İstanbul’daki olağandışı yağış dolayısıyla bir afet vukubuldu. Şehrin dengeleri altüst oldu. Vefat eden insanlar oldu. Hayat kilitlendi, şehir doğa karşısında yetersizliğini deklare etmek zorunda kaldı. Mesailer askıya alınırken doğa, doğa olmayan her yerde varlığını hissettiren bir tehdit biçimini aldı. İnsanın şehir yoluyla tesis ettiği kontrol ve hakimiyet duygusu sarsıldı. İnsanın kırılganlığı, kendi kudretinin ötesindeki güçlerin etkisine maruz bir ölümlü olduğu insana hatırlatıldı.
Şehrin büyüsünden mezun olup yeniden doğayı keşfedenler eleştiri oklarını doğal olarak şehrin duyarsızlığına ve şehirden sorumlu olanların sorumsuzluğuna yönelttiler. Neden gerekli tedbirler alınmadı? Neden doğaya karşı korunmadık? Bu gibi eleştiriler şehirden mezun olanların vardığı yüksek medeni eleştirilerdir. Bunun da ötesinde doğanın hukukunu savunanların eleştirisi şehri doğaya karşı değil doğayı şehrin tasallutuna karşı korumayı esas alıyor. Biz doğaya gerekli ihtiramı (özeni, hürmeti) göstermediğimiz için doğa bize tepkisini gösteriyor. Sanki doğa bize kızıyor, bize uyarı veriyor. Dinlemediğimizde sanki bizi cezalandırıyor. Doğanın bizimle ilişkisini bu şekilde ifade etmek günümüzün en medeni tutumlarından biri sayılıyor. Yani muhatap olduğumuz bu “doğal” afetler, bizim doğaya dair sorumsuz davranışlarımızın bir sonucu sayılıyor. Tabir caizse doğa bize ihtarname veriyor, bizi ikaz ediyor.
Bu uyarıyı doğaya değil de doğa kadar soyut olan ve doğa kadar anlamlılık ve şahsiyet atfettiğimiz Allah’a atfettiğimizde ise birden bu bir probem oluyor. Geçtiğimiz yıllarda depremler için “ilahî ikaz” diyen insanlara sanki bir suç işlemiş muamelesi yapılıyordu. Cahil insanlar, bilime müracaat ederek depremin sebebinin nedensel olarak açıklanabildiğini, tektonik oynamaların depreme sebep olduğunu, bunun ilahî olan ile bir ilgisi olmadığını anlatarak çağdaşlık, ilerilik performansı sergiliyorlardı. Halbuki depremler de bizim yerin yüzünde yaptıklarımızdan bağımsız değil. Ozon tabakasından depreme, sel felaketlerinden iklim değişikliği adı altında geçen muhtelif kuraklık ve dengesizliklere, her yerde insanını (karbon veya gaflet) izleri var. Doğayla ilişkimize kafası çalışmayan aptal bir bilimin soğukluğu ile değil insanın doğayla olan ilişkisinin anlamı açısından baktığımızda “doğasal” ikaz “Ilahi” ikaza dönüşüyor. Doğa’nın uyarısı ile Allah’ın ikazı arasında doğa ile ilişkimizin “anlam”lanması farkı var. Doğaya dair ilahîlik algısı Allah’a dair ilahîlik algısının sadece daha yerde ve daha sığ bir versiyonudur. Yoksa insan için “ilahî olan”dan çıkış mümkün değildir. Doğanın tepkileri eğer birer ilahî ikaz olmasaydı insan anlamsız kalırdı.
Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?
Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.
Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.