Hayata kapak olan milatlar

“Gazoz olma efsane ol” reklamı bir yana, gazozun gerçekten “efsane” olduğu dönemdi o yıllar. Batı’ya omuz atmamızın tarihinde, İngiltere Kraliçesi’ne geleneksel çay saatinde fincanda gazoz içirdiğimiz reklamın yeri ayrıdır. O gazlı özgüvendir ki, Formula 1 İstanbul’da geleneksel şampanya yerine gazoz patlatır.

Vahap Coşkun’un Serbestiyet’te 25 Ekim’de yayınlanan “Tek nefeste içene bedava” yazısı bir güzel gezdirdi, çocukluğuma götürdü beni. Okurken o zamanlı maceralara, kendi gazoz tarihime sürükledi. Öyle bir tarih ki… Kapağını açsam Ceride-i Havadis’e tefrika olacak, hakkını, gazını vererek yazsam, “gazoz ve kapağı” 12 fasikülden üç ciltlik ansiklopedi dolduracak (biraz gaza geldim).

Bir yudum tarihine girersem… İlkel topluluklarda, bizden önceki kuşaklarda gazozdan önce ev yapımı şerbet, şurup, meşrubat filan vardı maalesef (Toplayıcı dönem). Yoksuldular, “Hayatın Gerçek Tadı”ndan yoksundular… Bir gazoz bile patlatmadan, bir kola bile köpürtmeden, geniş aile bağlarını 2.5 litrelik meşrubatın gazıyla sofrada aile boyu sıkılaştırmadan, o sıradan ve sıkıcı hayata nasıl katlandılar, düğünü derneği nasıl yaptılar, iftarı nasıl onsuz açtılar… Doğrusu anlamakta güçlük çekiyorum. Gelirimiz asgari harçlık üzerinden brüt hesaplansa da biz öyle olmadık şükür. Öyle sıkıcı-sağlıklı zımbırtılarla heder etmedik likidomanik ömrümüzü.

Meşrubat deyince… Anlamını, kökenini “meşrû” kelimesinde arayıp, ondan medet ummayın sakın. Dışarıdaki bilumum içeceklere kapaklanan o kelimenin membaında, Arapça “şurb” (şurup) ve devamıyla “meşrub (içilen)” var. O kadar. Yani her zaman, her koşulda, terkipte “meşrû” sanmayın. Kavram esrikliğini önlemek için “alkolsüz meşrubat” vurgusu boşuna değil.

İnsanlık için dev ikinci adım

Başlangıçta soğuk meşrubat menüsü limonata, vişne, üzüm suyu (şıra), demirhindi, yayık ayranı, turşu, şalgam suyu, bozadan ibaret olmalı. Ki o da ayrıcalık. Lokantada yemeğin yanında testide, metal-cam sürahide, sonra yumuşak yaldız kapaklı cam şişe suyuyla, su gibi geçti nice ömürler. Kimbilir kaç kadersiz nesil, eline pet şişesini yahut hususi “suluk”unu alıp piyasa yapamadan noktaladı fani hayatını…  

İşte o sıkıcı, kıyasıya doğal, organik “şerbet çağı”nda gereken “zaruri devrim”in ilk basamağı gazoz oldu.  Sade gazozun icadından sonra meşrubat menüleri -kasalarca- evrim geçirdi. “İnsan için küçük, insanlık için dev ikinci adım,” Neil Armstrong’un 1969’da aya ayak bastıktan sonra dünyaya döner dönmez -ayağının ay tozuyla- yudumlayıp, cümle âleme -örtülü- reklamını yaptığı “Coca Cola”yla geldi.  Cola’nın (soyadı oluyor) sponsorluğuyla aynı yıl Türkiye’ye kapaklanan “Ayın Fethi” filmi sinemalarda gösterildi. Cola 1985’de ise uzaya ilk kez giden meşrubat unvanını elde etti (bkz: yazımın fotoğrafındaki “Gazozculuktan kârlı sanat yoktur” reklamı). Devrimin gazıyla menülere “kolalı meşrubatlar” hanesi bile eklendi, periferi (perilere inanan) ülkelerde.

