Büyükler çocuklara hayatı masallarla, eğlenceli yollarla, oyunlarla anlatabileceğini varsayar. Yere oturur kalkar, zıplar hoplar da mesele “hayatın acı gerçekleri”ne gelince zor. Her şey, her anlamıyla o hayattaki “büyük” rolünü hatırlatır bazen insana.
Bir çocuğa yokluğu/yoksunluğu, ayrılıkları, kayıpları, şiddeti, kötülüğü, ölümü, hayatın cümle kara haberlerini bir yolla anlatmaya ya da geçiştirmeye, pas geçmeye çalışmak… O “zor zanaat” bu belki.
Zira sana yerle bir bakan çocuğun anlatılanları biraz olsun anlamlandırabilmesi gerek. Söze “hayatın acı, kaçınılmaz gerçekleri” klişeleriyle de giremezsin. “Niye?” diye sorar, “ama ama ama” der; “herkesler” için öyle acı, kaçınılmaz filan değil ki! Hem gerçek ne ki, nerede ki acep… Masal bitince tırmanarak çıktığı sert kerevette mi?
Hem de bugün “11 Ekim Dünya Kız Çocukları Günü”… Anlat bakalım, her gün güneşin etrafında, uzağında dönen dünyayı. Zorla döndürdüğün o küçük dünyanın birden bire durduğunu, döküldüğünü gördüğünde anlat.
“Kızlarım beni nasıl hatırlayacak?”
Zamansız denilen erken ölümler mesela. Böyle acıların meselası, “misal”i, mukayesesi olmaz ama bir de beklenen ölümler var. Hiç unutmam, unutamıyorum. “Eskiyen” bir yazımda da değindiğim için değil… İçimde yer etmiş.
Sevgi Soysal 12 Mart darbesinde “Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu”nda yattıktan, Nevşehir Cezaevi’ne yollandıktan, Adana’da sürgünde yaşadıktan sonra, 1975’de kanser olduğunu öğreniyor.
Tedavisi de yok, farkında: “Benim annem 37 yaşında kanserden öldü, ben de 40’ıma gelmeden öleceğim…” Mümtaz Soysal ile evliliğinden iki küçücük kızı da var. Biri yeni doğmuş, diğeri iki yaşında… “Çocuklarım küçücük, ne yapmalıyım ki beni hatırlasınlar?” diye düşünüyor.
Ölümünü bekleyen yazarın masalı
Şöyle bir yol buluyor genç ömründe: “Çocuklar hayvanat bahçesini çok severler. Belki orada geçirilecek keyifli bir gün zihinlerinde yer eder ve o fotoğrafta silik bile olsa ben de olurum diye düşündüm. Ve kızları hayvanat bahçesine götürdüm.”
Bugün masallardaki gibi sarayların yükseldiği Atatürk Orman Çiftliği’ndeki eski Hayvanat Bahçesi’nde filin yanına gidiyorlar… İzin alıyor, filin yanında fotoğraf çektiriyor. “Çocuklar bir filin yanında duran annelerini, -küçücük kalsa da anılarında- hiç unutmaz değil mi? Arkadaşlarına derler ki, ‘Filin yanındaki benim annem!”
Çocuklarının hayallerine emanet bir “fil masalı” taslağı… O acı milâdı gün gelip hoş bir masalla anmaları/anlatmaları ihtimâli. Bir yıl sonra ölüyor, 40 yaşında. O ağır, zorlu sürecin birazını anlattım çünkü bugün “Dünya Kız Çocukları Günü”…
“Ecel beşiği”nde sallanan hayatlar
Gerçi “küçücük kız çocukları” bu ülkede beterin de beterini yaşayabiliyorlar maalesef. Her seferinde “Ama ama ama…” diyebilecekleri, hayatın öyle “kaçınılmaz gerçekler”inden de olmayan acılarla, ölümlerle… Zamansız, hatta “nedensiz” gelenlerini de yaşayabiliyorlar.
İnsan, -ne zamansa artık- ömrünün vadesi yetince, eceliyle ölmeli! Değil mi… O yolda bile borcunu ödeyip yani. Lâkin sözlüğe bakarken yeni bir deyim öğreniyorum; “ecel beşiği”…
Anlamı derin, sözlükteki örnekleri çok: “1- Yüksek binâların ve minârelerin tâmirinde kullanılan, salıncak gibi iki tarafından iplerle asılı olup aşağı yukarı indirilip çıkarılabilen bir nevi seyyar iskele.
