Derviş Yunus bu sözü
Eğri büğrü söyleme
Seni sıygaya çeker
Bir Molla Kasım gelir
5 Temmuz 2026’da basından öğrendiğimize göre, Millî Eğitim Bakanı Yusuf Tekin AK Partili milletvekilleriyle yaptığı toplantılarda, ilk ve orta öğretim tarih müfredatındaki yenilikleri anlatmış.
Toplam on iki deyim veya terim değiştiriliyormuş. Bunlardan biri de Kurtuluş Savaşı (herhalde daha tam ifadesiyle Ulusal Kurtuluş Savaşı) kavramıymış. Bundan böyle Millî Mücadele denecek, ders kitaplarında böyle yazılacak ve anlatılacakmış.
Diğer on bir değişiklik konusunda pek bir şey denmemiş de, bu sonuncusu hakkında biraz patırtı çıkmış. Bazı web sitelerinde ve televizyon programlarında Bakanlık bu yüzden anti-emperyalizmden vazgeçmekle suçlanmış, suçlanıyor. Buna göre, ulusal kurtuluş savaşı deyince 1919-1922’nin emperyalizm karşıtı içeriği öne çıkarılırken, millî mücadele deyince bu kayboluyormuş.
Nitekim kurtuluş savaşı deyimini bizzat Mustafa Kemal (Atatürk) kullanmış. Önderlik ettiği sürecin adını kendisi koymuş. Satır aralarından şunu anlıyoruz: Ulusal Kurtuluş Savaşı deyimini müfredattan çıkarmakla, Millî Eğitim Bakanı (ve belki onun şahsında genel olarak iktidar) Atatürk’ten ve Atatürkçülükten vazgeçtiğini de bir kere daha sergiliyormuş.
Türkiye’de tarihçi olmanın zorluğu
Bakan Yusuf Tekin’in neden kurtuluş savaşı değil gibi sorulara verdiği cevap da, konuya açıklık getirmekten hayli uzak. Haberlere göre, “Neyden kurtuluyoruz? Ondan önce koskoca Osmanlı İmparatorluğu vardı” demiş. Tabii bu, net bir karşılık oluşturmuyor, yukarıdaki itirazlara. Kurtuluş (veya ulusal kurtuluş) savaşı formülü, Osmanlı’dan kurtuluş anlamında kullanılmıyor.
İmparatorluktan cumhuriyete geçiş kesintisiz değil. Aralarında başka bir olay, üç küsur yıllık bir savaş var. Osmanlı İmparatorluğu’nun toprakları, 1918 Mondros Mütarekesi’nin ardından yer yer işgale uğramış. Bugün Türkiye dediğimiz Anadolu ve Trakya arazisi, parça parça sömürgeleştirilmenin eşiğinde. Bir anlamda dibe vurmuş. Derken 1919-1922’de kazanılan zaferle bu çukurdan çıkılıyor; Türkiye yeni bir ulus-devletle halâs buluyor.
Sorun, çok kötüden çok iyiye bu sıçramanın, ulusal kurtuluş savaşı diye tanımlanıp tanımlanamayacağında düğümleniyor. Bu da “kurtulunan” durum veya koşulların tam nasıl tarif edileceğine bağlı. Kuşkusuz, Osmanlı İmparatorluğu’nun 19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyıl başlarındaki hali de bunun bir parçası. Belki Yusuf Tekin o son (veya sondan bir önceki) durum hakkında bir şey söylemeye çalışıyor da doğru sözcükleri bulamıyor. Bu da kafa karışıklığını büsbütün arttırıyor.
Bu konudaki görüşlerimi yazacağım, galiba birkaç yazı boyunca. Ama önce bir noktayı çok kuvvetle vurgulamak istiyorum: Bir tarih tartışması yapacağım, siyaset tartışması değil. Türkiye’de pek çok şey gibi, tarih ve tarihçilik de son derece politize. Bilimin, akademinin üzerine siyasetin yoğun gölgesi düşüyor. En çok da (millî kimlik ve anlatı sorunlarına yüklenen hassasiyet yüzünden) tarihin üzerine düşüyor. Her türlü ideo-politik tutum ve konum tarih alanında da mevcut; şu veya bu biçimde temsil ediliyor.