Kelimenin aslı “gagoz” olmalı

Gazozun, kolanın icadı devrimler silsilesi için de önem taşıyordu; peşisıra gelen “fast food” zincirinin, o kültürün hazmıydı bir bakıma. Bizim miladımız ise markasız, etiketsiz, kapağı mantarlı sade gazozla başlıyor. O kelimenin dilimize Fransızca “gaseuse”dan yerleştiğini söyleyenler var ama bence aslı “gagoz”dur; cümle çocuklar Açıkhava Sineması’nda öyle tutturur zira.

Tahta kasalarla, “Buz gibi gazozzz” nidası ve elindeki “açacak”ı şişeye-kasaya vurarak çıkardığı özgün ritimle dolaşırdı “gazozcu”lar. Açacağın tersiyle tek hamlede patlattıkları sade gazozu, “çıtır çıtır koşar-adım” yetiştirirlerdi içi yanana. “Çıtır çıtır”dı gelişleri zira zemin duvardan duvara organik halıyla kaplıydı.  Çitlenen ayçekirdeklerinin günler, haftalar, aylar boyu yığılan kabuklarıyla… Ve ne  hikmetse o kabuklara rağmen yangına filan neden olmayan izmaritler, kibritler de deseni olurdu o halının.

Kraliçeye çay saatinde gazoz

Gazoz öyle sevildi ki hemen her şehir kendi gazozunu üretti (internetten “Türkiye’nin Gazoz Haritası”na bakıp illere tıkladığınızda, benim gibi şaşırabilirsiniz: https://trgazoz.jimdofree.com/gazoz-haritasi/). Kraliçeli “Gazoz olma efsane ol” reklamı bir yana, gazozun gerçekten “efsane” olduğu dönemdi o yıllar. Batı’ya omuz atmamızın tarihinde, İngiltere Kraliçesine geleneksel çay saatinde fincanda gazoz içirdiğimiz reklam müstesna bir yer kaplar. O gazlı özgüvenledir ki, Formula 1 İstanbul’da kürsüde geleneksel şampanya yerine gazoz patlatır (yazımın fotoğrafındaki “Her yerde şampanya yerine gazoz içiniz, aynı lezzeti bulacaksınız” reklamı, “buluş”un yeni olmadığını gösteriyor).

Bana sorsalar, daha ucuza gelirdi… Eskiden pavyonlarda, bazı içkili aile gazinolarında şişesinde “Akustik Şampanya: Sanatçı şampanyası içilmez” etiketi yer alan birkaç liralık “patlangaç”lar satılıyordu mesela. Sahneye çıkan sanatçı için her bütçeye göre şişeler sıralanır, patlamasından “çıktı mı deprem sanırdın”… Koy 100 tane Formula’ya, seyreyle gümbürtüyü.

Derdimiz günümüz gazoz olunca, aile ekonomisi, hane maliyesi bir çare aradı bu salgına. Buldu her zamanki gibi; gazoz niyetine karbonatlı-şekerli-limonlu ev gazozu, hamburger niyetine irileştirip yassılaştırılmış anne köftesi (ketçabı az şekerli, az sirkeli domates sosu), sinema niyetine TV, bira niyetine alkolsüz bira reklamlarıyla geçti ömürler… Maksat, çocukların nefsi körelsin (“o dönem siyah-beyaz TV hariç hemen her şeyin ev yapımı versiyonu vardı” desem, mübalağa sanatım makul sınırlarda kalır).

Eh, ev gazozunun tadı farklıydı ama aslolan niyet. Niyeti öyle bozduk belki de… Neredeyse “gazoz ağacı”na inandı, düşlerinde onu aradı çocukluğumuz. Ebeveynlerin benzetmeleri de tetikledi bu inanışı: “Evladım bu kadar çok içme, midende gazoz ağacı çıkacak…”

Büyüdükçe biraz abartılı hikâyeler anlatan arkadaşımıza, “Senin dediğin gazoz ağacı… O da bizim köyde yetişmiyor” demeye başladık. Gazoz kelimesinin “bereket”ine kurban olalım. Tavlada, piştide sürekli yenilip, izleyenlere de gazoz ısmarlayan “kek”lere de “gazoz ağacı” denirdi. Ustası dallarını eğerdi gazoz ağacının, yancılar da toplardı keh keh… (¹)

