15 yıl sonra geçtiğimiz Perşembe akşamı Şam’ın Feyha Salonu’nda sahneye çıkan Assala Nasri, daha tek kelime etmeden gözyaşlarını tutamadı. Salonu dolduran kalabalığa, “Vallahi hâlâ aranızda olduğuma inanamıyorum” dedi.
Konsere “Assala’nın Dönüşü” adı verilmişti. Gerçekten de bu, uzun bir sürgünden dönüşün gecesiydi. Ama konser öncesinde başlayan tartışmalar, Assala’nın dönüşünü yeni Suriye’de kültür, din ve kamusal hayatın nasıl şekilleneceğine dair daha geniş bir tartışmanın da parçası haline getirdi.

57 yaşındaki Assala, 2011’de Suriye’de protestolar başladığında Beşşar Esed rejimine karşı tavır alan ilk tanınmış sanatçılardan biriydi. Bu tercihi nedeniyle 2010’dan sonra ülkesinde sahneye çıkamadı, Suriye’den ayrılarak Mısır’da yaşamaya başladı. Konser gelirlerinin bir kısmını Suriye’deki yardım çalışmalarına bağışladı.
Bu tavrın o günlerde kolay bir tercih olmadığını hatırlamak gerekiyor. Popüler sanatçılar genellikle kariyerlerini ve çıkarlarını gözetirler; rejime karşı açık tavır almak Assala’ya herhangi bir avantaj sağlamıyordu. Aralık 2024’e kadar muhaliflerin Şam’ı ele geçireceğini de kimse bilmiyordu. Esed rejiminin toplumsal tabanı erimiş olsa bile uluslararası meşruiyetini yeniden kazanmaya başladığı bir dönemden geçiliyordu. Assala bütün bu süreçte Esed rejimiyle barışmadı.
Esed rejiminin Aralık 2024’te çökmesinden sonra Şam’a dönen Assala’yı burada geçmişinden iki hatıra bekliyordu. Bunlardan biri, babası besteci Mustafa Nasri’nin uduydu. Ud, on üç yıl boyunca bir antikacının elinde emanet olarak tutulmuş, antikacı enstrümanı satmayı reddederek üzerine “emanettir” diye not asmıştı.
Diğeri ise Şamlı sanatçı Zaher Samir’in Assala için hazırladığı, Şam gülü motifleri, ceviz ağacı ve sedef işçiliğiyle süslenmiş özel koltuktu.
Assala dönüşünden önce “Sevdiğimiz Suriye’ye Assala’dan” adlı bir albüm de yayımladı. Albümdeki 14 şarkının her biri Suriye’nin 14 ilinden birine ayrılmıştı. Halep’ten Süveyda’ya, kıyı bölgelerinden Havran’a farklı lehçeler ve yerel ezgiler albümde bir araya getirildi. Savaş boyunca isimleri kuşatma, bombardıman ve göç haberleriyle duyulan şehirler bu kez halk ezgileriyle yan yana geliyordu.
Konser salonunda da savaş nedeniyle ülkeyi terk etmiş Cihad Abdo, Yara Sabri ve Nevvar Bülbül gibi sanatçı ve aydınlar vardı. Dolayısıyla gece yalnızca Assala’nın değil, Esed döneminde ülkesinden uzaklaşmış bir sanatçı kuşağının da Şam’la yeniden buluşması anlamına geliyordu.
Fakat Assala’nın dönüşü herkes tarafından aynı şekilde karşılanmadı.
Kültür Bakanı Muhammed Yasin Salih, Assala’yı Suriye illerinin sembollerini taşıyan bir armayla onurlandırdı ve dönüşünü “her dürüst ve özgür Suriyelinin vatanına dönüşü” olarak tanımladı.
Buna karşılık konserden önce Şam sokaklarında Assala’nın afişleri yırtıldı. Suriye’de yaşayan Mısırlı bir vaizin öncülüğünde “günah konserleri iptal edilsin” kampanyası başlatıldı. Meydan, Berze ve Salihiye gibi mahallelerden Evkaf Bakanlığı’na konserin durdurulması çağrısı yapan bildiriler gönderildi. 62 kişilik bir grup da kamusal etkinliklerin ruhsatlandırılmasıyla ilgili politikanın gözden geçirilmesini istedi.
Buna karşı çıkan Suriyeli aydın ve sanatçılar ise Şam’ın ve Suriye’nin kimliğinin tek bir dinî veya toplumsal anlayışa indirgenemeyeceğini savundu.
Bu tartışmayı Şara yönetiminin izlediği siyasetle birlikte okumak gerekiyor. Nusra Cephesi, El Kaide’den resmen ayrılmış olsa da örgütsel ve ideolojik kökleri küresel cihatçı harekete uzanan silahlı bir yapıydı. 2018’den itibaren İdlib’de yerel unsurlarla birlikte yönetme tecrübesi yaşayan hareket, Aralık 2024’te Şam’a hâkim olduktan sonra çok farklı bir sorunla karşılaştı: Suriye’nin meşru yönetimi olarak hem kendi toplumuna hem Arap ülkelerine hem de ABD ve Avrupa’ya kendisini kabul ettirmek.