Tarihe ilişkin önermeler bilimsel doğrulukla (gerçeğe ne kadar yaklaştıkları veya ters düştükleriyle) değil, siyasetle ölçülüyor. Bakış ve yaklaşımlar siyasî duruş ve tavırlarla bire bir özdeşleştiriliyor. Bu dediklerin doğru mu değil mi? Eldeki verilere ve bilimsel prosedürlere uyuyor mu uymuyor mu? Hayır, öyle olmuyor. Hangi saftasın? Benden/bizden yana mısın, bana/bize karşı mısın? Söylediklerin benim içimi mi, “onların” içini mi serinletiyor?
Okumamak, dinlememek, düşünmemek;
sadece siyasî teyid aramak
Daha 1970’ler ve 80’lerde insanlar halka açık toplantılara, panellere, konferanslara yeni bir şey öğrenmek için değil sırf kendi durdukları yer için teyid almak amacıyla gitmeye, kitap ve makaleleri de keza sırf teyid almak için okumaya; aradıklarını bulduklarında (veya istemedikleriyle karşılaştıklarında) salondan çıkıp ya da okumayı kesip gerisiyle ilgilenmemeye başlamıştı. Bu trend bugün de sürüyor. Yakın zamandan çarpıcı bir örnek, Şükrü Hanioğlu’nun başına gelenler.
Gülru Necipoğlu, Cemal Kafadar, Edhem Eldem, Cemil Aydın gibi isimlerle birlikte Hanioğlu, çağdaş Türk tarihçiliğinin, dünya çapında tarihçiliğin evrensel/ci ana mecrasını yakalayabilen keskin/öncü kenarında yer alıyor. Atatürk: An Intellectual Biography’si (Princeton University Press, 2017), çok esaslı bir çalışma (orijinalinden çok daha uzun, 1000 sayfalık Türkçesi için bkz Atatürk – Entelektüel Biyografi, Bağlam Yayıncılık 2023). Modernist Türk milliyetçiliğine ve devamında, yeni ulus-devletin kurucu ideolojisine; değişik ve bazen çelişkili boyutlarının (milliyetçiliğinin, devletçiliğinin, seçkinciliğinin, modernleşmeciliğinin, yukarıdancılığının, hem Batıcılığı hem Batı karşıtlığının) kökenlerine ilişkin çok sağlam bir analiz ve sentez sunuyor.
Çağdaş Türkiye tarihçiliğinin bir başyapıtı. Yıllarca konuşulmalı, tartışılmalı, didik didik edilmeliydi. Ama hak ettiği ilgiyi görmedi, görmüyor. Çünkü kimse içeriğine bakmıyor. Tesbitleri, önermeleri doğru mu değil mi diye bakmıyor. Mevcut birikimimize ne katıyor diye bakmıyor. Hangi yerleşmiş kanaatleri nasıl, ne ölçüde değiştiriyor, veya çeşitli parçacıkları nasıl birleştiriyor diye bakmıyor. Sadece çağdaş Türkiye’nin büyük ideolojik kutuplaşmasında nerede durduğuna bakıyor. Yayınlanan önemli kitap eleştirilerinden biri Kemalist, diğeri post-Kemalist diyor. Ve mesele orada bitiyor.
Ayrıca belirtmeye gerek var mı bilmiyorum, ama ben bu olgu ve eğilimlerin hepsine, çok derinden karşıyım. Olanca tarihçilik duruşum ve bakışımla karşıyım. Politikacı değil tarihçiyim; olabildiğince dürüst, düz ve yalın olmaya çalışıyorum. Fazla yukarıdan konuşmayayım. Her zaman böyle değildim. Düşe kalka öğrendim.
Tarihçilik de, Türkiye de çok çekti (ve çekmeye devam ediyor), benmerkezci tekdoğruculuklar ve kendine demokratlıklardan. Bu yüzden memleket, ayrı gelenekleri, pirleri, şefleri, şeyhleri, sarsılmaz inançları, ikonları, totemleri etrafında kutuplaşmış, birbiriyle konuşmayan, birbirini okumayan, birbiriyle mantıklı, rasyonel, veri ve kanıtlara dayalı bir şekilde tartışamayan mahallelere bölünmüşlüğü sürdürüyor ve bir toplum olamıyor. Yaşayarak,
kendimi bilimin aktivistliğiyle sınırlamak noktasına geldim. Tarihte yumuşak sevgi ve sempatilerim tabii var. Ama militanca savunduğum tarafım, illâ kazansınlar, kazanmalılar diye tezahüratını yaptığım takımım kalmadı. Beni öncelikle hakikat ilgilendiriyor; tarihsel gerçeğin peşinde koşmak, yaklaşabildiğim kadar yaklaşmak ilgilendiriyor. “Şimdi bunu böyle dersem bu siyasî bakımdan kime yarar” veya “kiminle aynı paralele düşmüş olurum” veya “beni hangi Molla Kasım çıkıp siygaya çeker” diye düşünemem, düşünmemeliyim. Hiçbir kompartımana tıkılmak, yaftalanmak, etiketlenmek istemiyorum. Herhangi bir tartışmada, alternatif görüşlerden hangisinin doğru (veya görece daha doğru) olduğu verilerle ve rasyonel argümanlarla belirginleşiyorsa onu benimseyebilmeliyim. Benimsemek zorundayım. Bilim ve hakikat vicdanı bunu gerektiriyor.