2- Her an düşme ihtimâli olan tehlikeli geçit, devrilecek gibi sallanan sandal, araba vb. taşıt. 3- Çocukların binmelerine mahsus bir nevi tehlikeli salıncak: Dönme dolap, salıncak, ecel beşiği, atlı karınca, feleğin merkebi, mercanın atı, Süleyman’ın arabası, mâcuncu fırıldağı…”
Eskiden o beşik, o eşik ne çokmuş diyeceğim ama… Bizim yerli-milli kubbemizde Demokles’in Kılıcı filan değil hep Ecel Beşiği asılı. Tarih boyunca devletlû ninnisiyle sallanıyor o beşikler.
O beşikte neyi sallarlarsa, o… Her şey, hâlâ sallanıyor.
“Su içsem, yaralarımdan dökülür”
“Erken ölümler” bir ülkeyi, siyasi tarihini, yönetim “biçim”ini sezmek için ilk bakılacak başlıklardan. Yayıncı Muzaffer ve İlhan Erdost kardeşler 12 Eylül darbesinden iki ay sonra askeri cezaevine götürülüyor. Daha bindirildikleri -herkesçe bilinen deyişiyle- “cemse”de başlıyor, o bildik “sistematik dayak”.
İnerken, uygun adım yürütülürken, avluda durmuyor hiç. Yumruk, tekme, dipçik… Koğuşta yere yığılınca sesleniyor ağabeyi; “İlhan, İlhan”… Bir daha, “İlhan İlhan…” “Nabzı atmıyor” diyor, gözaltındaki Tıp öğrencisi.
Kan-revan koğuşa alınınca, bir bardak su istemişler. Suyu içemeden gitmiş İlhan… Cemal Süreya, “Bir bardak su içsem şimdi /Yaralarımdan dökülür” diye-yazdı ardından. O günden sonra Kızılay’daki Kitabevi’nin adı da o figan: “İlhan İlhan”. Ağabeyinin adı da o andan sonra Muzaffer (İlhan) Erdost. Anlat bakalım…
“Masal”daki “küçük bahçeler”
İlhan Erdost “devletin emanetinde”, “devlet eliyle” 36 yaşında öldürüldüğünde kızı Türküler iki buçuk yaşında. Alaz ise henüz beş buçuk aylık; Selda Güneysu’nun yazı dizisinde anlatıyor: “Bize hem ölümü, hem babamızın gidişini birlikte anlatmaya çalıştılar. Önce ‘Uzaklara gitti’ dediler. Uzaklara düşman olduk. Son kez babamızı uyurken gördüğümüz için uykulardan korkar olduk.”
“Yüzünü fotoğrafından sevdikleri” babalarını yıllarca Karşıyaka Mezarlığı’nda ziyaret ediyorlar. Mezarlara “küçük bahçe” diyor büyükleri, o küçücük çocuklara “mezar”ı nasıl anlatırsın: “Yıllarca ‘Küçük bahçelere gidiyoruz’ diye, babamızın mezarına gittik.”
Alaz Erdost babasının “öldürüldüğünü” ilkokulda öğreniyor. Onun kardeşi gibi babasıyla fotoğrafı da yok… Öldürüldüğünde giydiği kıyafeti, babalarının “yırtık, kanlı paltosunu, teki kaybolan ayakkabısını” ise “12 Eylül Utanç Müzesi”nde görüyor yıllar sonra.
Bilimin kırık dalı, adaletin kalemi…
O müzeyi bugün gibi hatırlıyorum. “Müze”ye konu olan, orada sergilenen birçok şeyin alıp götürdüğü yerlerin, anların da çoğu aklımda. Koca bir hayat… Daha önce hafızamda pek yer etmeyen bugünü ise bu satırlarımla da hatırlayacağım artık: Bugün “Dünya Kız Çocukları Günü”…
Bu ülke insanı anma günleriyle, hatta kutlama günlerinin seyriyle utandırıyor. Anılarla da utandırıyor, yaşanan birçok şeyin hemen “anı” olması, sayılmasıyla, anıların arasına karışmasıyla da…
“Ân”ı/anıyı hatıra olarak bile kaydetmeyi engelliyor durma değişen, değiştirilen “gündem”. Yakını uzağı, varsa hoşu, tatlısı bile sanki fark etmiyor artık; ille de acısı… Çocuk yaştan birikiyor. Ecel beşiğinde acıların, yoklukların/yoksunlukların pedagojisi… Bilimin kırık dalı, “adalet”in yazmadan kırılan kalemi.