Gazoz niyetine Calcium Sandoz

TV reklamlarında -kavurucu yazı bırakın- kışın bile hoş bir serinlik, ferahlık yayan buz gibi ama “sıcacık” sinyallerine uyarak gazlı içeceklere gerekli ilgiyi gösterdik (“şu köşe yaz köşesi, şu köşe kış köşesi, ortada hep kola şişesi). Elimizdeki şişe reklamdaki gibi “sarıl, zıpla, dans et” dünyasının kapağını açmasa da, dert değil. Zararları ansiklopedi doldursun, ne gam: Aslolan hayatın gerçek tadıysa, sağlık-mağlık teferruattı! Eh, her şeyle de iyi gidiyorsa, zararı küpüne…

Aslında balondu da, herkese yetecek “on yüz bin milyon baloncuk”tu o pek sevilen reklamındaki gibi. O reklamdaki büyümüş de pek küçülmemiş kız çocuğu, ful-aksesuar uzandığı plaj şezlongunda bilmiş bilmiş, “Offf sıcaklayınca gazoz içiyorum” diyordu ya… Milletçe o âlemden geri kalmak, toplumsal ekrana saygısızlık olmaz mıydı? Biz de mide fesadının, obezitenin öncülerinin peşinden gittik güle oynaya. Tiryâkisiydik o baloncukların… Öyle ki Calcium Sandoz çıktığında, -bulursa- portakallısını gazoz niyetine az içmemiştir bizim nesil. O kadar darbeye dayandıysa kemikleri, -ana sütü bir yana- belki de ondandır.

Tek taraflı değerlendirmelere, ana akım medya cereyanına da kurban etmeyeyim. Çocukluğumun “Nesi var?” (²) oyunundaki gibi “Sağlıklı nesi var?” diye düşünüyorum. Pek bulamadım da belki “gazoz paylaşımın ve bağışıklığın zeminlerinden birisiydi” diyebilirim. Mevzu gazoz olunca, “bi fırt, bi yudum versene” paylaşımı geliyor aklıma; gazoz elden ele… O sayede “bakteriyel savaş”ta, bağışıklıkta şerbetli kuşağı olduk sokakların… Hoş bir “mikropluk” vardı mahalle-sokak çocuklarında, ama bu mikrop açıkta satılan, yere düşse de iki silkelenip mideye indirilen yiyeceklerden, üzerine tütün basılıp geçiştirilen kesiklerden geç(e)mezdi. İlle bir “tanı” gerekliyse,  “Allaha emanet, sokağa dayalı bağışıklık sistemi” diyebiliriz belki, bu içli-dışlı biyolojiye… Şimdi “kitle bağışıklığı” filan deniyor da temeli, hissiyatı zayıf.

Kola’ydı, kolaydı ikramı

Kapağını araladığım gazozla başlayan bu süreç, sarsılması zor bir devrimin, “meşrubat enternasyonali”nin kapısını ardına kadar açmıştı. Geç kahvaltıda bile kola içen biri olarak söylüyorum… Yaşamın her alanına, her saatine yerleşebilen bir elverişliliği, kullanışlılığı vardı meretin. Sadesi-meyvelisiyle gazoz, dieti-şekerlisiyle kola, küçük-orta-battal boyuyla fast-foodun vazgeçilmeziydi zaten de… Evdeki yemeğin yanında da iyi giderdi.

“İftarlık gazoz”u da unutmayalım, elbet. “Aile dostu” reklamların yalancısıyım… Sahurda-iftarda, aile boyu… İster düğün, ister cenaze, taziye… Kola’ydı-kolaydı ikramı.

Her “an”a, her duyguya-duruma uygun bir tabiatı vardı ayrıca (bkz: marka başarısının ilkeleri). Alkolle gider mi desen; viski kola mı, “kanyak” kola mı, votka kola mı…

Maksat niyet. O eski, nostaljik reklamda amcam Oraletli votka içmiyor muydu?

Yavaş yavaş, evde yapılan/yapılabilen birçok şeyin, dışarıdakinin (yani parayla satın alınanın) yanında itibar kaybettiği bir dönem geliyordu. Bugün “Ev Yemekleri” lokantalarının; “Anne Köftesi,” “Hakiki Ev Limonatası,” “Anne elinden ev böreği” türünden sloganların ironisini hazmetmek zordur o kuşaklar için. Ev yemeği yemek için kalkıp restorana gitmek, en azından o kuşaklar için enteresan bir durumdan öte paradokstu tabii. Murat Belge gibi sorarlardı adama: “Peki evde ne yeniyor o zaman?”