Temel tezlerim, argümanım
(açarak anlatacağım)
Bütün bu uyarı ve çekincelerden sonra, şimdi esas konuya dönersek; ben (a) bu ulusal kurtuluş savaşı deyiminin yanlış, istiklâl harbi deyiminin eh, bazı koşullarla oldukça doğru, millî mücadele deyiminin ise en doğru olduğunu, nasıl desem, Millî Eğitim Bakanının son demecinden öğrenmedim. Sadece şimdi değil onyıllardır söylüyor; en az 1990’dan beri ODTÜ, Boğaziçi, Sabancı ve İbn Haldun’daki derslerimde yeri geldikçe anlatıyor, açıklamaya çalışıyorum. Çünkü (b) 1950 sonrasının büyük dekolonizasyon sürecinde yaygınlaşan ulusal kurtuluş savaşı veya ulusal kurtuluş mücadelesi deyimleri, genel olarak anti-emperyalizmi değil, çok daha spesifik bir anti-kolonyalizmi, (yabancı işgalinden değil) uzun süreli bir sömürgelik halinden kurtuluşu anlatmak için kullanıldı.
Tarih ve siyaset literatüründe böyle bir nişe oturdu. (c) Sömürgelik (coloniality) ile diğer çevresel bağımlılık biçimleri arasındaki bu ayırım fevkalâde önemlidir. Alt tarafı hepsi emperyalizme bağımlılık diye silinip atılamaz. (d) Nitekim geç dönem Osmanlı İmparatorluğu hiç sömürgeleştirilmedi; siyasî bağımsızlığı ve devlet egemenliğini sonuna kadar korudu. Esasen 19. yüzyıl Tanzimat modernleşmesi de bu sayede gerçekleşti ve Millî Mücadele’nin başarısını hazırladı, önünü açtı, tipik dekolonizasyon süreçleriyle karşılaştırıldığında hem çok “erken” hem çok “hızlı” başarıya ulaşmasını mümkün kıldı.
(e) Küçük bir ayrıntı ama, Mustafa Kemal (Atatürk) hiçbir zaman 1919-1922’nin adını (ulusal) kurtuluş savaşı koymadı. Milletin kurtuluş mücadelesinden çok genel anlamda söz etti. Spesifik bir tanım olarak ortaya atmadı. Mümkün de değildi, çünkü böyle bir kavram yoktu o sırada. (f) 1919-20’den başlayarak 1960’lara kadar Kemalist siyasî literatürde (i) millî mücahede, (ii) millî mücadele ve (iii) istiklâl harbi deyimleri değişimli olarak kullanıldı. Yukarıda da dediğim gibi, tarihsel gerçeği çeşitli boyutlarıyla en iyi kavrayanı millî mücadele olmakla birlikte, zamanla ibre istiklâl harbine doğru kaydı.
(g) Ulusal kurtuluş savaşı deyimi ise, Asya ve Afrika’da gerçek ulusal kurtuluş savaşlarının yükseldiği 1960’lı ve 70’li yıllarda, hem Vietnam’a hayranlık duygularının etkisiyle, hem Türkiye’yi olduğundan çok daha geri göstermek takıntısı yüzünden, hem “devrimci şiddet”i kestirmeden meşrulaştırmak uğruna, o yılların aşırı sol örgütleri ve kuşakları tarafından kullanılır oldu. Kurulu düzenin (Atatürkçü vesayetin) de karmaşık nedenlerle işine geldi ve benimsendi. Resmiyete böyle girdi. Hepsini, gelecek yazılarımda ayrıntılarıyla ele alacağım.
*Kaynak: Yazı İbn Haldun Üniversitesi portalından alınmıştır.
Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?
Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.
Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.