Masal değil hepsi gerçek bazen
Eskisi gibi masallar da pek kalmadı herhalde. “Bir zamanlar, bir ülkede” diye “uzaklarda”, güvenli bir alanda “bir varmış, bir yokmuş” başlayan masallara rağbet de pek yok sanki…
Okulların küçük bahçelerinde de durum endişe verici, “geceyarısı kapının çalınma sesi” de masalların, oyunların, korku-gerilim filmlerinin efekti değil. “Dev”ler dersen habercilerin her şeyde kullandığı sıradan sıfat, “ön’ek”. Ama gerçek…
Hayatın zorluğunu, zorluklara mücadeleyi gizlemeyen masalların “anlam”ı da tartışmalı. Çocukların “anlamlandırma dünyası”ndaki yeri de… Medyadan, sosyal medyadan envâi türlüsünü duyarak, görerek, bazen tanık olarak “yaşıyorlar”. Ve yasaklar çare değil. Pedagojinin de ana ilkeleri arasındaydı galiba.
“Zirgüleli makamı”ndan Senede Bir Gün
Bugün, 11 Ekim “Dünya Kız Çocukları” günü… Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda Küresel farkındalık yaratmak amacıyla 11 Ekim 2011’de ilan edilmiş. O gün dünyadaki simge yapılar pembeye bürünüyor. Empire State, London Eye, Mısır Piramitleri, ünlü stadyumlar, hatta Niagara Şelaleleri… Pembe ışıklar altında o bildik şarkı; Senede Bir Gün, “zirgüleli hicaz” makamıyla.
Türkiye’deki kutlamalar da hafızamda pek yer etmemiş. Yer etse -en azından- öyle, “binâ’en” hatırlayacağım belki. Ama her yer kız çocuklarının hâli pür melâlini sergileyen haberler, durumlar, olaylar, hadiseler, cümleten “vaka”larla dolu. Her gün…
Kandıra bir yanda, Silivri öte yanda
“Dünya Kız Çocukları Günü”ne de bu hafta okuduğum bir haberle girmiş bulundum. Ekrem İmamoğlu’nun 19 Haziran 2025’den beri tutuklu avukatı Mehmet Pehlivan 2 Ekim’de kaldığı Çorlu -kuyu tipi- cezaevinden Kandıra 1 No’lu F Tipi Yüksek Güvenlikli Cezaevi’ne götürülmüş.
“Önceden hiç haber verilmeden, nereye götürüleceğini bilmeden, aniden ve gece yarısı”… Pehlivan “Makul, hukuki ve somut tek bir gerekçe dahi sunmadıklarını, bunun yerine işlemin ‘rutin bir uygulama’ olduğunu söylediklerini” de belirtiyor.
Uykudan uyandırıp, birkaç dakika içinde eşyalarını toplamasını istemişler. Pürtelaş “yüzlerce kilometre uzaktaki cezaevine”… Haritadan bakıyorum, Kandıra bir yanda, Silivri öte yanda; 230 kilometre. Duruşmaya “gece 03.00’de uyandırılıp” götürülüyormuş.
“Sev edilmesem kızımı görecektim”
Günlük gözaltı-tutuklama furyasında belki de başlığına bakıp geçilecek haberin içi de yakıyor: “Başka şehre götürülmem savunma hakkının kullanımını fiilen engelliyor. (…) Sevk edilmeseydim, ayda yalnızca bir kez açık görüşte kavuşabildiğim kızımı görecektim. Sevkin özellikle gece yarısı, apar topar yapılmasının amacı bu muydu? Kızımı görmemi engellemek, canımı acıtmak mı istediniz? Merakınızı gidereyim: Vurduğunuz yer acıdı.”
Pehlivan 5 Ekim’de duruşmada da söz alıyor, saat 13.45’de; “Ben bu sabah 3.5 saat kelepçeli bir şekilde buraya getirildim sayın başkanım. Benim yargılamam burada, Silivri’de ve haftanın dört günü devam ediyor sayın başkanım. Gecenin 3’ünde uyandırılarak götürülüyorum. Eziyetini, belirsizliğini, işte ya da açık görüş hakkımı, kızımı görememek falan bir kenara koyuyorum. Hoş üç gündür koyamadım da bir kenara, koyduğumu varsayalım…”
“Biri tutmuş, biri pişirmiş oyunu”
Mahkeme Başkanı da “Bu şekilde günlük her duruşmada da bu şekilde getirilmenin çok sağlıklı olmadığı kanaatiyle bununla ilgili de görüşme de yapacağız. Bizlik bir durum değil de ancak biz sorunu çözmek için elimizden geleni yapacağız” yanıtını veriyor.
Yayınlanan haberlere göre Pehlivan da devam ediyor: “Evet, heyetinize teşekkür ediyorum ama siz tutuk devam kararı vermeseydiniz bakanlık gece 3’te beni o hücreden alıp götüremezdi sayın başkanım. (…) Gündüz siz karar verdiniz, gece onlar geldi.
