Ayrıntı sevgisi

Çayolog Adolf Goetz, “bazı mekânların çay içmek isteyenlerin ihtiyacını karşılamakta gösterdikleri sevgisizlik ve düşüncesizlikten” yakınıyor. Egemen söyleme kapılıp “Beter olsunlar” demeyeceğim ama artık “sevgi ve düşüncelilik” izdivaçta bile şart değil. Gelişmiş insanın sıkıntısı, bunalımı da bir tuhaf oluyor doğrusu. O kalitede bunalmak da zor.

Uzak ve Doğu’nun birlikte dokunan kumaşıyla Uzakdoğu, çay konusunda da masal ülkesi. İlmi, felsefesi, sunumu, içimi, çeşidi, hikâyesiyle bambaşka yerlerde… Farklı bir dünyanın töreni… Geleneği, efsanesi güçlü.

Çay, Çin’de felsefi bir içecek. Çayı demleyen su, “dişil bir element” olarak görülüyor. Ve çay, su tam fokurdadığında demleniyor. Sonra çay serecek saçlarını, dinlenecek. Masaya geldiğinde ısısı, ten sıcaklığı kadar olmalı… Büyüsünü, “suyun ve dişiliğin sonsuzluğundan” alıyor. (¹) Çay içmek; o saf doğaya karışmak, onun içinde kaybolmak, ruhu aydınlatmak aynı zamanda. 

Japonya’da da benzer. Efsanesi buraya kadar hoş, hikâyesi şekil gidiyor da… Küçük yaştan “çayda görgü eğitimi” verilen kadının, -tini mini- yürüyüp o çayı her an savaşa hazır Samuray’a sunma mecburiyetinden söz etmiyor.  Bir yandan da kaba, bencil insanlara “Çayı (demi) eksik” deniyor oraların deyimiyle…

Çin’e gittiğimizde kültürüne, seremonisine, farklılığına, özenine, “tablo”suna ilgiyle baksak da, çayları yudumladığımızda o tat’mini yaşayamadık doğrusu.  Çay alışkanlığımız, ezberimiz çok farklı… Ne gam! Başkaydı, onun için de harikaydı nihayetinde… Ta oralara zaten “Şöyle demlisinden bir çay getir Si-Ya-U” arayışıyla gitmedik. Tadına vurulmasak da, ayrıntılar esaslıydı.

Ayrıntı hatırayı derinleştirir

Ah o ayrıntılar… Stephan Reimertz da Dost Kitabevi Yayınları’ndan çıkan “Çayın Kültür Tarihi”nde, çay içmenin ayrıntı sevgisini geliştirdiğini savunuyor. “Ayrıntı sevgisi” derseniz, esas konuyu bırakır, onun peşinden gidebilirim. Ayrıntı ya da ayrıntı olarak görülen saklı cevahir, bazen her şey… Şeytanı bırakın, melekler de orada gizli. Düşüncenin kuytuları, tutum ve davranışın incelikleri, o hoş dokunuşlar “ayrıntı”da kanatlanıyor. Asıl kahraman o oluyor, keyifli, ucu açık muhabbette.

Sadece günü değil hatıraları da var ediyor ayrıntılar, hatta değiştiriyor, yeniden biçimlendiriyor. Derinlik veriyor… Yokluğu bir kuru ağaç. Onlar yitirildiğinde ölüme benziyor hayat… Edip Cansever’in çizdiği o siluetle, gözümün önünde: “Yağmayan bir yağmurdu ablam /Ne geçmişteydi ne gelecekte /İki düş parçasının kesiştiği yerde /Kollarını açmış duruyordu /Ölmedi ki. Konuşuyor gölgesinin ardından /Yaşıyor gerisinde kendisinin /Bütün ayrıntılarından sıyrılmış ağır ağır konuşan /Kadife bir örtü gibi.”

Kristalden Palaks pandıras

Ayrıntı sevgisi, birçok ülkede çayın harmanında, çay takımında, porselen çaydanlıkta, ince belli sırça bardağında, tiril tiril fincanında, hatta yanında sunulan lezzetlerde aranıyor. Ama çay törenini zenginleştirirken aslına, “çay”a gölge düşürmemek gerek. Tiryakisi için aslolan çayın tadı, teması zira. 

Misal… Üzerinde cicili-bicili nakışlar var, hem de itibar(l)ı gösteriyor diye, kalın, “kristal misafir bardağı”, benim için süslü Palaks pandırastır. Ele, dudağa vazo teması bir yana, ışığı kırar, rengini değiştirir, bulanıklaştırır. Çayı da daha çabuk soğutur, şişeden beterdir dibi.  

