Bunların çoğunluğu, CHP’li değil. “Kibar solcular” diyebiliriz… Ulusalcı çizgi... “Gericiliği” yenmek gerektiğini söylüyorlar. Cumhuriyet’in temeli olarak varsaydıkları “katı laikçi” çizgiyi bırakmak istemiyorlar. İYİ Parti içinde ve çevresinde, bazı simetrik sıkıntılar yaşandığı görülüyor. Ülkücü bir çekirdekle MHP’den ayrılıp yola çıkan Akşener ve çevresi, sert ve muhafazakâr bir geleneğin bazı alışkanlıklarını hâlâ taşıyor.
“Yiğit, şehit, katil, işkenceci”yi baştan okudum ve ana fikir için verilebilecek daha birçok örneği atladığımı; ayrıca, birçoğunun temelinde yatan esas ideolojik kurguyu da yeterince açmadığımı düşündüm: Marx’ın “ilkel komünizm” teorisi.
Deftere “Sakin ol Orhan!” diye yazmış. “Bu yazdıklarım bir gün yayınlanırsa… Bazı yerler, korkular, telaşlar, siyasi öfkeler… Böyle yazarken mutlu olduğum için yazıyorum” diyor. Zor zamanlarda desteğini istediğimde hiç duraksamadı.
Kamu kurumları teyakkuza geçirildi, mitinge katılımları için kamu personelleri lisan-ı münasip ile uyarıldı. Teşkilatlar ve partiye angaje sivil toplum örgütleri sahaya çıkarıldı, çevre il ve ilçelerden partililer Diyarbakır’a taşındı. Cumhurbaşkanı sıfatıyla devletin bütün araç-gereçleri emrine amade kılınan Erdoğan geldi ve genel başkanı olduğu partinin propagandasını yapıp gitti. Şehir, Erdoğan’ın gelişiyle dalgalanmadı. Geçmişte “Acaba ne söyleyecek?” diye dikilen kulaklar, artık pek bir oralı olmadı. Ufukta bir şey gözükmediği için, dönüp bakanların sayısı çok sınırlı kaldı. Devlet partisi olmanın da böyle bir handikabı var; şehre dokunamıyor sadece bürokrasiyi harekete geçirebiliyorsunuz!
Memleketin hali hakkında siyasetçiler, toplum, dış güçler… Akla gelebilecek gelemeyecek her özne mesul oluyor da, neden memlekette sözün sahibi olmuş olanlar mesul olmuyor, anlamak güçleşiyor. Benim açımdan Türkiye Cumhuriyetinin başarısızlığının esas —belki de biricik— müsebbibi, bu memlekette söz söyleyebilme imtiyazına sahip olmuş ve şimdi de sahip olanlardır.