun her gün biraz daha “gidemeyenlerin ülkesi”ne dönüşmesini uzaktan acılar içinde seyretmek… Buna yürek dayanır mı?”

Bu yazının tarihe düşüldüğü 1999’dan beri 27 sene geçti.

Her şey değişti.

Hiçbir şey değişmedi.

28 Şubat’ta Gülay Göktürk’e faks çeken ve mektup yazanları kenara sıkıştıran sopayı tutan eller değişti; ama maalesef onca mücadeleye rağmen o sopa kırılamadı, birilerini kenara sıkıştırmaya, hizaya sokmaya devam ediyor. Adliyelerin, karakolların önünde endişeyle çocuklarını bekleyen aileler nöbetleşe yer değiştiriyor, ama adliyelerin, karakolların önü maalesef hiç boş kalmıyor.

İşin kötüsü bugünleri anlatmak için “gidemeyenlerin ülkesi” demek de yeterli değil. Dünya artık “gidecek yeri kalmayanların diyarı”.

Her yerde mevcut rejimin sınırını aşmanın bedeli artık çok daha fazla, farklı görüşlere tahammül çok daha az. Maalesef Batı’nın İsrail ve Trump uğruna yere fırlattığı hukuk devleti, demokrasi ve insan haklarına bir tekmeyi de Doğu’dan vurmak halihazırda bu değerlerle barışık olmayanlar için paha biçilemez bir fırsat sundu. Değer yağmacılığın maalesef tam zamanı.

Serbest ruhlar için dünya büyük bir hapishane. Nefes darlığı kronik.Halbuki çok değil 60 yıl önce Amerika’daki baskı ortamından bunalan ünlü yazar James Baldwin, yeniden yazabilmek, nefes alabilmek için soluğu İstanbul’da almıştı. Türkiye’nin iki darbe arası çalkantılı dönemi bile tüm melezliği ve hoşgörüsüyle Baldwin’i hayata döndürmeye yetmişti. Belki o zamanın muktedirleri bilse de pek de memnun olmazdı; ama Türkiye Baldwin’in “hayatını kurtarmıştı.”

Baldwin’e bile nefes olmayı başaran bu toprakların göz göre göre kaçırdığı büyük bir fırsat var. Dünyanın tüm evlatlarına kapılarını açabilecek büyük bir potansiyel.

Dünyanın tüm evlatlarını kucaklamak içinse önce kendi evlatlarını kucaklamak gerekiyor. Eksiksiz, firesiz. Eşit ve adilce. Kimsenin hukukunu çiğnemeden, hakkını ezmeden. İnsanların kimlikleri ve fikirleriyle kavga etmeden. Büyük amaçlar uğruna kimseyi feda etmeden. Her meselede soluğu adliye koridorlarında almadan. Hayatın doğal akışına fırsat tanıyarak. Bu toprakların ruhunu gerçekten tanıyıp güvenerek.

Sesi kısılanların sesi olmak için her fikrin yüksekçe haykırılabileceğini kabul etmek, fikri uyuşmazlıklarını adliye koridorlarına taşımamak gerekiyor. Harvard’da Filistin dediği için kovulan hocaya kucak açmak için üniversitelerde akademik özgürlükleri eksiksiz yaşatmak gerekiyor. Mikrofonu kısılan şarkıcılara kucak açmak için, sanatçıları fikirleri, sözleri, şarkıları nedeniyle mercek altına tutmamak gerekiyor.

Gidecek yeri kalmayanların diyarında, Yuval’lara, Rachel’lere, Macklemore’lara sığınacak bir liman açmadıkça kimseyi kınamanın manası yok.

İsrail’i eleştirdiği için işinden olanlara, her konuyu özgürce çalışabilecekleri bir ortam sunulmadıkça, okunan şiirlerin anlamı yok.

Binlerce sayfalık metinlere dönüşecek soyut suçlamalar, komplo teorileri çok. Bahane bol.

Hiçbirinin önemi yok. Mesele bizden büyük. Gazze’ye ve dünyaya borcumuz var. Gidecek yeri kalmayanların geleceği yer olmak zorundayız.

Bundan ötesi boş. Artık hamaset bile değil, ayıp.

Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?

Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.

Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.

Bu Sayfayı Paylaşın