Hani ben kendi çocukluğumdan hatırlıyorum, kızıma da anlatıyorum, bir parmak sayma oyunu var bilmiyorum hatırlar mısınız… Biri tutmuş, biri pişirmiş, biri yemiş diye devam eden. Ben bu tabloda şunu görüyorum, biri tutmuş, biri vurmuş sayın başkanım. Siz tuttunuz, bakanlık vurdu.”
Yokluğunu, eksiklikle öğrenmek
Araştırırken Pehlivan’ın Çorlu Kuyu Tipi Cezaevi’nde geçen ekim ayında açık görüşte kızıyla çektirdiği fotoğraf çıkıyor karşıma. Küçük kızının, Alina’nın doğum gününü cezaevinde kutlamışlar; “Bize tanınan kısa sürede birkaç oyunu ardı ardına oynamaya çalıştık”.
Sonraki sözleri yazımın girişindeki cümleyi de etkiliyor: “Haksız tutukluluğum yalnızca beni değil küçük bir çocuğun hayatını da derinden etkiliyor. Bir çocuğun babasının yokluğunu kelimelerle değil, eksiklikle öğrenmesi ağır bir deneyim…” Eksik kalıyor girişteki cümlem; çocuklara böyle şeyleri anlatmaya çalışmaktan beteri, onlara bunları yaşatmak.
Cezaevindeki “gönüllü stajyer”
Tayfun Kahraman’ın da cezaevinde kızıyla fotoğrafı da var. Muhtemelen MS hastalığı nedeniyle taktığı maskesini sıyırmış… “Gezi Davası”ndan ağır ceza hükümlüsü; 18 yıl… Dört buçuk yıldır hapiste. O gün iki buçuk yaşında olan kızı, bugün yedi yaşında. Adı Vera. Nâzım Hikmet’ten mülhem belki. Babası ona “Vera kuşum” diyor sanıyorum. Mesajlarında hep öyle yazmış: “Son altı bayramda ve üç Babalar Günü’nde yan yana, birlikte olamadık Vera kuşum. (2024)”
Bugün 11 Ekim Dünya Kız Çocukları Günü… Selahattin Demirtaş cezaevinde 10 yılını üç hafta sonra dolduruyor. Hapse girdiğinde küçük kızı Dılda dokuz, Delal ise 12 yaşında. Haberlere göre “Ayda bir kez açık görüş” hakları var; öyle büyüdüler…
Delal Koç Üniversitesi’nde Hukuk okuyor. Profilinde “deneyim”i de yazılı; “Gönüllü stajyer: Ceza İnfaz Sisteminde Sivil Toplum Derneği.”
Satır arkası okurunun aktardıkları
İddianameleri, suçları, cezaları çocukluğunda “cezaevini ve cezaevindeki babasını görmüş”, sonrasında okumuş, orada staj yapmış Delal gibi değerlendiremem, hiçbir yönüyle ölçüp biçemem, bilemem elbette. Hissetmem bile emaneten.
Haddim de değil, niyetim, yazımdaki meramım da o değil zaten. Dünya Kız Çocukları Günü’nde karşımda duran ya da dünden bugüne aklıma gelen haberleri aktardım sadece. Bir garip okuyucunun, satır arası okurunun, anlatanlardan, anlattıkları kayda geçenlerden aynen aktardıkları… Duruyor arşivlerde.
Toplama kampındaki babanın masalı
Yazımın girişindeki cümle de finalde karşımda; Büyükler çocuklara hayatı masallarla, eğlenceli yollarla, hatta oyunlarla anlattığını, anlatabileceğini varsayıyor. Böyle bir dünyada ellerinden gelen bu belki.
Vurguladığım gibi böyle acıların meselası, “misal”i, mukayesesi de olmaz. Da, kuş gibi uçan, pat diye bir yere konan hafıza işte… Bu satırları yazarken “Hayat Güzeldir” filmi geliyor aklıma: “Toplama kampında sakladığı küçücük çocuğuyla ölümcül bir saklambaç oynayan, ona yaşadıkları her şeyin sonunda büyük bir ödül kazanacağı koskoca bir oyun olduğunu söyleyen, o masalı anlatan baba… O sonsuz zulmün külüne karışmadan önce hayali kitapevi açmakmış.
YAZI FOTOĞRAFI: Hindistan merkezliünlü bir demir-çelik üreticisinin Dünya Kız Çocukları Günü hazırladığı bir afişten alındı.
Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?
Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.
Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.