Şara yönetiminin dünyaya ısrarla “İkinci Taliban olmayacağız” mesajı vermesi de bununla ilgili. Assala gibi uluslararası ölçekte tanınan, Esed karşıtı ama seküler hayat tarzıyla bilinen bir sanatçının Şam’da devlet tarafından karşılanması bu açıdan ayrıca anlamlı.
Assala konser boyunca “teşafi” kelimesini sık sık kullandı. Yani şifa bulmak, iyileşmek.
Suriye’nin uzun bir savaş ve diktatörlük döneminden sonra iyileşmesini istediğini söylerken, sanat ve müziğe saygı duyulmayan bir toplumda bunun mümkün olmayacağını da vurguladı.
Tam da burada Suriye’deki esas tartışma ortaya çıkıyor.
Suriye’deki İslamcı damar kabaca Selefiler ve Eşari muhafazakârlar olarak iki kesimden oluşuyor. Bu çevrelerin bir bölümü, savaşı kazanan tarafın kendileri olduğunu ve yeni ülkede kendi değerlerinin belirleyici olması gerektiğini düşünüyor.
Fakat Suriye’de Esed rejimine karşı savaşanların tamamı İslamcı ya da Selefi değildi. Özgür Suriye Ordusu içinde ve başka silahlı gruplarda seküler, apolitik ve yerel unsurlar da vardı. Muhalefet, Suriye demografisinin farklı renklerini içinde barındırıyordu.
Üstelik bugün devrimi sahiplenen bazı Sünni din adamlarının uzun yıllar rejimle açık bir çatışmaya girmediğini, hatta zaman zaman rejime alan açan söylemler kullandığını da unutmamak gerekiyor.
Bu nedenle bugünkü Suriye tartışmasını basit bir dindar-seküler kutuplaşmasına indirgemek yanıltıcı olur.
Esed diktatörlüğüne karşı oluşan Suriye muhalefeti başından beri çoğulcu bir yapıdaydı. Yeni Suriye’de gerçek bir “teşafi” de ancak ülkenin farklı kesimlerinin ortaklığıyla mümkün olabilir.
Suriye çok mezhepli, çok dinli ve çok etnisiteli bir ülke. Böyle bir ülkeyi yeniden iç savaşa ve parçalanmaya sürüklememenin yolu çoğulcu bir siyasi düzenden geçiyor.
Üstelik Suriye’nin çoğunluğunu oluşturan muhafazakâr Sünni toplumun dinî hayatı da Afganistan Talibanı ya da İran İslamcılığıyla aynı değil. Baas rejiminin 61 yıllık baskısına rağmen Suriye’de dindarlık, gündelik hayatın seküler unsurlarıyla iç içe yaşamaya devam etti. Bu topluma yeni bir ideolojik devlet gömleği giydirmeye çalışmak, 61 yıllık bir başka ideolojik devlet tecrübesinden çıkmış insanlar açısından yeni bir baskı anlamına gelecektir.
Benzeri bir sosyolojik gerçekliği Lübnan’da da görüyoruz. Hizbullah, İran rejimiyle yakın ilişkisine rağmen kozmopolit Lübnan’da İran tipi bir rejimi açıkça dayatan bir siyaset izlemekten kaçındı. Şara’nın bugün izlediği çizgide de Suriye toplumunun bu gerçekliğinin etkisi var.
Assala’ya gösterilen büyük resmî ilgi ise başka bir tartışmayı beraberinde getiriyor. Savaş boyunca sağlık çalışanı, gazeteci ya da yardım gönüllüsü olarak doğrudan bedel ödeyen binlerce sıradan Suriyelinin aynı ölçüde hatırlanmadığını söyleyenler var. Bu haklı bir soru.
Ama devrimlerin yalnızca siyasi ve askerî değil, kültürel hafızaları da olur. Filistin Mahmud Derviş’le, Lübnan Feyruz’la anılır. Tunus’taki Yasemin Devrimi’nin dünyada hatırlanan seslerinden biri Emel Mathlouthi’nin “Kelmti Horra” şarkısıdır.
Yeni Şam yönetimi de Assala üzerinden dünyaya nasıl bir Suriye kurmak istediğine dair bir mesaj veriyor.
Bu nedenle Şam’daki konser yalnızca 15 yıl sonra ülkesine dönen ünlü bir şarkıcının konseri değildi. Bir tarafta “günah konserleri iptal edilsin” diyerek afişleri yırtanlar, diğer tarafta müziğin ve sanatın kamusal hayatta kalmasını savunanlar vardı.
Assala’nın 14 il için söylediği 14 şarkının anlattığı Suriye, bütün bu farklılıkların aynı ülkenin içinde yaşayabildiği bir Suriye.
Yeni Suriye’nin önündeki mesele de tam olarak bu: Esed rejiminin tek sesliliğinden çıktıktan sonra başka bir tek sesliliğe düşmeden birlikte yaşamayı başarabilmek.
Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?
Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.
Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.