Gerçi plastik-karton bardakta ikramın, poşet yahut bizim o okkalı deyişimizle “sallama çay”ların istilasında böyle inceliklerden, “ayrıntı sevgisi”nden konuşmak biraz laf-ı güzaf da…

İnsan yine de başkasına omuz atmadan, muhabbete gölge düşürmeden, kendi tercihlerine, zevklerine bir şekilde sahip çıkabiliyor. Zarifçe vuruyorsun yumruğunu masaya…

“İç de çek git” çayı…

Çayolog, gazeteci Adolf Goetz  de “bazı mekânların çay içmek isteyenlerin ihtiyacını karşılamakta gösterdikleri sevgisizlik ve düşüncesizlikten” yakınıyor. Elbette egemen söyleme kapılıp “Beter olsunlar” demeyeceğim ama “sevgi ve düşüncelilik” izdivaçta bile şart değil. Düşüncesizliğe örnek verirken ufkunu, coğrafyasını geniş tutmalı insan.

Demek ki o mevzuda (da) tahayyülleri bizden geride Ey Avrupa’nın… Beterin de beterini zamanla unutmuşlar. Bu nedenle ülkemize ziyaretleri, öncelikle “bilgi ve görgünün kıymetini bildirici dış turizm” bakımından yararlı oluyor. Bir çay içeceksin de, yok garson yanına oturup elini tutacak, olmadı şekerini karıştırırken usulca başını okşayacak… Gelişmiş insanın sıkıntısı, bunalımı da bir tuhaf oluyor doğrusu. O kalitede bunalmak da zor.

Aklıma kıskandıran bir neşeyle, yemek-kebap sonrası ikram çayları geliyor hâliyle. Çoğu mekânın bulanık, kaynamaktan nevri dönmüş ikram “çay”ları, “İç de çek git” dese de ücretsiz. İkram kahvesine gelince, onu Bulgar arkadaşı Ognyan Minçev’den aktaran Murat Belge’nin hikâyesi ulusal hislere daha tercüman: “Vaktiyle bir Osmanlı Valisi, akşam yemeği sonrası, Türkçe bilmeyen konuklarını artık sepetlemek gereğini duyunca, önemli bir ikram yapma havasıyla, ‘Size bir s….r git kahvesi yaptırayım’ dermiş.”

Bu bir çaysa kahve getirin

Bedavaysa, o eziyete mecbursun felsefesi… Kızıyorsanız, başka bir fırsatta, mekânda, kolunun altındaki cilt cilt menüsüyle gelip “Neler neler içersiniz?” diye soran garsona “Bardakta bi çay!” diyebilirsiniz tabii. O da gelirken, baş ve işaret parmağının arasında salladığı küçük poşetle size hareket çeker.

Esasen, özenin/özensizliğin memleketi yok, koca dünyası var küçücük. ABD’nin efsanevi başkanı Abraham Lincoln bir yerde çay istiyor örneğin… Önüne gelen “şey”e bakıyor ve söyleniyor: “Garson, eğer bu bir kahve ise, ben çay ısmarlamıştım. Yok eğer bu bir çay ise, iyisi mi siz bana bir kahve getirin…”

Gündelik hayata rahatça sızan, kolayca yerleşen özensizlik, katlanılan, hatta “mini mini hâliyle” kabul gören bir arıza, “sürçme” gibi. Oysa öyle değil… Çünkü “emek” boyutu var. İletişim, ilişkiler, duyguların, düşüncelerin sunumu da emek, özen istiyor. Behçet Necatigil’in dizeleri çok şey anlatıyor bu mevzuda: “Gizli bahçenizde /Açan çiçekler vardı, /Gecelerde ve yalnız. /Vermeye az buldunuz /Yahut vaktiniz olmadı.”

Pederşahbaz mitolojimiz

Çin’deki hikâyenin bizdeki hâl-i pürmelaline gelince, ona da Gümüşhane Üniversitesi’nde “Çay İçme Kültürünün Kişilerarası İletişime Katkısı” başlıklı bir makalede rastlıyorum: “Üst demlik gelindir, alttaki çaydanlık kaynana… Alttaki kaynadıkça üsttekinin harareti artar; ama aynı zamanda olgunlaşır ve çay demlenir. Bardak, gelinin kocasıdır. Her iki çaydanlıktan da yeterince nasibini alır. Biraz kaynana doldurur, biraz da gelin. Bu nedenle denge unsuru çok önemlidir. Açık ya da çok demli çayın hoşa gitmemesi bundandır.

Çayın şekeri; ise çocuklardır. Çaya tat verir; fakat çok şeker çayın lezzetini bozar. Şekersiz çaya alışanlar için ise bir tanesi bile fazla gelebilir. Çay kaşığı; görümcedir. Arada bir gelir, karıştırır ve gider. Kayınpedere gelince; o da çay tabağıdır. Çayın demine suyuna hiç karışmaz, bir köşede öylece oturur.

