Adıyaman’da evleri yıkılanların arasında Suriyeli El Adbullah ve El Ramadan aileleri de var. Atatürk Bulvarında kurdukları bir naylonun altına sığınan toplam 14 kişilik iki aile, sekiz yıl önce Suriye’de Deyrezor’da savaştan yıkılan evlerinin bu sefer de depremden yıkıldığını söylüyor.
Gazeteci Adem Altan, depremde kaybettiği 15 yaşındaki kızı Irmak’ın elini bırakmayan Maraşlı baba Mesut Hançer’in fotoğrafının hikâyesini anlattı: “Enkaza yaklaştığım zaman aradan uzanmış bir eli tuttuğunu gördüm ve yaklaşıp fotoğraf çekmeye başladım. Bana ‘Kızımın fotoğrafını çek’ dedi. Sonra elini bıraktı ve kızını gösterdi. Enkazın altında kızın başını gördüm. Adını sordum. Fotoğrafları çekerken ağlamamak için kendimi zor tuttum…” Dünya basını Türkiye’de yaşanan depremleri bu fotoğraf ile manşetlerine taşımıştı.
Deprem aynı zamanda bir dejavu olarak da yaşanıyor. Kahredici benzerliklerin sonuncusu deprem yardımlarında devletten daha güvenli bulunan AHBAP ve Haluk Levent’e karşı başlatılan kampanya. Ama bunu da sanki daha önce yaşamıştık. 17 Ağustos 1999 depreminin üzerinden bir hafta geçmemiştir...
Halkın bir felâkette, tek başına ne yapacağını bilememesi normal ama öyle günler için oluşturulmuş, görevi, kâğıt üzerinde yetki alanları öyle olan kurumların, birimlerin ne yapacağını en tepeden “talimat” gelmeden bilememesi yahut talimatsız adım atamaması normal değil. Ve maalesef yaşanan en büyük felâkette de ortaya çıkan bu kriz yeni bir şey de değil.
Bu devlet, deprem vergisi toplayıp depreme karşı hiçbir önlem almayan, isteyen müteahhidin istediği gibi bina yapmasına göz yuman, kendi mevzuatına uyulmasını bile sağlamayan bir devlet. Ama olsun! Önemli olan, puslu havalarda kurtlara dikkat etmektir.