Gelecek hafta, “Meşrubatta sosyal tabakalaşma,” “Gazozun oyun-oyuncak dünyasındaki yeri” gibi başlıklarla ilmi mevzulara değinmeye çalışacağım.

BİR FİLM/BİR REPLİK  

“Yahu ben kuruntu yapmam. Bir şey var Müjgân’da. Yüzüğünü takmadı, yüzü hiç gülmedi, gazozunu bile içmedi. Ya Müjgân bugün güzel bile değildi!”

“Ah Müjgan Ah”, Yön: Mehmet Dinler, Oyn: Sadri Alışık, Esen Püsküllü, Salih Güney, 1970

(¹) “Gazoz tarihi”nde, 1954’de yayınlanan öykü kitabı “Gazoz Ağacı” ile Sait Faik Armağanını Haldun Taner ile birlikte paylaşan Sabahattin Kudret Aksal’ı anmamak olmaz. Çok güzel, hatta “aşkla” anlatır o deyimi:  “O kız olmasaydı, ya da evleri kahvenin karşısında olmasaydı, boyuna pencereleri açıp açıp kapamasaydı, Saim her oyunda ama her oyunda elin acemisine yenilip, adı gazoz ağacına çıkar mıydı?

“Bir gün yabancı biri gelmişti kahveye, oturur oturmaz garsona: ‘Evladım, çabuk bir gazoz bana yandım’ demişti de, Saim’in arkadaşlarından biri, Tabela İsmail yüzsüz yüzsüz gülmüş ‘Efendi amca’ demişti Saim’i göstererek ‘Gazoz ağacı burda, oyna bir el pişpiriğini iç gazozunu…’

“Kimi kez kızar gibi olurdu bu sözlere, ta içinden bir ateş kalkar, bütün damarlarına yayılır, dövüşecek, kahvenin altını üstüne getirecek gibi olurdu. Kimi kez duymazdı bile. O vardı ya karşıda, karşı evde. Pencereyi açsın kapasın ‘Yoğurtçu’ diye bağırıp kahveye baksın da, isterse her oyunda yenilsin, isterse gazeteler yazsın gazoz ağacı olduğunu, ne çıkardı! O ömründe o güne dek bilmediği öylesine bir duyguydu. Ne tuhaf, ne anlaşılmaz şeydi öyle, alıp yere çarpmış paçavraya çevirmişti onu. Daha görünmesine fırsat kalmadan, perdelerden biri kalkınca elindeki tüm kâğıtlar birbirine karışıyor, ne onluyu dokuzludan ayırt edebiliyordu, ne de kızı bacaktan. Rastgele vuruyordu kâğıdın birini yere. Vurdu mu da karşıdaki güm diye pişpiriği yapıştırıveriyordu. Ondan sonra kahkahalar, alaylar, bağırmalar… Bu arada kız görünüyordu. Saçlarını yeni bir biçimde yapmıştı. Bugün elbise değişmiş miydi? Düşünür, dalar giderdi. Derken ikinci pişpirik. Yeni kahkahalar alır, bağırılırdı. ‘Ne verimli ağaçmışsın be’ derlerdi.”

(²) “Nesi var?” güncel “Tabu” oyununun bir nevi tersine işleyen, sıkça çocuk bazen de aile oyunuydu. Çoluk çocuk toplaşır, ortamdaki bir objeyi ebeye duyurmadan seçerdi. Ebe her çocuğa sırayla “Nesi var?” sorusunu yöneltir, oyuncular da o objenin niteliklerini önce çok genel şeylerden başlayarak sıralardı: “Şekli, ağırlığı vs var.” Sorular çoğaldıkça yanıtlar daralır, özelleşir, ebe tahmin yürütebilirdi. Tahmini doğru çıkarsa o yanıtı veren ebe olur, çıkmazsa ebeliğe devam ederdi.

Önceki İçerikTürkiye’de gazetecilik: Kart yoksa yıpranma hakkı da yok
Sonraki İçerikAynayı kırmak