Çay süzgeci; ailenin sahip olduğu değerlerdir. Aileyi dış müdahalelerden korur. Delikleri büyük olursa çayın tadı kaçabilir. Suyu ısıtan ateş ise hoşgörüdür, o olmadan hoşgörü de olmaz. Kısacası bir bardak çay, ailedir ve ağız tadıyla içilen bir bardak çayın üstüne yoktur…”

Bunları okuyunca, çay alışkanlığımı azaltmamın, neredeyse bırakmamın daha geçerli, fiyakalı bir nedenini bulacağım neredeyse. O zamanlar bilmiyordum ama demek ki çaydan hissikablelvukuyla soğumuşum. Böyle şahken şahbaz olan masalların içicisi olamam. İyi ki tiryakisi olduğum dönemlerde okumamışım.

Geceyarısı telefonları

Değindiğim kitaptan öğrendiğime göre, bir Çin deyişindeki “Bir cinayet bağışlanabilir, ama çay servisindeki bir kusur asla bağışlanamaz” raddesine -iyi ki- varmasa da, bunlar can sıkıcı. Çünkü çay hoşgörünün, bazen seremoninin, bazen kalenderliğin içeceği… Yirmi iki yıldır çay içtiğini vurgulayan Reimertz, şöyle söylüyor: “Yağmur, dolunay ya da çiçek zamanında, insan sık sık dostlarını düşünür. İşte çay sanatının ruhu, tam da budur…”

Ne desin, hiç rakı içmemiş, çayı rakı hissiyatıyla anlatıyor. Espri bir yana, dokunuyor insana. Günde en çok, bazen kerhen bir-iki bardak çay da içsem… Reimertz’ın satırlarını okuyunca, geceyarısı bir dostu aramak için elim telefona uzanıyor. Gerisini de, yarım asır önce o harika şiirinde “Neden büyük ırmaklardan bile heyecanlıydı, karlı bir gece vakti bir dostu uyandırmak” diye soran, İsmet Özel anlatsın.

Yazı dizisinin 15. bölümünde “çay sohbeti” uzayınca, bitki-meyve çayları gelecek pazara kaldı. İnsan dediğin kuş misaliyse, yazı dediğin de gökyüzü herhalde: “Bir kuş olsa mavilik derdi buna…” Girizgâhı şimdiden, Necip Fazıl’dan olsun: “Çaycı getir, ilaç kokulu çaydan… /Karıştır çayını zaman erisin.”

BİR FİLM/BİR REPLİK

DİZİDE/FİLMDE ÇAY

Çay olmasa yerli film çekilemezdi. Hele bugünün dizilerinde… İçkileri mozaiklemenin bile kurtaramadığı, cümle meşrubatın da azılı reklama girdiği koşullarda… İşleri zor. Dizilerin iç-dış mekân çekiminde, sahne sündürmede, süreyi uzun uzun demlemede, sabah-akşam uzun çay muhabbetlerinin elverişliliği de açık. Ne bulacaksın, ne koyacaksın yerine? Seri üretim dizilerdeki oldumcuk oyuncuların eli boş olunca da mâlûm… Nereye koyacağını bilemiyor. 

Bilhassa Yeşilçam’da çay, sarayı-fakirhanesi, semaveri, çay bahçesi, çay ocağı, kıraathanesi, bitirim askıcısıyla kadrolu personelden. Hababam Sınıfı’nda Adile Naşit elinde askısıyla uçarak Müdüriyet’e dalıp lafı balla değil, çayla keserdi mesela. O hâllerine sık mazhar olurduk da, beş yıldızlı otele çay içmeye giden Naşit’e “Ne Umduk, Ne Bulduk” filminde rastlamıştık:

– Oğlum ince belli, billûr bardaklarınız yok mu? Çayın tavşankanı rengini görmek isterim.

– Özür dilerim sadece porselen takımlarla, fincanla servis yapabiliyoruz.

– Söyle patronuna benim için özel bir takım bulundursun.

 (¹) 1965 kırmızı Mustang’deki Pollyanna: Dipnottan sonraki birkaç paragrafı, Serbestiyet’te 23 Mart 2019’da yayınlanan “Çay kültüründen çay kavgasına” yazımdan -düzenleyerek- aldım. Yazı dizime fazlasıyla uyacağı, koymazsam o bölüm eksik, bence keyifsiz kalacağı için burada da yer almasını istedim. Hatırladıysanız hem mutlu, hem de -yinelediğim için- biraz mahçup olurum… Okumadıysanız mutlu olurum, içim daha rahat olur. Mutluluk böyle bir şey işte… Uğrak noktası. Her yolu o “uğrak noktaları”ndan geçirmek, kestirme yollardan daha güzel. Hele üstü açık 1965 kırmızı Mustang’de, artık mutsuzluğu da öğrenip gerçek mutluluğa hasret Pollyanna’nın aklarını pek belli etmeyen, sapsarı saçları uçuşurken…

Önceki İçerik“Ve karşınızda Türk siyasetinin gelecekteki seviyeli politikacısı”
Sonraki İçerik2. Abdulhamit ve Namık Kemal’i fotoğrafları yapay zeka ile canlandırıldı